27 Mart 2008 Perşembe

İki Teker

Keyif sürüşünün gerçek adı; iki teker...
İki tekerle ilk tanışmam sekiz yaşında bisiklet ile oldu. Buna en büyük etken şüphesiz kasaba yaşamına geçmemizdi. Bu sayede araç kavramı hayatımızdan çıkmıştı. Hatırlıyorum şu anki şehir hayatına garip gelecek bir durum; yaya olarak kendi mahallem ve etraf mahalleleri dolaşma sürem yarım saati geçmiyordu. Her sabah evin küçüğü olmam nedeniyle fırına ekmek almak için beni gönderirlerdi. Ekmek almak benim görevim olmuştu, bana öğretilen buydu çünkü( küçüğüm ya) Sırf bu yüzden bisiklet kullanmayı öğrendim. Sabahları ekmek almaya gitmek tabiri caiz ile ölüm geliyordu. Sonrasında bir erkek kardeş sahibi oldum ve fırından ekmek alma sorumluluğunu kendisine devretim(ettik). Gelenek bu sevgili kardeşim; iyiki doğdun tekrardan...

Büyüyüp şehir hayatına geçtikten sonra da bu tutku devam etti. İstanbul’da bisiklet kullanmak pek mümkün değil, çünkü şartlar uygun değil buna. Bu keyfi adalarda yaşamak mümkün.(tavsiye ederim çok keyifli)

Asıl benim için iki teker gerçeği, 2004 yılında, İstanbul Park Orman’da, “Hog Festivali” ile başladı. Üç gün devam etti bu festival. İlk kez düzenlenmesine rağmen çok başarılı bir organizasyondu. Bu festivale katılmam da arkadaşlarım vasıtasıyla oldu, zaten bu festival sonrasında onların motor tutkusunu daha iyi anlamış oldum.
Festival üç günü kapsıyordu; ilk iki gün akşamları katılmıştık, son gün arkadaşlarımdan geçerli bir açıklama alamadan sabahın kör vaktinde alanda hazır bulunmam istemişti. süprizmiş(!).
Pazar sabahı alana vardığımda süpriz karşımdaydı. Park Orman giriş kapısında yüz adet Harley motor(!) Müthiş bir şey bu(!). Görüntüden çok alandaki ses dikaktimi çekiyordu. Dırın Dırın nnnnn(!) tak tak takkkkk....(!) O anı şuan hatırlıyor olmak bile aynı heyecanı yaşatıyor. Normal yaşam sürecinde karşıma çıkmayacak bir fotoğraf karesiydi bu...
Bu kadar motorun bir araya gelme nedeni HOG Festivali nedeniyle İstanbul’da kısa bir gezi gerçekleştirmek. Bu gezi için yurtdışından Harley kullanıcıları bile vardı. Hatta geziye katılan bir çift İskoç’tu... Benim için bu kadarını görmek bile yeterliydi işin aslı...
Ama süpriz bu kadarla bitmedi(!) ben de geziye “artçı” olarak katıldım ( doğum günü süprizi).Tarifi mümkün olmayacak bir duygu ile gezi başladı; İlk olarak Maslak’tan çıkış ve sonrasında Boğaz Köprüsün'den geçiş. Boğazdan geçiş anı o kadar güzeldi ki, arkama dönüp baktığımda gördüğüm şey muazzamdı; sonu belli olmayan bir motor grubu...ve o tutkunun sesi; dırın dırın ddıııınnnnnn(!) Sonrasında Anadolu Yakası’nda kısa bir tur ile tekrar Park Orman’a dönüş ve gezi son buldu.

Sonrasında motor sevdama artçı olarak devam ettim. Ve bu yıl da A2 ehliyetime kavuştum. Şu ara aktif olarak trafikte değilim. Çünkü henüz İstanbul trafiğinde var olmak adına cesaretimi toplayabilmiş değilim. Bu cesareti toplayabileceğimi de şu şartlarda olacak gibi görmüyorum. Bu anlamda endişelerim çok büyük.

Buna neden olarak pek çok motor kullanıcısının yaşadığı gibi benim de geçerli korkularım var... Öncelikle motor kullanma kültürünün henüz bulunduğumuz trafik ortamında yerleşmemiş olduğunu görüyorum.

Motor kullanıcıları tarfikte diğer araç sürücüleri için halayetten farksız, çünkü bizi görmüyorlar. Varlığımızı trafikte bir nevi kabul edemiyorlar. Şehir trafiğinde o kadar çok engel var ki; önünüzdeki araçlar, yanınızdan geçip giden araçlar, hatalı sollamaları, kaldırımda yürüyen yayalar, etrafınızda cep telefonuyla konuşup araba kullanmaya çalışanlar vs. Bir sürü örnek. Ve bunlara dahil olmak üzere yolların motor sürücüleri için uygun olmaması. Diğer sürücülerin istemeden de olsa canımıza kastetmiş olduğunu varsayarak ancak çok dikkatli olmak koşuluyla tarafikte var olmak mümkün olur. Her an en olmadık hareketi yapabileceklerini ve sürücüleri bu anlamda çok dikkatli gözlemlemek gerekli. Hatta bunları risk gruplarına ayırmak en doğrusu olur. Yüksek risk grubuna dahil olanlar; mesela taksi ve minibüsler, jeep tarzı araçlar gibi birinci dereceden risk grubuna dahil olanlar. Hemen gördüğünüz yerde uzaklaşın derim(!). yararlı olacaktır, yaşamda var olmak için:-)

Yukarıda saydıklarım yapılsa dahi trafikte yine de hayalet olarak varlığımız devam edecek.
Temennim, motor kullanıcıları olarak varlığımızın kabulü ve gerektiği kadar yardım ve saygı...

