13 Aralık 2007 Perşembe

Yaşıyorum

Candan Erçetin; ilk kez canlı olarak izleme fırsatım oldu. Sahnede kendisini dinlemek, izlemek çok keyifli ve özeldi.

Candan Erçetin; çok zarifsin. İyiki varsın, iyiki o güzel duruşunla bize güzel şarkılarını söylüyorsun.

Yaşıyorum,
zengin çocukla fakir kızın aşkına
bir türlü kavuşup mutlu olmayışına
gözüm doluyorsa hala
korkmaya gerek yok yaşıyorum demektir
bahçenin yemyeşil canlanışına
kirazın hınzırca çiçek açışına
yüzüm gülüyorsa hala
korkmaya gerek yok yaşıyorum demektir
anlatacak hikayelerim bitmedi henüz
anlaşacak dostlarım tükenmedi
yorgunluk, kırgınlık hepsi gelir geçer
her şeye rağmen yaşamak güzel
düşenin dostunun olmayışına
düzenin buna hiç aldırmayışına
kanım donuyorsa hala
korkmaya gerek yok yaşıyorum demektir
senin beni yanlış anlayışına
çoktandır heyecan duymayışına
canım yanıyorsa hala
korkmaya gerek yok yaşıyorum demektir
söyleyecek şarkılarım bitmedi henüz
söylenecek sözlerim tükenmedi
yorgunluk, kırgınlık hepsi gelir geçer
her şeye rağmen yaşamak güzel

söz AYLİN ATALAY
müzik CİHAN GÜÇLÜ

10 Aralık 2007 Pazartesi

Tesadüf

Tesadüfün pek çok kelime anlamı vardır. Bu anlamlar yaşanılan olaya ve kişiye göre değişir sanırım. Hiç olmayacak şeyler bir anda bir araya gelir. Bu pek çok şey normal şartlarda bir araya gelmesi mümkün olmayan şeylerdir. Farklıdır çünkü. O an çok farklı duygular yaşanır; yaşamda ufak çakışmalar, karşılaşmalar yaratır. Bazıları güzeldir, bazıları şaşırtır, bazıları da acı verir. Sonra geçer ve sadece anısı kalır bize.

Çok iddalı olmak istemiyorum ama yaşadığım tesadüfler pek çoğumuza göre daha bir şaşırma efekti yaratır bende ve çevremde. Bu sayede de yaşadığım, yani tesadüf olarak nitelendirdiğim olaylar artık olağan hal alır oldu.

Yaşadığınız olayda o an orada bulunmanız mı yorar sizi? Yoksa o anda orada olmasaydım ne olurdu gibi hikayeler yaratmak mı?

4 Aralık 2007 Salı

Aşk Acısı Olgunlaştırır mı?

Yaşanılan aşk acısı, aşkı olgunlaştırır mı?

Aşk acısı sadece kişiyi olgunlaştırabilir, aşkın kendisini değil. Zaten olgunlaştırmamalı da, şu kısa hayatta neyle karşılaşacağımız ya da hayatın bize neler sunacağı konusunda birşey bilmezken; aşka karşı olgun olmamalıyız. Her daim çocuk olmalı. Yeniden başlıyormuş gibi yaşamalıyız aşkı. Zaten yaşanılan aşkın acısını hem de bile bile dibine kadar yaşamıyor muyuz? En acı şarkılar dinlenmiyor mu kör vakitlere kadar? Aşkı yaşadığımız dönemdeki karın ağrılarının daha şiddetlisini ayrılık sonrası yaşamıyor muyuz? Çaresizce... Aşkı yaşadığımız zamanlarda içimizde uçuşan kelebekler de tek tek ölür bu acıyla. Belki aşkın olgunluğu da bu acıyı yaşarken gerçekleşir.
Alınan kararlar hep aynıdır; gardını alırsın hemen ve artık daha dikkatli olmak, kendini düşünmek, tam bir bencil olmak gibi...Öyle bir hal alır ki bu; bir süre herşeyden kaçarır insanı. Gözler yarı açık vaziyette baktırır hayata. Ama bu bir dönemdir. Yaşanması gereken bir dönem. Sonra yine, yeniden, her daim bulur seni aşk. Ne kadar kaçarsan kaç; olmadık bir yerden çıkacaktır karşına. Çıkmalı da! En olmadık anında gelmeli. Hiç tanımamış, tanışmamışsın gibi...
Aşk olgunlaşmaz, aşk akıllanmaz, aşk da bencillik yoktur. Adının aşk olduğu herşey kifayetsiz bırakır seni. Ezberlerini sil baştan alırsın; bu yüzden olgunluk yoktur aşkta.
Aşk her daim çocuk olmalıdır...

