22 Temmuz 2008 Salı

Oruç Aruoba "ile"


benim için birşey çok önemliydi; hiç hoşlanmadığın halde-herhalde kendini zorlayarak-benim bulunduğum yere gelmen. O yer seni çok rahatsız ettiği halde, bunu yenebiliyordun. Bu da, kopmak istemediğini, gösteriyordu- evet, bağlanmak isteyip istemediğine bir türlü karar veremiyordun (galiba hala veremedin...) ama kopmak istemediğin de kesindi.
Bağlanmak-kopmak...

"ile" kitabından alıntı...



Oruç Aruoba
1948-...

Yazar, şair, felsefeci. Akademisyen olarak başladığı kariyerine yazar ve çevirmen olarak devam etmiş, edebiyata ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuştur. Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli düşünürlerden biridir. Hume, Rilke, Wittgenstein, Nietzsche, Von Hentig, Başo ve Celan'ın eserlerini Türkçe'ye çevirerek literatüre kazandırmıştır. Özgün ve yalın bir stille yazdığı haiku tarzındaki şiirleri yediden yetmişe bir çok okuyucuya ulaşmış ve sevilmiştir. Aruoba, aforizmalara dayalı felsefi metinleri oldukça başarılı bir biçimde kaleme almış ve Türkiye'nin Nietzsche'si olarak anılmıştır. İle, Uzak, Yakın, Hani, Yürüme, De ki İşte, Tümceler, Ne ki Hiç yazarın önemli kitaplarındandır.
1948 yılında Karamürsel'de dünyaya geldi. Ortaöğrenimini Ankara TED Koleji'nde tamamladıktan sonra, Hacettepe Üniversitesi'ne devam eden Aruoba, psikoloji bölümünden lisans ve yüksek lisansını aldı. Yine aynı üniversitede felsefe bilim uzmanı oldu. 1972 ve 1983 yılları arasında öğretim üyesi olarak görev yapan yazar, felsefe bölümünde doktorasını da tamamladı.
Aruoaba, 1976 yılında başlamak üzere bir yıl süreyle Almanya'daki Tübingen Üniversitesi'nde felsefe semineri üyeliği yaptı. Ayrıca 1981'de Yeni Zelanda'ya giden yazar, Victoria Üniversitesi'nde konuk öğrenim üyeliğinde bulundu. 1983 yılında akademisyen olarak çalışmayı bırakıp üniversiteyle ilişiğini kesti. Bu dönemde İstanbul'a yerleşti ve çeşitli basın organlarında yayın yönetmenliği, yayın kurulu üyeliği ve yayın danışmanlığı yaptı.


"ile" kitabı ne kadar süredir elimde??? ama, yeni okudum(!). Çok geç kalmış olmakla birlikte...
Ama, bir o kadar da uzun süre tekrar tekrar okuyacağım başucu kitabım artık ( ile).
Diğer kitapları da çok derin... Okurken kendinden çok şey buluyorsun, düşündüklerin orada yazıyor. ama, yazmak sana ait değil....

20 Temmuz 2008 Pazar

Topkapı Saray'ı geçmişi özlemiş...


Tarihin yaşayan tanığı;

Muazzam bir kapı karşılıyor sizi...
Neler görmüş, dili olsa neler anlatırdı acaba?
Girişte öyle büyük bir avlu çıkıyor ki karşınıza, merak ve şaşkınlık içinde büyülenmemek elde değil. Bir süre sonra merak duygusu yerini öğrenmeye bırakıyor. Bu kadar şaşa ve gösterişin nedeni ancak bunu taşıyacak bir yaşam için yapılmış olmalı; Osmanlı İmparatorluğu(!).

Burası İstanbul'un en güzel yerine konumlanmış; Topkapı Sarayı (!)...

Fatih Sultan Mehmet 1478 yılında, İstanbul'a yakışacak ve şehrin güzelliğini yaşamak adına, yeni yapılacak sarayın Sarayburnu olmasına karar vermiş. Ne kadar haklı olduğunu bu dönemde bile anlamak zor değil. Hem Avrupa Kıtası'ndan her alanı görebilmek, hem de Asya Kıtası'nda görünür olmak. Öyle ki, saraydan bakıldığında o muhteşem Boğaz ayrımında bulunan Haliç Kıyı'larını dahi bu noktadan görebilmek mümkün.

Ben de bu hafta sonu aynı açıdan baktım bu eşsiz manzaraya. Her ne kadar bu görüntü değişikliğe uğramış olsa dahi, o büyüyü hissedebiliyorsunuz.

Topkapı Saray'ından bakıldığında İstanbul güzel ama boğazdan bakıldığında da Topkapı Saray'ı bir başka güzel görünür. Vapur ile Asya Yakası'na geçtiğimde gördüğüm şey bunu yaşatıyor şüphesiz.

Saray 380 yıl Devletin idare merkezi ve Osmanlı Sultanlarının resmi ikametgahı olmuş. Dolmabahçe Sarayı yapılana kadar bu görevi devam etmiş Topkapı Sarayı'nın. Devletin yabancı misafirlerine Saray Hazinesindeki eşyaların gösterilmesi bir süre sonra bunu gelenek haline getirmiş. 1924 yılında nihayet Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ile Saray halk ziyaretine açılmış.