Belirtmeden geçemiycem; motor kullanıcıları kendi aralarında muhteşem bir dostluğa sahip ve aynı zamanda motor kullanıcıları dört teker araç kullanan kişiler. Yani B sınıfı sürücüsü olarak da trafikte varlıklarını devam ettiriyorlar. Ve bizler, nerde olursa olsun, tanısın ya da tanımasın doğal olarak gerçekleşen dostluklarımız ve paylaşımlarımızla bu davranışaların diğer sürücüler tarafından da algılanmasını ve çoğalmasını, bu sayede oluşacak dostluk ve paylaşım ile şu nefret ettiğimiz trafik ortamının biraz da olsa keyifli olmasını istiyoruz, diliyoruz.

Lütfen; trafikte bilinçli motor sürücüleri de var. Fark edelim ve varlıklarını görmezden gelmeyelim.

Ayaklarımızın yerden kesildiği andan, tekrar yere basmamızı sağlayan şey kurallardır şüphesiz.
Herkese keyif dolu sürüşler dilerim...
------------------------------------------------------------------------------------
Bu bir alıntıdır...

Birçok ailenin korkusu oğlunun motosiklete binmesidir. ölümden ve başka her türlü tehlikeli durumun çocuklarının başına gelmesinden korkarlar. benim senin başına gelmesinden en çok korktuğum şey ise hayatın zevklerini almadan yaşayan bir eğreltiotu olmandır.eğer yapmak istediğin şey orada duruyorsa ve aranızda bir tehlike dikilmişse, senin yapman gereken o tehlikeyi bertaraf edip, istediğin şeye ulaşmaktır. işte bunu yapamazsan hayatın ancak bir eğreltiotununki kadar heyecanlı olabilir.motosiklete bin oğlum, ama dikkat et, motosiklet tehlikelidir. o tehlikenin üzerine aptal gibi gitme. unutma sun tzu der ki; "kötü komutanlar önce savaşa girer, sonra nasıl kazanacağını düşünürler; iyi komutanlar önce nasıl kazanacağını bulmadan savaşa girmezler". önce viraja girip de sonra nasıl çıkacağını düşünen aptallardan olma. tehlikeleri en küçüğüne kadar bertaraf et. hep tam koruma kullan, bakımsız motorla yola çıkma, alkollü ya da yorgun binme, kafan bozukken taksi tut, bilmediğin yolda risk alma, diğer araç sürücülerinden köşe bucak kaç. tehlikeleri nasıl dibine kadar bertaraf edeceğini bilemiyorsan sakın motosiklete binme, çünkü o zaman bu işi beceremezsin demektir.motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet aşktır. sadece kızlardan bahsetmiyorum, motosiklet macerası yaşam aşkıyla doludur.güneşi batıracağın yeri bilmek, üzerinde yaşadığın toprakları karışı karışına gezmek, her yaş ve meslekten insanla yolunu paylaşmak ve bindiğin makinenin üzerinde sanki çığlık atarmış gibi kopup gitmek, hayatı dibine kadar yaşamak, ancak bu araçla mümkündür. motosiklet macerasının içinde yaşam aşkı olmayan insanların tek yaptığı ise teknik detayları birbirlerine anlatarak kocaman, yararlı ama sıkıcı bir ansiklopediyi yaşayıp gitmektir. aşkın ucunu bırakma, heyecanlı ve renkli ol, sıkıcı olma. sıkıcı olacaksan arabaya binip, hafta sonları futbol, akşamları ana haber seyrederek yaşayabilirsin, motosiklete ihtiyacın yok. günü yakalamayı bil oğlum, motosiklet senin yaşama enstrümanındır. kızlardan bahsetmiyorum dediysem, o kadar da demedim tabi. hani bazen pembe bir vespa üzerinde pembe kaskla kuğu gibi giden pembe pantolonlu bir kız görürsün ya? git yanaş, merhaba de ona. seni terslerse, kıza efendi gibi bir selam çakıp gazla bana gel, ensene bir tane patlatayım, sonra bira içmeye gideriz. hayatı böyle yaşayacaksın işte, öküz gibi, ödlek gibi değil. hem efendiliğini bozmayacaksın, hem de çılgınlığını koruyacaksın. ha hoşlandığın bir kız mı buldun? at motorunun arkasına, datça'ya götür onu, knidos'un sularıyla yıka. can yücel'in en sevdiğin şiirlerini okurken batan güneşi izlet ona, domuzbükü'nde yıldızları ört üstüne uyusun. sonra bu macera için bana teşekkür edeceksin. motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet isyandır. insanlık tarihi popüler kültürler ve onlara tepkiyle gelişen kültlerle doludur. rock tarihi, 68 kuşağı, avrupa bohemleri, beatnick'ler hep aynı heyecanla tutuştular. bugün bu ateş bir miktar sönmüş görünse de sen buna aldanma. insanoğlunun doğasında isyan vardır ve motosiklet bunun dışa vuruluş şekillerinin en güzellerinden biridir. motosiklet bir ulaşım aracı değildir, bir isyan aracıdır, bunu kafandan çıkarma. hayatın rutinlerine dikkat et oğlum. efendi ol ama içindeki serseriyi korumayı bil, akşam eve gelince takım elbiseni çıkarıp deri montunu giy. her zaman kravatın olabilir ama hiç yuların olmasın , her zaman bir patronun olabilir ama hiç efendin olmasın. eğer seni zincirliyorlarsa o patronu, arkadaşı ya da sevgiliyi dehleyip, kravatı çöz, kol saatini fırlatıp at, gemileri yakmayı bil.hayatımda tanımaktan keyif aldığım insanların neredeyse hepsi, günü geldiğinde hayatında radikal değişiklikler yaparken gözünü kırpmamış insanlardır.ve bu insanların neredeyse hepsi motorcudur.motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet dostluktur.bir motosiklet grubuna mutlaka gir. o motosiklet grubunun içerisindeki bir kavgaya ise asla girme. unutma ki insanın olduğu yerde sevgi de vardır, kavga da vardır. toplumdan soyut yaşama, yolu paylaş. ama kimliğini de kaybetme, yolunu şaşırma. toplumun içinde dur, ama tek başına ayakta dur, sonuçta yol yalnız senin yolundur unutma.herkesle konuştuğun gibi, her tip motora da bin, tutucu olma. "chopper gitmiyor, dönmüyor" diyenleri takma, altındaki v motorun ritmiyle dans etmeden isyanın ruhunu anlayamazsın. sıkı bir enduroyla off-road yapmadan doğaya fazla kavuşamazsın. ibrende bir kez olsun 200'leri görmeden de adrenalin seni ilk defa içki içmiş 15 yaşındaki kız gibi sarhoş eder durur. herkesi dinle ama hiç kimseye kulak asma. motosiklet türlerinin her biri farklı amaçlarla üretilmiştir, birini seçeceksen seç, ama hepsiyle barışık ol, hiçbirinin fanatiği olma.motosiklete bin oğlum, çünkü ben hep motosiklete bindim. ve şu hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biri bu. tek bir dakikasından bile pişman değilim ve iyi kötü her maceramın kıymetini bildim. hayatta öğrendiğim birçok şeyi bu iki tekerlekli cansız makineden öğrendim. motosikletle yaşa oğlum ve aradan yıllar geçerse ve ben motosiklete binemeyecek durumda olursam, gel bana maceralarını anlat, nereleri keşfettiğini, kimlerle hırlaştığını, kimlerle dost olduğunu, hangi şarabı kiminle içip, hangi güneşi nerede batırdığını. eğer ben ölmüşsem de çok önemseme. motor üzerinde ölmüşsem neden pişman olmadığımı anlayacak tek kişi sen olacaksın. eğer ölmemişsem şu pembeli kıza sor bakalım ablası var mı?sana bırakacağım en büyük miras, işte bu hayat rehberi, motosikletli hayatın ta kendisidir.motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet hayatın ta kendisidir.