2 Aralık 2007 Pazar

Çeşitleme

Biraz da ortaya varyasyon olsun:-)

Dünyanın en mutlu erkeği kimdir?
Dünyanın en mutlu erkeği;
Japon karısı, Amerikalı maaşı, İngiliz evi, Çinli aşçısı ve Fransız metresi olan erkekmiş!

Ya dünyanın en mutsuz erkeği kimdir?
Çinli maaşı, Amerikalı karısı, Japon evi, İngiliz aşçısı olan kişiymiş. "Zaten o parayla da Fransız metres tutulmaz."

Kadın ve erkek
Kadın olmak zor iştir. Çünkü, her kadın erkek denilen yaratıkla uğraşmak zorundadır.:-) Conrad
Erkeklerin düştüğü biricik hata, evli olduklarını unutmalarıdır. Lady Effingham
Bir kadın, iyi bir koca yaratabilmek için dáhi olmalıdır. BalzacAdam
ve karısı ADAM pazar sabahı uyanmış ki karısı yatağın başucunda dikiliyor. Üzerinde gecelik... Elinde kırmızı kadifeden bir ip... Fısıldamış kadın, en seksi yatak odası sesiyle "Beni bağla, ne istersen yap erkeğim!"Adam bağlamış kadını... Ve... Balığa gitmiş!..

İyi Pazarlamacı
Bir köy çocuğu şehrin en büyük marketinde işe başvurur. Dünyanın bu en büyük çarşı-marketinde herşey ama herşey satılmaktadır. Patron sorar:"Daha önce hiç satıcılık yaptın mı?" Çocuk cevap verir, "Evet köyümde bu işi yaptım." Patronun gözü çocuğu tutar, "İyi yarın başlıyorsun, akşama ilk günü değerlendiririz." Ertesi akşam olur ve patron çocuğu karşısına alır, "Evet, bugün kaç satış yaptın?" Çocuk, "Bir" "Ne bir mi? Diğerleri 20 -30 satış yaptı, nasıl bir? Kaç Dolar tuttu peki?" "300.000$" Patron şaşırır, " Nasıl becerdin bunu" der. Çocuk cevap verir,"Adama başta küçük boy olta, sonra orta, sonra da büyük boy olta sattım. Adama nerede balık tutacağını sordum, "kıyıda" deyince bir tekneye ihtiyacı olduğunu söyledim, tekne bölümüne indik ve çift motorlu bir yat sattım.Vos vosuyla bunu çekemeyeceğini söyleyince son model 4.4 bir jip sattım."Patron şoka girer, "Ne diyorsun, bütün bunları bir küçük olta almaya gelen adama mı sattın?" Genç çocuk cevap verir:"Yoo, aslında karısı için bir tane ağda istemişti, ben de ona şöyle dedim, Hafta sonun mahvolmuş, sen en iyisi balığa git!"

Saat
SAATLERİN geri alınacağını duyan Dursun, evdeki tüm saatleri toplayıp, "Bunları geri al" diye saatçiye götürmüş. Saatçi Temel, uyanık bir gülümsemeyle Dursun’a; "Yemezler, bir saat geri alınacak. Sadece bir tanesini geri alırım" demiş.

Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup "Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş" desin.Martin Luther King

25 Kasım 2007 Pazar

Dostluk Sıcak Bir Kahve Gibidir.

Soğuk kış günlerinde olmadık zamanlarda uzun süre dışarıda kalmışsan, en çok istenilen şey sıcak bir kahvedir. Hele ki o soğuk uzun süre içine işlemiş, burnun da kırmızı renk almışsa... O an istediğin tek şey; kapalı, güvenli ve sıcak bir ortamdır. Bu bir ev olabilir, bir cafe olabilir ya da başka bir yer... O soğuktan kaçış sonrasında buluştuğun sıcak ortam herşeyi alıp götürür. Bir de şansın varsa güsel bir kahve gelir, hemen ellerinin arasına alırsın... Bir an ellerin ısınır. Sonra kahveden aldığın ilk yudum ısıtır içini ve kendini sadece bir kahve ile güvende hissedersin... Sadece bir kahve...

Ben dostluğu o soğuktan kaçışta sığındığımız kahveye benzetirim. Herkes bu duyguyu bildiği için dostluğu en güzel bu keyifin verdiği mutluluk anlatır.

En büyük sıkıntılarda ilk sığındığımız hep dostlarımızdır şüphesiz. Mutlu olduğumuz zamanlarda zaten herşey yolundadır ve amaç bellidir. Ama acı anlarımız başkadır. Ortam başkadır, anlatmak, güvenmek, sabır ister. Onu taşımak fedakarlık ister. Dostlar sadece dinler ve tek bir söz ile güven sarar etrafı. Aynen kahveyi avuçlarımıza alıp da ilk yudumda yaşattığı sıcaklık gibi...

