29 Aralık 2009 Salı

Cafer, bezi hazırla...


Önüm arkam, sağım solum sobe, saklanmayan ebe...
çok fena sobelendim...

Çok zor bir gündü, gün bitti ancak yarın doğacak günün zorluğu bugünden kendini belli etti...

yüz bin saat mesai yapmayı kabul etsem bile kendime, normale dönüş zor olacak...
Cafer bez getir...

28 Aralık 2009 Pazartesi

Köprüden önce son çıkış!


Köprüden önce son çıkış;
Ne zaman bu cümleyi okusam, biran irkilir, sonra da telaş duygusu ile karşı karşıya kalıyorum... Doğru yolda olduğumdan emin olsam bile, bu cümleyi okuduktan sonra ikilem içerisine düşmemek mümkün olmuyor.
İlk aklıma düşen; seçeneğim doğru olsa bile, tekrar üzerinde düşünmek...

Örneğin; aracın ile köprüye yaklaşmaktasın, nereye gideceğini biliyorsun ve o an sorun yok.
Aslında ne kadar kendinden emin olsan da, karşına çıkan beklenmedik olaylar sana bu ikilemi yaşatabilir. Bu da senin bu durumda neye sahip olduğunla alakalı... Ya da bu duruma ne kadar hakim olup, ne kadar istekli olduğunu gösterir... Çünkü sahip olduğun şeyin her zaman bir riskinin olduğunun farkında değilsindir. Durup düşündüğünde ancak fark edersin, farklı bir seçenekde ödeyeceğin bir bedel olduğunu fark edersin...

İktisat da hep marjinal açıklamalar vardır. Belki de "marjinal ikame oranı" bu konuyu en kolayından açıklar bize; kişi X ve Y gibi iki farklı duygu yaşasın, farklı bileşimlerini görsün, Y duygusunda yaşadığı tatmin seviyesini sürekli kılmak isteyip, ancak X duygusundan bir birim daha fazla mutluluk talep etsin ve bu durumda Y duygusundan bir birim mutluluktan vazgeçsin, bu iki duygunun toplamı da bünyesinin kaldıracağı toplam duygu yüküne eşit olsun. Marjinal ikame oranı, kişinin kayıtsızlık eğrisinin eğimine de eşitt olsun.

Bilimsel terimlerin dışında gerçek yaşamdan bu olaya bakarsak; bekarlığa veda, evliliğe merhaba ile daha anlaşılır olur...
Her ne kadar kişinin statüsü evlendiğinde değişmiş olsa da, kişi aynı kalmalı, yani bir ömür sürmesi istenilen evlilik olgusunun, bekarlığın yerine ikame etmesi ile ortaya çıkacak toplam faydanın eşit mutlulukta olması gibi.

Kayıtsızlık eğrisinin eğimine eşit olmak...