özgün adı: lettera a un bambino mai nato
yazar: oriana fallaci
menşei: italya
türkçe'ye çeviren: pınar kür
yayınlayan: çağdaş dünya yazarlari

19 Mart 2008 Çarşamba

Kaygılar belirsizlik üzerine olmasın...


Yaşanan günler uzun süredir hiçbir şey getirmiyor ve heyecan vermiyorsa. Her gün aynı şekilde ilerleyip , birbirini tekrarlatıyorsa. Bir süre sonra hayat rutinlikten çıkar. Artık kaygılar hayatı yönetir duruma gelir. Bunun sonucunda geçen yıllar aranır, hatta özlem duymaya başlanır. Aslında geçtiğin yıl senin için parlak geçmemiş, özlem duyacağın, parlak bir yıl yaşanmamıştır. Yine de geçmiş yılların senin için iyi olmadığını bile bile özlüyor olmak, dibe yaklaştığının habercisi olabilir...
Şuan artık seni güldüren ya da heyecanlandıran birşeyler yoksa ve üretemiyorsan ( kendini üretmemek konusunda şartlandırmışsan). Gittikçe arkadaşlarına daha az zaman ayırıp, daha çok yanlız kalmaya çalışıyorsan. Sürekli yorgun ve uyku halini yaşıyorsan; yaşam belirsiz kaygıların nedeniyle kötüye gidiyor demektir. Artık seni yönlendiren kaygılardır; seni konuşturan, bu anlamda sohbetlerini devam ettiren. Bu ruh halinden çıkmak için birşeyi fark etmek gerekli; belirsizlikler ve kaygılar... Hırslar, olmayan şeyler üzerine planlar kurmak gibi.