Bu muazzam sarayı gezerken ister istmez masal alemine dalıyorsunuz. Eğer canlı olsa kim aşık olurdu acaba diye düşündüm. Olsa olsa Boğazın kendisi aşık olurdu herhalde. Çünkü en görkemli ve en üst düzey yaşanılır yer burası. Sessiz ve gizemli. Asil ama kendi halinde, Boğazda en güzel yere kurulmuş, İstanbul'u neredeyse 360 dereceden görebilir. Devletin en önemli şahsı Sultanların Sultanı, Fatih Sultan Mehmet'in adresi; dahası tek olması...

Herhalde bu iki aşığa vapurlar aracılık ederdi... Ne şiirler yazılırdı bu aşk için; kim bilir...

Modern çağ ile birlikte sanki saray biraz yanlızlığa terk etmiş kendini. Biraz yorgun; tarihin o gizemi, yaşanmışlığı ile küsmüş sanki İstanbul'a... Aşık olduğu Boğaz'a küsmüş belki de. Kim bilir boğaz bu modern çağa ayak uydurmak adına başka aşklar yaşamıştır da, o yüzdendir Sarayın bu sessiz ve durgun hali... Bilinmez tabi. Hani dili olsa neler anlatır, neler söylerdi bize. Ama eskisi gibi olmadığı besbelli, onu anlatıyor en açık haliyle...

Okuduklarımdan bildiğim; eskiden yabancı misafirler Sarayı ziyaret ettiklerinde gördükleri manzara karşısında, "Cenneti kıskandıracak kadar güzel" derlermiş.

Ben de bu hali yaşamak istedim, aradım ama pek hissedemedim... Gördüğüm şey; küsmüş bir Saray'ın ve artık kıskanılacak bir Boğaz güzelliğinin olmadığı... Belki de ona aşık bir Boğaz yoktu; büyü burda gizliydi...

Anlaşılan Topkapı Sarayı geçmişi özlemiş...

15 Temmuz 2008 Salı

Büyülü Şehir İstanbul

"Konstantiniyye, Konstantiniyye; Dünya İmparatorluğu..."

Yaşadığım İstanbul'u çok başka anlatan ve sevme nedenlerimi anlamdıran bir kitap. Geçmişten bugüne taşınan bu muazzam tarihin en canlı tanığı. Bunu şu an biz fark etmesek de, hala şehrin bir yerlerinde izine rastlamak mümkün olabilir. Bu kitabı okuduktan sonra şaşkınlık ve haz duygusu ile şehrin nelere tanıklık ettiğini, nasıl bir yaşanmışlık ruhu taşıdığını öğrendim sıkılmadan. Ayrıca bu kitabın yazarının yabancı olması ile İstanbul'un nasıl muhteşem ve arzulanan bir şehir olduğunu anlıyorsunuz. "Her zaman geçtiğimiz sokaklarda tarihe tanıklık etmiş binalar ve bu binalarda yaşamış kişilerin farklı hikayeleri..." Tarih sevenlerin soluksuz okuyacağını düşünüyorum.
"Sultan, 29 Mayıs 1453 günü öğleden sonra, ne zamandır arzu edilen şehre girdi. Beyaz atın üzerinde..."

13 Temmuz 2008 Pazar

Bazı şeyler çözümünü kendi buluyor....

Kaderci değilim ama;

Bazı şeyler çözümünü kendi buluyor; bunu fark ettim. Sen ne kadar uğraşırsan uğraş, yol gideceği yere varıyormuş. Olaylar kendi içinde anlamadan çözülüyor bir şekilde. Belki de buna inanıyorsun, bilmiyorum... Bazen tabi...

"Meet Joe Black" ne güzel bir film. Bu filmi bu hafta sonu bir kez daha izleme fırsatım oldu. Filmin içine yerleştirilmiş o kadar anlamlı replikler var ki; " bazı şeyler çözümünü kendi buluyor(!)".
Son zamanlarda film izleme keyfini kitap okumaya tercih etmeye başlamıştım. Ama bu film sayesinde özlemim noktalanmış oldu.

" her an fırtına çıkabilir".

6 Temmuz 2008 Pazar

Birdir Bir, İkidir İki Teker!

Açık hava ve rüzgarın sesi... Yolların bitmeyen süprizleri. Tozuna rağmen, eli kulağında tehlikesine rağmen, benim için yollarda tercih iki teker oldu!

Keşfetme duygusu neden hiç bitmez? Belki de cesarettir bunu bize yaşatan. İnsan oğlunu keşfetme duyguna davet edip, gizemi kendi içinde saklayan, hep aynı duygu değil mi?... (!)

Sonra kaçışlar başlar; doğaya kaçış... Bundan sonrasında sen nasılsa kendine bir neden bulacaksın. Bu sayede; yenilik, ruhun tazeliği, farklı yerler görmek ve farklı insanlarla tanışmak başlayacak...

Çok nadir görebileceğin birşey, kafanı kaldırıp da gördüğün şey, iki motorlu bir uçak. Bir yol sonra, rüzgar enerjileri sıralanmış halde seni karşılar. Şaşırmadan keşiflerin devam eder, Kamyon şöförleri yol arkadaşın olur, ilerideki çıkmazı fark ettirir sana... Bu sayade anlarsın ki kimliğin değişmiştir...

Ürkmüyorsan eğer, toz toprak seni rahatsız etmiyorsa, sen de keşfe hazırsın demektir...

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...