19 Kasım 2007 Pazartesi

Çekim Yasası


Bir şeyi çok isterseniz olur; ben biliyorum!
İstediğiniz şey o an için olması imkansız bir şey olabilir ama ne olursa olsun içten, iyi duygularla istenmişse zamanı geldiğinde sizi bulur. Ama zamanı geldiğinde... Siz isteyin yeter ki. O dilediğiniz şey sizi olmadık bir zamanda bulur; ben biliyorum!

Bununla ilgili küçük bir alıntı;
Kişi çok istediği bir dileğinin gerçekleşmesini istiyormuş. Allah not almış bu dileğini...
Bir süre geçmiş, dilekte bulunan kişi bu sürenin de verdiği olumsuz düşünce ile dileğinin gerçekleşmeyeceğini düşünerek "bu dilek olmayacak, nerde... boş hayallere kapılamam"demiş... Ve allah hemen dileğinin üzerine bir çizgi atmış, vazgeçti...

Bu her ne kadar hikaye boyutunda olsa bile; bu yüzden siz, düşüncenin ve aklın gücünü ortaya koyun. Ne düşünürseniz o gerçekleşir...

15 Kasım 2007 Perşembe

En Doğal Özgürlük



Hepimizin çocukluğunda piskopatça sokakta oyun oynadığı dönemleri olmuştur. Benim çocukluk dönemim Çanakkale’de geçtiği için pek çoğumuza göre daha özgür yaşadım. Neredeyse tüm gün sokakta oyun oynamak ile geçerdi. Bana uyum sağlayan birkaç arkadaşım ile birlikte o yaz sıcaklarında deli gibi gezerdim. Hatırlarım iftar topunun aksam dokuzda duyuldugu gunlerde bile....Günler çok uzun olduğu için oyunlar oyna, bisiklet ile dolaş, denizde yüz, dağ tepe dolaş akşam olmaz... Zaten evden çıkarken de annem şöyle söyler “akşam ezanı okunmadan evde olucan”. Bilir annen bütün gün eve uğramayacağını ama eve gelme zamanını da o dönemde akşam ezanı olarak sana öğretir. Çocuk kısmı zaman kavramını henüz hayatına yerleştiremediği için ancak böyle bir yöntem uygular annecikler, can canlar:-)
Eğer dışarıda arkadaş bulamazsan, artık nerelerdeyseler... Benim arkadaşlarım genelde şehir merkezine giderlerdi böyle kayıp oldukları zamanlar. Geldiklerinde de ballandıra ballandıra anlatırlardı. O dönemlerde istediğin an şehir merkezine inmek mümkün olmazdı. En azından yanımızda büyüklerimiz olmadan tek başımıza şu dönemlerde olduğu gibi Beyoğlu’na gider gibi çıkamazdık dışarı:-)
Neyse arkadaş anlatırda da anlatır, şöyledir böyledir. Anlatan arkadaşa o gün için gıcık olurdum. Ben de aynen şöyle derdim “ay ne var orada ki? Biz de gidicez bu hafta hem"...
O gün öyle tek başına takılırsın. Hele ki o dönem yaz dönemi, güneşin en tepede olduğu , asfalt sıcak ve tozlu... Artık bütün sokakları tavaf edersin ordan oraya. Bir de annenin arkadaşları görür seni öyle dolaşırken. Sorarlar “bu sıcakda ne işin var tek başına, güneş geçecek” diye söylenirler. Ama sen dinlemezsin, “eve gidiyorum” dersin ama gitmezsin. İlle de dışarıda olucan. Belki bir arkadaşımı görürüm deyip dolaşırsın. Ki o ara cep telefonu da yok, arayıp sorasın arkadaşını haber almak için. İstediğin tek şey oyun oynamaktır.
Peki şuan böyle bir lüksümüz var mı? Güzel bir soru; oyun oynamak! Peki ne zaman istediğimiz an oyun oynabiliyoruz? Kim canı istediğinde piskopatça eve gitmek istemediği için tek başına yollarda dolaşabiliyor? Mecburiyetin ve yetişkinlik karizmasının içine hapsolmuşuz, böyle yaşamaya devam ediyoruz.
Ben tekrar bisikletimi alıp deli gibi sokaklarda gezmek istiyorum. Tekrar mahalleme inmek istiyorum. Bu dolaştığım mahallede bir arkadaşımı görüp, sırf canım sıkıldığından dolayı, onunla dünyanın en güzel oyunlarını oynamak istiyorum.
-Aaa!!!, Nilgün naber? Napıyorsun böyle tek başına?
-Hiççç.. Hadi gel şu ileride bir bahçe var orada harika killi toprak var oradan toprak alıp biraz şekiller yapalım mı?
-Hadi!!! ( oley be )

Ayağım toprağa bassın istiyorum. Annem akşam ezanı okunurken beni arasın, bulsun, sonra tadına doyamadığım oyunu yarıda bırakıp eve götürsün istiyorum.

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?

Müşfik Kenter ne güzel anlatmış; hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?


Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar... Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum! Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini? Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını? İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza? Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız? Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir? Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman? Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında? Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda? Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?




Müşfik KENTER

1 Kasım 2007 Perşembe

Tepkimiz Gülmek Olsun.









Oldum olası şu İstanbul trafiğine jeep tarzı araçların çıkmasını anlamam. O kadar hengameye karşılık nasıl olur da bu araçlar trafikte boy gösterir diye söylenirim hep. Ama beteri varmış; bir kaç arkadaşım ile birlikte Fenerbahçe sahilinde yürüyoruz. Trafik biraz yoğun gibi görünüyor ve trafiğin ters yönünde ilerliyoruz. Keyfimiz de yerinde birşeylere gülüyoruz o ara... Bir anda gözüme artık jeep olmasını isterdim ama maalesef değil; hammer marka bir araç çarpıyor. Mesafe biraz uzak ama yine de ister istemez göze çarpıyor, hatta rahatsız edici şekilde ben buradayım diyor. Benim bildiğim bu araçlar savaş zamanlarında kullanılır. Şu yaşadığımız güzelim kentte bu kadar trafik sorunu yaşanırken bazı kişiler bu araçları kullanma cesaretini nasıl gösterebiliyorlar? Maalesef anlamak zor!! Bu kafamdan geçen düşüncelerle yürümeye devam ederken, artık kaç model olduğundan bi haber hammer marka araç tam yanımızda. 2025 model mi, ya da 10025654 model de olabilir? İlk önce nerden geldiğini anlayamadığımız bir ses dikkatimizi çekiyor. Sonrasında bu sesin bu hammer marka araçtan geldiğini anlıyoruz şaşkınlık içinde. Hammer konuştu!!!:-) Daha doğrusu araç bize laf attı. Araç nasıl konuşur demeyin! Benim bildiğim bu sesi ancak ve ancak trafik polisi araçlarından duyarız. Teknoloji o kadar gelişmiş ki, aracı kullanan kişi, artık içeride nasıl bir sistem var ise, nasıl bir cesaret gösterisi ki, çekinmeden düşüncelerini bizimle paylaşabiliyor. Kızlarrrr!!! Ne güsel gülüyorsunuz öyle!!! Yaşadığımız şaşkınlık bir anda kahkaha sesleri ile kendimize gelmemizi sağlıyor... İlahi diyoruz sen de kimsin? Şüphesiz bu olay bizim dışımızda caddede bulunan diğer insanaların da dikkatini çekmeyi başarıyor. Ve herkes aynı tepkiyi gösteriyor.
Düşünüyorum da şu yaşadığımız kentte neler ile karşılaşıyoruz; bazı durumlarda eşit şartlar olmuyor maalesef. Kaçımızın hammer marka aracı var, ya da bu aracı kullanmayı tercih eder ki?

Benim tepkim gülmekten yana...

31 Ekim 2007 Çarşamba

Kapımız Her Zaman Açık!

Hatırladığım kadarıyla beş yaşlarında ya var ya yokum. Belki de altı yaşında :-)
Yaz akşamları Çanakkale'de havanın sakinliğini yaşamak için komşuların bir araya geldiği kapı önü sohbetleri olur. Çok severim bu sohbetleri... Bu akşamlardan bir tanesi annemle birlikte bizim evin önünde oturuyoruz; olmazsa olmaz çekirdek çıtlama muhabbeti de dahil buna:-) O ara Annem’in arkadaşı Ayşe Teyze geçiyor bizim evin önünden.Evine gidiyor sanırım ve Annem ile küçük bir sohbet başlıyor. “Nasılsın Ayşe komşu?”diyor annem. “İyiyim" diyor en samimi ses tonu ile Ayşe Teyze, “Sizler nasılsınız?" Ve ayak üstü sohbet devam ediyor. Sohbetin sonunda en son Ayşe Teyze “Bize de bekleriz lütfen gelin" diyor, Annem de "En kısa zamanda inşallah” diyor, ve Ayşe Teyze “Biliyorsunuz kapımız size her zaman açıktır!” diyor. Biran bütün dikkatimi bu söylenen söze odaklıyorum. “Kapımız Her zaman açık!!!” Nasıl olur kapımız her zaman açık?
Ayşe Teyze uzaklaşıyor, biz de haliyle havanın kararması ile evimize geçiyoruz ama aklımda hep aynı sözcük; kapımız her zaman açık? Çok zorluyor bu laf beni, o yaştaki düşünce anlayışımla da mantıklı bir açıklama getiremiyorum bu söze... Birkaç şey geçiyor aklımdan aslında, ama gerçek anlamı bu olamıyor, oturmuyor bir türlü :-).... Nasıl olur da kapıları her zaman açık olur? Bizim kapımız her zaman kapalı. Onların da öyle olması gerekli, yoksa pek çok kötü şey olabilir diye düşünüyorum. Karar veriyorum ve ertesi günü Ayşe Teyze’nin evine bakıcam, söylediği gibi kapıları gerçekten açık mı? Ertesi günü düşüyorum yola, gidiyorum Ayşe Teyze’nin evine, bahçe kapısından sessizce içeri girip o bir türlü anlam veremediğim evin kapısına bakıyorum heyecanlı gözler ile... Gördüğüm şey beni fazlasıyla rahatlatıyor . Neyseki kapıları kapalı!!!
Yıllar sonra okul döneminde bunun bir deyim olduğunu öğreniyorum. Ve
ne zaman Çanakkale’ye gidip de Ayşe Teyze’nin evinin önünden geçsem, ister istemez bakıyorum kapısına...