Bir de fotoğrafın öteki yüzü var, hayatımızda belirli olan şeyler gibi. Bilinen tek gerçek; ölüm(!).
belki bunun ne zaman olacağını bilmiyoruz ama hayata gelip de yaşamı devam ettirme evresinde bilinen, kabul ettiğimiz tek şey bu. Bunun dışındaki herşey belirsizlikler üzerine kurulmuş; aile, iş, aşk, arkadaşlar...

İfade etmek istediğim; mutlu olduğumuz şeyler üzerine kaygılarımız olsun. Bizi üzen, yıpratan, hayatımızı zorlaştıran şeyler için değil(!) Yoksa zaman çok çabuk geçiyor. Çocukluğumuzdan şu zamana kadar geçen süreden belli değil mi bu?. Tek gerçek olan şeyin de farkında olup, yaşamı daha fazla kaygılarımız üzerine devam ettirmemeliyiz...

Geçmiş; üzerinden zaman geçtiğinde kötü anıları hatırlamayıp, bizi mutlu eden, ne güzel günlerdi dedirten anıları hatırlatsın... Maalesef hayat ve biz olgunlaştıkça, anıların iyi olanları da azalıyor. Çocukluktan uzaklaşıp, büyümek bunun en büyük nedeni herhalde. Bu da bir gerçek...

Kaygılar hayatımızdaki ani değişiklikler sonucunda oluşur; geçmişe özlemi bu yüzden yaşatır. İş değişikleri ya da aşk ayrılıklarında hissettirir kendini en yoğun haliyle.
Kaygılar düşünceleri kontrol altına alıp, kendimize olan güveni kaybettirmemeli. Tabi ki hayatımızda kaygılarımız olsun, ama ölçülü, gerçek, bizim kontrol edebileceğimiz kaygılar olsun. Buna ihtiyaç var şüphesiz.
Gerçekler ortada, zaman da ortada... şimdi gereksiz kaygılar çöpe...

18 Mart 2008 Salı

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi; cesaretin kahramanlığa dönüştüğü, destansı bir hikayedir(!).

Alabildiğine mavi renk gözüme çarpıyor. Çanakkale Boğazı karşımda en sakin haliyle... Başımı yukarı kaldırdığımda da aynı renk ile karşılaşıyor beni; gökyüzü. Güneş kararsız, şımarık çocuklar gibi bulutların arkasına gizlemiş kendini.
Hava beklediğimden daha yumuşak. Bu hoşuma gidiyor... Ruh halimi oldukça etkiliyor çünkü. Böyle sakin bir havayı Çanakkale'de bulmak çok mümkün değil, her daim rüzgar vardır burada...
Bugün gezilecek çok yer var(!).
Biraz iskelede dolaşıyorum, olmazsa olmaz martılar; grup halinde hareket ediyorlar. Hemen karşı tepede, "Dur Yolcu" yazısı kucaklıyor ve bırakmıyor. Nasıl bir ruh haline sürüklüyor beni, anlatması çok güç.

Bu satırları bir kaç yıl önce yazmışım, eski notlarımı karıştırırken buldum. Tam da gününe denk geldi. İsabet oldu bu satırları bulmuş olmam. Hatırladığım, o gün küçük bir tarih gezisi yapmıştım. Gördüklerim her defasında sanki buraları ilk kez ziyaret ediyormuş duygusunu yaşatmıştı...

Çanakkale Geçilemedi;
Bugün 18 Mart, Çanakkale'nin kurtuluşunun doksan üçüncü yılı. Dile kolay(!)... Amacım genel tarih üzerine birşeyler yazmak değil bu gün ile ilgili. Bu günün nasıl önemli bir tarih olduğunu ve bize neler sunduğunun farkında olmak adına nacizane birşeyler; şuan yaşadığımız özgürlüğü daha bir kıymet bilerek sindiriyor ve anlamdırıyorum. Orada yatan tarihi, özgürlüğün ne anlama geldiğini, buna karşılık verilen bedelleri en canlı haliyle hissediyorum.

1915... Gelibolu... Dünya tarihini değiştiren bir savaş. Milyonların kaderinin düğümlendiği bir coğrafya... II. Dünya Savaşı'nın Normandiya Çıkartması'na kadar, tarihin kaydettiği en büyük harekatı... Cesaretin kahramanlığa dönüştüğü onurlu bir hikaye... Destansı bir savaş... Kahramanlar ve kardeşler savaşı...Yüzyılın son centilmenler savaşı...
"Çanakkale Destanı 1915 Belgesel'inden alıntı"

Savaşta bulunan bir asker ailesine yazdığı mektupta aynen şu satırlara yer vermiş; burada sadece nefret eksik!
Savaş; bir günün şafağında, ordulardan birinin gelmesiyle başladı ve bir başka günün karanlığında aynı ordu ayrıldığında bitti.
Bu cümleler savaşın kendisini ve yaşanılanları yeterince açıklamıyor mu?

Ve şiddetle tavsiye ediyorum, yerinde görmek gerekli orada yaşayan tarihimizi...