25 Aralık 2009 Cuma

The man with the beautiful eyes


Çocukluğumuzda bütün pancurları her zaman... kapalı tuhaf bir ev vardı ve hiç ses çıkmazdı o evden bahçesini sarmaşık sarmıştı severdik sarmaşıkla oynamayı Tarzan olduğumuzu hayal ederdik (her ne kadar Jane olmasa da) bir de balık havuzu vardı büyük bir havuz ömrünüzde görebileceğiniz en iri kırmızı balıklar yüzerdi o havuzda ve insana alışıktı balıklar suyun üstüne çıkıp elimizden ekmek yerlerdi ebeveynlerimiz bizi uyarmışlardı 'o evin önünden bile geçmeyin' biz de giderdik tabii ki o evde birinin yaşayıp yaşamadığını merak ederdik haftalar geçtiği halde kimseyi görememiştik... sonra bir gün bir ses geldi evden 'ALLAH'IN CEZASI KADIN' erkek sesiydi sonra ön kapı açıldı ve bir adam çıktı evden. sağ elinde bir şişe viski. otuz yaşlarındaydı ağzında puro vardı ve sakalı... uzamıştı saçı karmakarışıktı yalın ayaktı üstünde atleti ile pantolonu vardı ama gözleri parlaktı. pırıl pırıl parlıyorlardı ve bize bakıp 'küçük beyler eğleniyorsunuzdur umarım? ' dedi sonra küçük bir kahkaha atıp içeri girdi. biz ayrıldık. bizim evin bahçesine gidip gördüklerimizi düşündük. ebeveynlerimizin bizi o evden böyle harikulade gözleri olan güçlü ve doğal bir adamı görmemizi istemedikleri için uzak tutmaya çalıştıklarına karar verdik. ebeveynlerimiz öyle olmadıkları için utanıyorlardı bu yüzden istemiyorlardı o eve gitmemizi.... ama o eve sarmaşığa ve insandan korkmayan kırmızı balıklara yine gittik. haftalar boyunca bir çok kez. ama o adamı bir daha ne duyduk ne de gördük. pancurlar her zaman olduğu gibi kapalıydı ve evden çıt çıkmıyordu. sonra bir gün okuldan dönerken evin önünden geçtik. yanmıştı hiçbir şey kalmamıştı. dumanı tüten karar demirler sadece, havuza baktık... ama su yoktu içinde ve şişman kırmızı balıklar ölüydüler havuzda, kuruyorlardı bizim bahçeye gidip konuştuk ve evi ebeveynlerimizin yaktığına karar verdik onları ve balıkları öldürmüşlerdi çünkü herşey çok güzeldi, sarmaşıktan bile eser kalmamıştı. korkmuşlardı harikulade gözlü adamdan. ve... biz de hayatımız boyunca başımıza böyle birşeyler geleceğinden, o adam gibi güçlü ve harikulade insanları yaşatmayacaklarından ve bir çok insanın bu yüzden öldürüleceğinden endişe ettik. charles bukowski

İnsan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapmaz, yaşam durur; Bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz; Bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum; Aşikar olanı silerler ama bir şey sildirir onlara; Tek bir sineğin kendisiyle düzleşmesi gibidirler bir anlamda; Kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok; Kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok; Oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış; Mat olmuşuz; Bukowski

www.boreme.com/boreme/funny-2008/charles-bukowski-poem-p1.php?emf=sk

21 Aralık 2009 Pazartesi

Ara-lık

Hangi aralıkda 2009 sona erdi de, 2010'a merhaba demeye hazırlanıyoruz!
Yaşam bir kitap ise sayfaların sayısı gittikçe artmakta benim için... Hangi ara-lıkda okudum da çevrildi bu sayfalar, önemli olanların altını çizmişim besbelli, gelecek için bana bilgi kaynağı olacaklar.
Ara ara küstüm de ben, ara ara sevindim de. Hangi ara-da geçti bu zaman demiyeceğim aslında... Bir yılı devirmeye hazırlanmak ve bunun farkına varmak için de yılın son ayı ara-lık'da bunu dile getirmeyeceğim...
Çok sıkıştığımda ara-lardan kaçıverdim, kendime yol bulmaya çalıştım, ve yolum 2009 yılının ara-lığında...
Ara-da kalmamak, ancak ara bulucu olmak güzel. Ara-mak güzel. Ara-dan kaçmak güzel. Ara-madan durmak pek güzel değil.
2010 yılında bir ara-lık yaratıp güzel anlarınızın olması dileğiyle.

ARADA BİR

Arada bir bir yanım
Kaçsam diyor uzağa
Katsam diyor önüme
Canımı yorganımı
Arada bir bir yanım
Düşsem diyor tuzağa
Geçsem dünyanın derdini
Varsam cennetime diyor
Ama o öbür yanım var ya öbür yanım
Amman öbür yanım korkak diğer yarım
Kurtulmak kolay mı kendinden
Sıyrılmak kolay mı derdinden
Arada bir bir yanım
Yıksam diyor şu dağı
Görsem diyor ardını
Yarimi yarını mı
Arada bir bir yanım
Küstüm diyor o yana
Senden dost olur mu
Korkarsan kaybettin diyor...
Söz; Mete Özgencil.

Keyifle dinlenmeli... ( Candan Erçetin sesinden)

20 Aralık 2009 Pazar

Gerçeğinde de, filminde de iyi seyirler...