9 Ekim 2007 Salı

Kurşunlar Sıyırıyor...


Dün etkilenmiştim yeterince... Ama bu sabah çok daha farklı oldu benim için. Hangi gazeteye gözatsam aynı haberle karşıya kalıyorum. Yapılan haberlerin de "yas haber" niteliğinde olması nedeniyle siyah renk hakim hepsinde... Okudukça daha bir telaş ve tarifsiz yürek acısına sürüklüyor insanı. Ayrıntılı olarak son telefon görüşmeleri, ailelerine son mesajlar... Belki bir kaçı biliyordu bu sonucu, hissetmişti ama henüz kaç yaşında ki; hepsi de 22 yaşında, tazecik, hayatı yeni anlamaya çalışan çok değerli...
İster istemez derin düşünceler alıyor, ciddi ciddi sorguluyorsun! Çıkış yolu ya da kendince çözüm arıyorsun. Ne olabiliri, ben kendi adıma ne yapabilirimi?... Ben kendi adıma ne yapabilirimi şuan için yakınlarının acısını paylaşarak gerçekleştiriyorum... İşin aslı çözüm olarak pek çoğumuzun kafasında oluşan çözümler benim de kafamda yeterince yer ediyor ama....
Çok keyifsiz birgün bugün, fidan gibi, annelerinin bir tanecikleri, babalarının gurur kaynakları yok artık bu sabah.
Allahtan rahmet diliyorum; Toprakları bol olsun; Allah’ın rahmeti hepsinin üzerinde olsun.

4 Ekim 2007 Perşembe

Bülent Ortaçgil'den; Küçük Şeyler...








Bülent Ortaçgil'den

Küçük Şeyler
hep küçük şeyler bizi usandıran
küçük şeyler bizi utandıran
hep küçük şeyler
küçük şeyler bizi yarıştıran
küçük şeyler bizi uzlaştıran
küçük şeyler hepsi de küçücük şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
hep kısa anlar, mutluluklar
hayal görür uzun zamanlar
hep kısa anlar karar verdiğimiz
sonra günler boyu neden diye düşündüğümüz
kısa anlar hepside kısacık anlar
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
hep büyük düşler, büyük düşler peşinde koştuğumuz
sonra nerdeyiz diye içinde kaybolduğumuz
hep büyük düşler elimle tutamadığım
hiç görmediğim, yaşamadığım
büyük düşler hepsi de küçücük şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
hep küçük şeyler bizi savaştıran
küçük şeyler bizi barıştıran
hep küçük şeyler seni sevdiğim
küçük şeyler seni üzdüğüm
küçük şeyler hepsi minicik şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren

3 Ekim 2007 Çarşamba

Karabiga'da Hafta Sonu Tatili

Çok uzun zaman olmuş, nasıl da özlemişim Karabiga'yı... Günün ilk saatleri ve hava daha yeni gözlerini açıyor, uykudan yeni uyanmış gibi... Turuncu tonları hakim gökyüzünde... Güneş oyunlar oynarcasına bulutlarla köşe kapmaca oynuyor. .. Otobüsten yeni indim. Karabiga’ya ulaşmak için kısa bir yolculuk daha yapmam gerekiyor ama henüz bu yolculuk için diğer otobüs gelmemiş. Saate bakıyorum yaklaşık kırk dakika var. Etrafda da benim gibi uzun yolculuk sonrası yeni gözünü açmış birkaç kişi var. Başka da kimse yok! Bu kadar erken bir saatte fazla kişi olmaması da doğal diye düşünüyorum... Otobüs garının hemen arka bölümüne geçiyorum, burada bir kahve görünüyor. Dışarıya masa ve birkaç sandaliye konulmuş. Oturan kişiler sadece erkeklerden oluşuyor. Ben de bir masaya yerleşiyorum. Çok eşyam olmadığı için valizimle birlikte dolaşıyorum. Küçük bir seyahat çantası işte!... Kahvede çalışan biri hemen ilgileniyor;
- Günaydın abla ne istersin?
İşin aslı adam benden büyük. Biran şaşırıyorum abla demesine. Ama o kadar içten sölüyor ki, başka da birşey diyemez kendince... Biran hoşuma da gidiyor aslında. Çay biraz olsun gözümü açıyor.