Artık Gelibolu bir efsaneydi. Bu efsaneyi yaratanlar, vatanları ve değerleri uğruna savaşan, yaralanan ve hayatını kaybeden yüzbinlerce askerdi. Gelibolu yarımadası ve Çanakkale bir zaman tüneli gibidir, sizi alır 1915'lere götürür. Bu coğrafyayı bir kez olsun dolu dolu bakışlarla ve hissederek gören, burdan döndüğünde artık eski o değildir. İç dünyası zenginleşip manen yücelleşmiş biridir. Çünkü Çanakkale, cesaretin kahramanlığa dönüştüğü, destansı bir hikayedir(!).

Atatürk'ün 1934 Anzak Kutlamaları Sebebiyle Gönderdiği Mesaj;

“Bu memleketin topraklarında kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avustralyalı,Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
Mustafa Kemal

http://www.canakkale1915.com/deniz%20savasi.htm

http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=Duyurular&DuyuruNo=20

13 Mart 2008 Perşembe

Nedensiz mutluluklar mevsimi; İlkbahar

Bütün kış mevsimi boyunca pek çok nedenden dolayı "bari bahar gelsin" dedik, durduk...

Bahar geldi(!). Her sabah yaşatıyor kendini en güzel haliyle. En önemlisi güne aydınlık uyanmak benim için.
Daha bir gün önce fark ettirdi bunu; pencereyi araladığımda baharın en güzel renkleri ile güne merhaba demek(!). Baharın güzelliği de burada saklı sanırım. Uzun bir süre kış mevsiminin getirdiği koyu renklerden sonra, baharın kendine has süpriz dolu renklerinin yaşattığı duygu bu anlamda çok keyif verici.
Bahar benim için nedensiz mutluluklar mevsimi oldu hep. Havanın da getirdiği sakinlik ile ben de dahil olmak üzere çevremdeki herkesde görüyorum bunu.

Ağaçların yeşermesi, çiçeklerin farklı renklerle toprağı sarması ve hiçbir mevsimin yaşatmadığı o muhteşem kendine has doğa kokusu.

Umarsız bir şımaraklık yaşatıyor. Kendini doğaya bırakmak hissi, ille de ayağımız toprağa bassın isteğidir bu yaşanılan. Papatyalardan sayısız kere fal bakmak; seviyor, sevmiyor...
Ağaç diplerinde miskin miskin oturma isteği, havanın ne soğuk ne sıcak, ılıman olması ile keyif çatmak. Güneş gören yerlerde kedi misali yuvarlanmak. Kütür kütür erik yemek. Evde gördüğümüzde tahammül edemediğimiz böcekleri doğada gördüğümüzde, bir arkadaş edası ile izlemek. O an böceklere karşı çocukluk merakımızın depreşmesi, sonrasında ister istemez badi parmağımızla sadece dalga geçmek amacıyla sarsma isteğinin uyanması...

En önemlisi bahar aşk mevsimidir; havanın da verdiği enerji ile aşk kendiliğinden oluşur. Kendimizi özgür bıraktığımız, miskinlik yapmak istediğimiz, biraz da çocuk gibi hissetmemizi sağlayan en güzel mevsimdir bence bahar.
Bahar geldi haberiniz olsun; bisiklet turları, vapur sefaları başlasın. Mutluluklarınız sonsuz, aşkınız da daim olsun...

Gülmece

9 Mart 2008 Pazar

Prensip sahibi olabilmek


Yaşama tarafsız gözle bakıldığında, hiçbir kuralsızlık, dağınıklık veya katı bir kuralcılık görmeyiz. Kainat herkes için aynı şekilde yaratılmış, kimse için özel kurallar konulmamış. Herkes için zaman aynı şekilde ilerliyor. Hergün güneş aynı şekilde doğuyor. Gün bitiminde de güneş aynı şekilde batıyor. Mevsimler sırasıyla yaşanıyor. Böylelikle mevsimin bize getirdikleri yaşamın kaynağını oluşturuyor. Bu oluşumlar bir şekilde doğanın kendi kurallarını ve bu sayede de güven hissini yaşatıyor bize.
Birey olarak da kendi iç dünyamızda oluşturduğumuz ilkelerimiz var. Bu doğduğumuz günden başlıyor; ailede. Bunlar ev içinde bulunan herkesi bağlayan ve ilişkileri bu sayede huzurlu olarak gelişmesini sağlaması, karakterimizi şekillendiriyor. Prensip sahibi olan ailenin, bazı kurallar koyması despot olmak anlamında algılanmamalı.

Artık ailemizden ayrıldığımız, kendi ayaklarımız üzerinde durmaya başladığımızda, oluşturduğumuz ilkeler yaşamı sağlıklı olarak sürdürmemizi kolaylaştırır. Kuralsızlık üzerine kurulan ilişkiler bir süre sonra yaşam sürecini zorlayabilir. Kuralsızlıktan kastım disiplin üzerine, kesin uyulması gerekli kurallar anlayışı değil. Karakterimizi ortaya koyan, bizim iç huzurumuzu sağlayan. İlişkilerimizi düzenli olarak devam ettiren,yani bizi tanımlayan ilkelerimiz. Yoksa hepimizin sonsuz istekleri var, ama yaşam bunları gerçekleştirmemiz için aynı şartları sunmuyor bize. Bir anlamda farkında olmak ve olmasını sağlamak adına yaşam sürecimizi sağlıklı şekilde devam ettirebilmek adına bu ilkelere ihtiyacımız var.
Son zamanlarda çokça karşılaştığım için özellikle bu konu hakkında birşeyler yazmayı istedim. Prensipli ya da ilkeli olmak hayata düz bakmak ya da yukarıda da dediğim gibi despot olmak anlamında değil.Ya da etrafıma baktığımda kaç tane prensip sahibi insan var ki(?) bence bir elin parmaklarını bile geçmiyor(!).
Daha çok kıvırmayı marifet bilen kişiler çoğunlukta. Bir de bu kişilere saygı üst sıralarda maalesef. Yaşamları boyunca tutarsızlık yaşamış, hangi noktada karar vereceğini bilmeyen, bir gün farklı öbür gün farklı davranan ,"Modernlik" adı altında özel hayatlarını gözümüze sokan, kendi sınırsız, ilkeden ve anlayıştan yoksun yaşam şekilleriyle, etrafındaki insanların özgürlüklerini kısıtlayan kişiler bunlar.
Benim için ancak işlerinde uzmanlık kazanmışsa, sadece bu yüzden saygıyı hak ediyorlar. Çünkü takıntıları nedeniyle sosyal yaşantılarında pek saygı görmezler. Bu anlamda da ilişkileri uzun süreli devam etmez. Hep aynı noktada düşünürler; çıkar ilişkileri söz konusudur çünkü.
Prensip sahibi olmak; yaşanılan olumsuz ve rahatsız edici bir durumda, o olaya neden olan ne ise onu kesin olarak "yok" saymaktır. Bunu soyutlamak ve geriye dönmemek. Çünkü olmaması gereken birşeye bir kez göz yummak, bundan sonra olayın tekrarını hep mümkün kılar. Bazı zamanlarda iyi niyet nedeniyle bu olaylar göz ardı edilebilir. Ama yine de bu durum çoğunlukla iyi niyeti süistimal olarak bize geri döner. O yapılmaması geren şeyi kabul etmek, artık olağan karşılanır ve değersizlikler silsilesi baş gösterir.
Bu noktada bu tutarsız ve anlayıştan yoksun davranan kişilerden prensip sahibi olmalarını beklememek gerekir. Çünkü hep kendilerine destek arayışındadırlar. Her ne kadar bu tarz insanlar etrafımızda çokça varlığını hissetirseler de,"anlamayı" ve "kontrolu" bilmedikleri sürece benim gözümde saygıyı hak etmiyorlar.
Bir de Prensip sahibiyim diye geçinen kişiler vardır. Bu kişiler prensip sahibi olmanın anlamını beyaz çorap giymemek ya da arabamın rengi siyah olsun diye algılayan insanlardır.Bu kişiler prensip olarak "hayır" cevabını "red edilmek" olarak algılarlar ve anlayıştan yoksun halleriyle statülerini son noktasına kadar kullanarak var olmaya çalışırlar.
prensip sahibi olmak; siyah elbisenin altına kahve rengi ayakkabı uymaz demek değildir.
prensip sahibi olmak; hesabı erkek öder demek de değildir.

8 Mart 2008 Cumartesi

Yıllar böyle güzel geçsin.

Geçen yılları sayamıyorum. Yıl 1986, yirmi iki yıl geçmiş, bu belirtmeyi özellikle rakamsal olarak yazmadım. Hatırlıyorum ön altda iki dişim yoktu, yani süt dişlerim yeni dökülmeye başlamıştı ve ilk olarak alt dişlerim döküldü. Ben de ilkokul ikinci sınıftayım. Okul değişikliği yapmıştım. İstanbul’dan Çanakkale’ye yerleşmişsiz. Okulun ilk günü, bulunduğumuz yer İstanbul’dan çok farklı, daha düz ve kendi halinde. Okulda yeni olduğum için biraz dikkat çekiyorum ister istemez. İlk arkadaşım Sezer, O da bir yıl önce benim gibi bir göç gerçekleştirmiş. Seviyorum onu, hala hatırlarım onun okul numarası 95, benim ki ise 99 idi. Sezerciğim; bu ayrıntı seni korkutmasın ben sınav notlarım bile hala hatırlıyorum. Biraz zorlarsam seninkiler de hafızamda belirir.

Sınıfa ilk girişim. Ön sırada Ayşegül oturuyor, sapsarı saçları var, ve hatırlıyorum kirpiklerinin rengi de sarı idi. Hemen çaprazda Nilgün oturuyor. O zamanlar bu dört kişinin çok samimi arkadaşlığı yoktu. Ama severdik birbirimizi. Yıllar geçti ve ortaokul yıllarını da birlikte geçirdik. Lise yıllarında hepimiz farklı okullarda devam ettik eğitimimize. Sonra uzun bir dönem daha geçti ve bu hafta sonu tekrar bir araya geldik.