Neyseki geldi otobüs! Heyacanla biniyorum, en arka köşeye oturuyorum. Otobüs her zamanki gibi büyük değil. Küçük bir otobüs. Koltukların arka bölümü olması gerektiğinden fazla uzun yapılmış. Önde oturan birine ulaşmak ya da bakmak için ayağa doğru kalkmak gerekiyor.Ve kalkış zamanı! Benle birlikte bir kaç kişi var, hepsi yine erkek tabi:-). Ücretler toplanıyor;
-Karabiga da inicem, ne kadar acaba?
-Öğrenci şu kadar!
-Öğrenci değilim! diyorum ve gülümsüyorum. Biraz önce ablaydım şimdi öğrenci oldum. Bu dialog da keyiflendirdi beni. Biran kendime bakıyorum; rahat bir durumdayım, kıyafet tarzım vs. Bu da hoşuma gitti! İyiki gelmişim diyorum ve o anlatılamaz yolculuk başlıyor. Merkezden ayrılıyoruz. Devam eden yol boyunca her yer yeşil ve sarı renk tonlarında. Ne kadar güsel her yer. Biraz camı aralıyorum; hava çok güsel, mis gibi kokuyor. Offff!!! Bugün deniz kim bilir nasıl olucak? Düşünüyorum da; geçen hafta sonu kalbim ne kadar da kırgındı, ne kadar üzülmüştüm. Neler dolaşıyordu kafamda. Ve hayat devam ediyor. Bu hafta sonu da farklı şeyler sunuyor bana ve bizlere...İyiki gelmişim be Fethiye!!!
Yaklaştık Karabiga’ya! Deniz göründü; muhteşem!!. Nerede ineceğimi soruyorlar?
-İleride inicem!
-Kimlere geldin?
-Eee... şey??? Ben hemen parkın orada inicem!
Garip bir şekilde yüzüme bakıyor şöför amca. Sanırım parkın orada kime geldiğimi merak ediyor:-). Bizim oralarda herkes birbirini tanır; isim isim bilirler ama biran düşünemiyorum işte. Unutmuşum alışkanlıkları.
-Parka geldik!
-Ya özür dilerim ben biraz daha ileride inicem!
-Peki.
Nilgün’lerin evinin tam önünde iniyorum. Ben indikten sonra hemen hareket etmiyor otobüs, nereye gideceğime bakıyor.

Saat çok erken olduğu için kimseler yok etrafta. O da ne? Goldi!!! Bizim şeker köpeğimiz, çok olmuş görmeyeli yahu.Nasıl da tanıdı, kokluyor, oyun oynamak istiyor ama daha sonra Goldicim.Şimdi olmaz! Merdivenleri çıkıyorum; Nilgün uyanmış. Daha bir hafta önce görüşmüştük. Kendisi esmer ötesi bir hal almış; hımmm, kıskandım yaw. Fena bronzlaşmış. Sarılıyorum, çok ihtiyacım varmış bu kollara... Bir an ağlamaklı oluyorum kendi içimde. Tekrar hatırlıyorum kalbimin kırıklığını...
Balkonda oturuyoruz öyle. Küçük bir sohbet sonrası terasa çıkıyoruz. Anlatılamayacak kadar güsel bir manzara karşılıyor bizi terasta. Hep aklıma aynı şey geliyor, iyiki gelmişsin be Fethiye! Kahvaltı sofrası hazırlanıyor. Sofra çok güsel kokuyor. Evet, görüntüden çok koku dikkatimi çekiyor. Herşey o kadar taze ki! Ekmekler taze, yeni fırından çıkmış, dolgun. Çay mis gibi, domatesler hiç olmadığı kadar lezzetli. Yemek çok güzel geliyor.
Çok heyecanlıyız hemen denize girmek istiyorum, hazırlanıyoruz ve en güzel koya doğru yola çıkıyoruz. Arabada her zamanki gibi aynı şarkıyı söylüyoruz. İlkokul yıllarında korada söyleniyordu. Aynen şöle; arabacı arabanı koş getir, koş getir, diller açılsın kollar, kollar, ne bilsin eller,eller... narınay ninaynom nay nay narınay ninaynommmm!!!!. Çok eğleniyoruz bu şarkıda. Sevgili Mülkü Amca bıkarakıyor bizi koya yakın bir tepede. Aşağısı acayip bir uçurum. Denize inmek için bu uçurumdan aşağı dikkatlice inmemiz gerekli. Toprak parçalı kumlu. Eğer bir kez kayarsan durum vahim. Elimizde birkaç eşyamız var. Tüm gün burada olacağımız için mamalarımız var:-), suyumuz var, güneşten korunmak için şemsiyemiz var.


Neyseki kazasız belasız indik deniz kenarına. Nasıl anlatılır bilmiyorum; ama Karabiga’daki denizi uzun süredir bu kadar güsel görmemiştim. İlk iş denize özlemle koşmak oluyor. Yüz yüz, en güsel, en serin yeri buluyoruz Nilgün ile. Sabahın erken saatlerinde denize girmek çok güsel, güneş henüz ben burdayım demiyor. Bana göre henüz uykudan uyanmamış oluyor. Nedense burada hep eskilerden bahsediyoruz. Okul dönemlerimizden, en çok nelere güldüğümüzden. 25 yıldır tanıyorum Nilü'yü, o benim 4 yaşında tanıdığım dostum. Yunuslar gibi dalıyoruz. Ben biraz dalmayı unutmuşum galiba :-) , birkaç denemeden sonra yunus halini alıyor vücut. Nedense denizde açık bölümde gülme krizi alıyor bizi, alabildiğince gülüyoruz nedensizce... Bu gülme krizleri de yoruyor bizi yeterince.


Gün güzel devam ediyor. Deniz kıyısındayız. Biraz uyku çekiyoruz. Ama o da ne! Uyurken havlu üzerimde uyumuşum ve bacağımın belli kısımları yanmış belli kısımları ise hiç yanmamış. Komik bir durum bu :-). Akşam üzeri insanlar gelmeye başladı bulunduğumuz yere. Tanıdık bir yüz dikkatimi çekiyor. Okuldan bir arkadaşım; Gülnihal! Tanıyor hemen ve yanımıza geliyor. Yanında şirin şeker bir kız çocuğu, nasılda ona benziyor. Nilgün ile birbirimize bakıyoruz ve hayat bize geç kalmış sanırım diyoruz konuşmadan :-). Akşam üzeri ve gitme vakti geldi. Tepeye çıkmamız gerekli ama günün yorgunluğu ile zorlanıyoruz. Ya da ben zorlanıyorum. Aman allahım olamaz ki bu? Yukarıda iki hatun bana el sallıyor; Nilgün ve Nilay!!! Nasıl olur ya, ne zaman çıktılar oraya? diye düşünüyorum. Ama nefes alışım da pek sağlıklı değil. Ne o yahu, ben yaşlandım mı ki? :-) Hadi Fethiye toparla kendini ve çık şu zirveye. Nihayet yukarıdayım. Ama biraz zamana ihtiyacım var. Henüz konuşma modunda değilim. Hala çok hızlı nefes alıyorum.

Neyseki evdeyiz. Yemekler hazırlanmış, menüde balık var. Nasıl da lezzetli. Salata harika, tabağın dibine kadar sıyırıyoruz. Çünkü en güsel yanı salatanın en son kısmı. Domates suyuna ekmeği bandıra bandıra yiyiyoruz. Terastaki manzara harika, güneş batmak üzere. Deniz süt liman. Ne huzurlu bir yer burası böyle!! Kahveler yapılıyor ve sohbet başlıyor. Dikkat ediyorum da geldiğimden beri tv izlemedim, ama ihtiyaç da duymadım. Sohbet koyulaşıyor. Eskilere geliyor tekrar konu. Saat erken ama ben de bir uyku modu, tutamıyorum kendimi. Ama kızlara da söz vermişim bir tur atıcaz deniz kenarında.
-Biraz kestireyim , hazırlanın ben kalkıcam!!!
Ama uyandığımda sabah olmuş bile. O kadar yorulmuşum meğer. Sabah tekrar denize çıkıyoruz bu kez farklı bir yerdeyiz. Son gün benim için, akşam yolculuk var. Ama iyiki de gelmişim, kafamı baya bir boşalttım. Ve gün bitiyor. Akşam yemeği için hazırlanıyoruz. Birinin ekmek alması gerekli, neyseki ben gönüllüyüm bu iş için! Terliklerimi giymişim düşüyorum yola...O da ne? Biri takip ediyor beni. Tanıdık biri bu, evet evet goldi bu!!!...
Bana eşlik ediyor. Sanki nereye gideceğimi biliyor gibi...
Bu gün de çok güsel geçti, gitme vakti artık, valizimi koluma takıp düşüyorum yola.