Hatırlıyorum bir fotoğrafımız var, okul yıllarında Bursa gezisi düzenlemişti. Toplu halde bir fotoğraf çektirmiştik. Saklıyorum onu, aynı kareden şuan da bir fotoğraf... Gerçi Nilgün bize bu görüşmede katılamadı ama daha ne görüşmeler olucak... Bu çocukluk fotoğrafını bu hale getirmek pek kolay olmadı benim için. Yoğun çalışmlar sonucunda hepimizi aynı kareye ancak bu şekilde yerleştirebildim, sanırım ben sanatla uğraşmalıydım...
Hepimiz farklı meslekler seçmişiz. O yıllarda tahmin edemezdim Sezer’in, Ayşegül’ün ya da Nilgün’nün şu anki mesleklerini. Başka şeyler olabilirdi gibi geliyor. Benim için de geçerli bu.
Konuşulan şeyler hep eskiler şüphesiz. Eskiden güldüğümüz şeylere daha bir katılarak gülüyoruz. Neler neler...

Nilgün; üç kuruş için kaç mahalle koşturmuştum seni. Sırf o parayı sana vermek için... Ah be Nilgün(!) keşke o parayı alsaydın benden. Borsada yatırım yapardın. Ve şimdi zengin olurdun (olurduk) belki de:-)

Sezer; hatırlıyorum okuldan ayrılmam nedeniyle arkadaşlardan para toplamıştın. O para toplama olayı sizi hatırlamam adına hediye almak içindi. (Galiba o parayı yemiştik biz :-)))

Ayşegül; sarışın arkadaşım, yıllar sonra senle buluştuk ve adaya gitmiştik. Ama nasıl hatırlamazsın ki o buluşmamızda Nilgün'de vardı:-)

Hep hatırladığımız güzel anılarımız olsun, varsın bir yirmi iki yıl daha geçsin su gibi...

"Sahip olduklarınla yetinmek ve paylaşmak"

Gün içinde pek çok olay yaşanıyor, bizimle ilgi ya da değil. Bazılarını yaşıyor, bazılarının ise üzerinde bile durmuyoruz. Çünkü yaşamıyoruz o olayı. Yaşamak için hissetmek ya da anlamak gerekli. Heyecan olmadığı sürece pek de dikkat etmiyoruz etrafımızdaki yaşanılanlara.

İşim nedeniyle bulunduğum yerleşim yerinin yaşam kalitesi oldukça yüksek. Herşey çok düzenli, sessiz ve temiz. Fotoğrafın geneline bakıldığında huzurlu görünüyor. Ama bu fotoğrafın görünen kısmı, yani şekil olarak bakıldığında estetik olan kısmı. Bu alandan çıktıktan sonra farklı fotoğraflar çıkıyor, renkler değişiyor, bir karmaşa baş gösteriyor. Yani bir bakıyorsun güneş açmış, bir bakıyorsun kasırgalar esiyor. Bunlardan yola çıkarak önemli olan nerede olduğunu bilmek. Daha doğrusu yetinmek gerekli. Annem hep "sahip olduklarınla yetinecek ve paylaşmayı bileceksin" derdi.

İşte bu iki fotoğraf beni derin düşüncelere sevk etti. Sahip olduklarımın ne kadarını paylaştığım...? İrdeledikçe daha derinlere geldim. Sorgularım beni iç dünyam ile hesaplaşmaya götürdü. Hemen aklıma daha bir gün önce yaşadığım bir durumu hatırlattı. Saçlarımı kestirdim. Saçlarıma ödediğim ücret ile abartmak istmem ama sanırım bizim köydeki tüm çocukların saçlarını kestirmek mümkün olurdu. Bu konu çok pişmanlık yaratmadı ama bazı şeyleri irdelememi sağladı. Toplumdaki görevlerimi ve paylaşımlarımı, aynı şekilde etrafımdaki insanların paylaşımları hakkında epey düşündürdü.

Beyoğlu İstiklal caddesinde yürürken gözüme sadece takılan, soğuk havada ayağında ayakkabısı olmayan ve kaldırımda uyumak zorunda olan insanları düşündüm, o an çok üzerinde durmadığım bu olay ve olaylar bu düşünme sürecinde içimi acıttı. Maalesef bu irdeleme duygusu sayesinde toplumdaki yerimi ve yetinme duygumu en yüksek noktada hissettim.

Bir noktada ne yapmak gerekir diye düşünüyorsun, sorumlulukların, yapabileceklerin...
Toplumsal sorumluluklarımız maddi yönde olmasa bile manevi anlamda çok büyük şeyler yaptırabilir bize şüphesiz. En azından kendi adımıza, görmek istediğimiz fotoğrafı oluşturmamıza olanak sağlar. Bu fotoğrafın içindeki yaz ya da kış mevsimini bu sorumluluk duygusuyla biz yaratabiliriz.

6 Mart 2008 Perşembe

Türk Dil Kurumu

Türk Dil Kurumu’nun internet sayfasını ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ben de yeni yeni keşfetmiş durumdayım ve merak ettiğim pek çok şeye bu linkten ulaşabiliyorum. Türk Dili ile ilgili herşeye buradan kolayca cevap bulabilirsiniz. Ayrıca öğrenmek istediğiniz ya da paylaşmak istediğiniz pek çok konu hakkında forum açabilir, bu sayede de farklı fikirlere ulaşabilirsiniz.
Ziyaret edelim;

5 Mart 2008 Çarşamba

Hala sır

Yedi yaşındayım, Çanakkale’deyiz, mevsim yaz. Hemen yan evdeki benim can ciğer arkadaşım Fatoş ile o aralar yoğunlaşan sanatçı ruhumuzla killi topraktan harika şekiller yaratıyoruz. Şimdiki gibi rengarenk oyun hamurları yoktu o zamanlar. Bütün günümüz topraktan şekiller yaratmak ile geçiyor. Etraf ile ilişkimizi kesmiş, bahçede kamp kurmuş durumdayız. Bu durumdan en çok ailemiz memnun, çünkü gözlerinin önünden ayrılmıyourz. Bir süre sonra bu kadar yoğun çalışmamıza stoklarımız yeterli olmuyor ve maalesef toprağımız bitiyor. Acil olarak killi toprak bulmamız gerekli. Bu toprak çeşidi de yerleşim alanından çok uzakta olduğu için, bu yerlere ailemiz olmadan gidemeyiz. Zaten istesek de bizi götürecek birini bulamıyoruz. Ne olursa olsun gitmemiz gerekli. Karar veriyoruz; kimseye bu konudan bahsetmeden tek başımıza gideceğiz.

Şuan düşünüyorum da, o anki heyecan ve korku içinde verilen bu kararımız, şimdi yoğun olarak hayatımızda olan kontrol mekanızmasından çok uzak ve çoğu zaman da uygulayamadığımız bir karar . Aslında bu, yapmak istediğimiz şeyleri, yani bizi mutlu edecek şeyleri hiç düşünmeden gerçekleştirme cesareti; yani çocukluk cesareti .

Yola çıkıyoruz, rotamız belli. İstediğimiz yere geliyoruz. Burası bizim bahçemiz, çeşit çeşit sebzeler ve meyveler var. Hemen yan tepede de istediğimiz killi topraklarımız var. Heyecan ile taşıyabileceğimiz kadar topluyoruz. Yola çıkmaya hazırız. Ne olduysa bir an yan bahçeye gözüm takılıyor, bahçede annemin arkadaşı, bizim yan komşumuz var. Şu an bile komşu teyzeyi görme anındaki şaşkınlığımı, eyvah yakalandık düşüncesini aynı duyguyla anımsıyorum.

Ya biz onu fark etmeden o bizi fark ettiyse endişesi içinde çözüm üretmeye çalışıyoruz. Yapmamız gereken fark ettirmeden biran önce oradan uzaklaşmak. Yoksa korktuğumuz başımıza gelecek ve bu gizli operasyon bir anda herkesin bildiği, sonunda da ciddi bir ceza alacağımız bir durum olacaktı. Aklımıza şahane bir fikir geliyor! Kazaklarımızı değiştirirsek bizi tanıyamaz. Fatoş’un kazağı ben de olursa tanınmam, aynı şekilde de benim kazağım Fatoş’da olursa da o tanınmayacak. Kazaklarımızı değiş tokuş yaptıktıktan sonra rahatça yan bahçenin önünden geçiyoruz.Sırf bu yüzden bizi tanımadığını düşünerek, mutlu ve huzurlu bi şekilde eve geri dönmenin keyfini hala tebessümle anımsarım.

Sonrasında bu konu hakkında kimse bizimle konuşmadı. Sanıyorum komşumuz, ailemize bu konudan bahsetmemişti. Ya da gerçekten kazak değiştirmemiz işe yaramıştı :-)

Tabi bu olayın endişe ve korku duygusu bir süre devam etti. Hepimiz yaşarız böyle halleri, birşey sorulduğunda hep yaşanılan olay akıldadır ve sessizlik ile cevap verilir herşeye.
Hala bir sır...

1 Mart 2008 Cumartesi

Nasıl Yani?

Hafta içi televizyonda güzel bir program izlemek imkansız! Neden
mi; tüm kanalların hepsinde hemen hemen hep aynı programlar mevcut. Bu programların hepsi de reyting kaygısıyla çıtasını yükseltmek için yapılıyor. Asıl amaçlarının öğretmek ve eğlence olması gerekirken, sahip olduğumuz değerleri bu amaç uğruna en aşağılara çekiyor. Bir örnek; bu programlardan birine ister istemez yakalandım maalesef. Maalesef diyorum çünkü sonuna kadar da izledim. Merakıma yenik düştüm. Ama duygusal merakıma, insani merakıma, nereye gidiyoruz, bunlar kim merakıma yenik düştüm. Ekranda iki bayan umarsızca kavga ediyorlar. Üstelik biri hamile. İzledikçe de daha bir karmaşa içine sürüklüyor. Aslında bunların program içine yerleştirilmiş bir şaka olmasını çok isterdim. O zaman daha bir anlaşılır ve üzerinde durulmayacak bir hal olabilirdi bu. Ama değil! Bu iki bayan aynı erkeği sevdiğini söylüyor. Ama bu zat-i muhterem ikisini de terk etmiş. Çünkü adam evli ve eşinden boşanmak istemiyormuş. En ilginci bu bayanlardan birinin de evli olması ve eşinin de yayında olması. Çok düşündürücü... Sonra programa bir telefon bağlantısı yapılıyor. Telefondaki bayan bu paylaşılamayan erkeğin nikahlı karısı. Aynen şunları sölüyor; nikahı bende ve ölene kadar böyle olacak!!!
Nasıl Yani???

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...