Karabiga'da hiç birşeyin değişmemiş olduğunu fark ediyorum, ben bile değişmemişim gibi geliyor, aynı heyecan var içimde, aynı yüz ifadesi... Ben burada büyüdüm, hayatımın en önemli dönemleri burada geçti.
En kısa zamanda tekrar gelmek istiyorum. Hoşça kal Karabiga...
25/06/2007

30 Ağustos 2007 Perşembe

Bu işte bir yanlışlık var;

adını koyamıyorum. İtiraflarım çok büyük. Ezberlerim var hayata dair; beni tanımlayan. Sade ve hepsi de anlaşılır. Bu kadar uzun süre herşey yolunda devam ederken, ben kendimi sorgular oldum. Tüm ezberlerimi döktüm ortaya.Hiç birşeyi atlamadan, üşenmeden hepsini tekrar yazdım. Fark ettim ki hiç birşey değişmeden aynı şeyler yazıldı.
16/06/2007

20 Ağustos 2007 Pazartesi

AŞK



AŞK

Aşk nedir? Bana göre pek çok açıklaması var aşkın. Açıkçası ben bu döneme kadar hangi açıklamayı yapacağımı nasıl bir tanıma koyacağımı bulamamıştım. Öğrendim ki en basit tanımıyla aşk sadece tesadüfmüş..Sonraki evresi de iki insanın aynı gözden bakabilmeyi başarabilmesi...
Şu aralar aşkla ilgili hep aynı şeyi duyuyorum. Aşkın kayıp olduğu!!! Ve pek çok kişi ilk zamanlarda, ‘evet bu kez aşkı buldum diyor’’. Ama sonuç? O aşk dediği duygu da terki diyar oluveriyor. Hep kendi etrafımdan pay biçerim, popüler dünyalar benim düşünce anlayışıma hiç bir zaman dahil olmadı. Yaşadığımız bu çevrede, bu kadar insan yanlızken. Ve herkes aynı duyguyu, aynı heyecanı ararken; mutlu olmak, değer vermek, dürüst olmak, eğlenmek gibi. Bu insanların hepsi de eğlenceli aklı başında insanlarken, nasıl olur da bir araya gelemezler? Karşılaşmazlar?’’. Sanırım bunun en büyük nedeni aşka aynı gözden bakamayışımız...Ya da isteklerimizin biranda değişmesi? Sonrasında da iki insanın ‘’bu kez de olmadı’’deyip, kolay bitirmesi.
Kendi aşklarımdan pay biçiyorum:-) öhüm öheemmm...Öle kırgınlık ayrılıkları yaşamamışım mıdır dıııırrrrr dı dııırrrrr? En azından ben kırgın değilim, konuyu toparlayalım. Zaten topu topu kaç kez aşık olmuşuz, olmuşum? Açıkçası aşk öyle sayı olarak da fazla yaşanmıyor. Aşk şu ömrün boyunca çok az çıkıyor karşına. O ilk an, kurulan ilk cümleler. Ve fark da ediyorsun, bu aşk diyorsun. İşte o anda iki yanlız insan buluşuyor.

O yüzden Aşkı nerde yakalıyorsan yakala, havada, karada, denizde... O anı yakala ve sonsuz mücadeleni ver...

Neden mi bu mücadele isteği? İşte nedenler; etraf bu kadar dejenere olmuşken, bu kadar popüler çevrelerde aşkın adından utandığını, aşkın kendinden kaçtığını bilirken. Bundan sen de nefretle kaçarken. Ve her defasında bunu yüksek sesle söylerken... İlk önce kendimize sahip çıkalım. Ve onun hayatına, yaşadıklarına, onun gözünden bakmayı öğrenelim.Çünkü hepimiz çok farklı büyüdük, çocukluğumuz farklı geçti, okul hayatımız farklıydı. Bu farklılık çok şey katabilir bize. Bu iki yanlız insan biraraya geldiğinde başlar aşkın anlamı. Bu paylaşımla yakalarsın aşkını.Ve senin tanımın yerine oturur; aşk tanımını bulur, zaman kavramını kaybeder. Bulutlarda olmak tabir olur bu anda. Vücut kimyan değişir. Sabah kalkışların tebessümle başlar. Aynada kendine değişik bakışlar atarsın, atarsın itiraf edelim.Düşüncelerin hafifler. Çünkü aşkın sana yaşattığı ifade budur!.
Bu duyguları kaybetmemek adına fark edelim.Ufak takıntıları çöpe atalım.Çünkü sonraki pişmalıklar insanı yıpratıyor, yetişkinlik gururu da işin içine girince, çok canın yanıyor.Dönülmüyor geriye, dönsen de söylenmiş sözler acıtıyor canını. O yüzdendir ki, etraf bu kadar dejenere olmuşken inadına sevelim. Aynı gözden bakmayı öğrenelim.Çekiştirmeyelim aşkın dört bir yanından. Çünkü koptuğunda eskisi gibi bir araya gelmiyor.Parçalar koyboluyor kendi içinde. Elinde de küçük bir parça , yıllar boyu da hatıra olarak kalıyor sende. O hatıra parçayı da alıp başka yüzlere oturtamıyorsun.
Şimdi Aşk nedir? Aşk aslında karşındakini bulduğunda onun gözüyle bakabilmektir etrafa, anlayışını yakalamaktır. Fazla sorgulama, aklında kalan hep o karşılaştığın an olacaktır.
Şimdi aynı gözden Aşka sahip çıkalım.
28/06/2006

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...