Bu hafta sonu iki harika film izledim. Biri henüz vizyona yeni girmiş bir film" Başka Dilde Aşk".
Filmin ilk başları açıkçası çok sarmadı ancak sonrasında gelişen hikaye ve anlatılmak istenenler aynen işledi ruhuma... Oyuncular da hakkını vererek oynamış ve neden Altın Portakal ödülünü alamamışlar anlamadım değil.
Özellikle de " Mert Fırat" çok çok güzel bir oyunculuk sergilemiş bu filmde. Filmi izlediğimiz sinemada ne tesadüf "Lale Mansur" da vardı. Bir an O'nun yerinde olmayı istemedim değil vallahi, yaşadığı haz duygusu herkese nasip olmayacak birşey sanırım.
Tavsiye ederim "başka dilde aşk" izlenecek bir film.

25/12 Edit; Mert Fırat ile ilgili bir kaç şey yazmak istiyorum; Mert Fırat hakkında çok birşey bilmem, ancak geçen akşam tv de bir programa konuktu, sanki yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim. Program sunucusu da aynı şekilde öncesinde tanımıyormuş kendisini, ancak o kadar akıcı bir sohbet gerçekleşti ki, program bitmek üzereyken "nasıl biter?" sorusu soluruldu bende... Bu kadar akıcı ve daha sürmesi istenen bir program konuğu için, çok kültürlü ve anlatmak istekdiklerini çok güzel aktarıyordu ekrandan izleyiciye, çok okumuş besbelli, kendini çok beslemiş ve her cümlesinden bu yüzden bal damlıyordu. Bir o kadar da duyarlı bir insan; yaptıklarından belli... geçmişi ile geleceğine çok güzel yön vermiş bunu da anlıyorsunuz. Filmin hikayesi Mert Fırat'a ait, hikayenin senoryalaştırılmasında da çalışmış. Film tam bir gönül çalışması, herkes tüm emeğini koymuş ortaya... ve çıkan sonuç da belli ki tadından yenmiyor... Tekrar tebrikler... Yolunuz açık olsun " Başka Dilde Aşk" proje sahipleri...

Bir diğer izlediğim film ise, 2007 yapımı bir Amerikan filmi " Battle In Seattle". 1999 yılında Seattle'da yaşananları az çok anımsıyorum, ancak bu olayların bir hikayede toparlanıp, bunu izleyeciye sunmak bana göre çok kıymetli bir film yapmış. Oyuncular zaten tartışmasız...
Yaşadığımız şu dünyada kontrolden çıkan pek çok şeyin ne kadar anlamsız olduğunu, kazandıklarımızın aslında kaybettiklerimizin yanında bir hiç olduğunu. Çünkü bedellerinin çok ağır ödendiğini ve bu bedellerden aslında pek çok kişinin, en önemlisi de bilmesi gerekli kişilerin bi haber olduğunu hala göz ardı edildiği açıkça işlenmiş.
Kulaklarımızı tıkıyoruz. Artık herşey mekanik olmuş; bundan da haberimiz var elbet!
İyi seyirler....

17 Aralık 2009 Perşembe

Yön-etici/Yön-eticik



Yönetici olmak...
Yön-etici olmak.
Bu aralar nedense kelimeleri heceleyip, onları köklerine ayırıyorum. Anlamını bu sayede daha iyi algılayabiliyorum. Kelimenin kökü tam da ne demek istendiğini tek hece ile anlatıyor aslında.
İyi bir "yönetici" kök hecesinden de anlaşıldığı üzere yön-verici olmalı. Karşına pek çok yol sunmadan, sana tek yol üzerinden yön-vermeli. Bu yolda ilerlemek için de cesaret verici olmalı ki sonrasında da yön-eticine güvenebilesin.
Bugün bu kelimeyi heceledim durdum, yön-etici/ yön-eğitici.
Ve ortaya şu çıkmakta; iyi bir yönetici olmak için sosyal ve duygusal yönünün güçlü olması şart.
Hiyerarşi kültürü içerisinde çalışmak ve kendine bu yapı içerisinde kariyer edinmek zor bir meziyet. Meziyet kelimesi tam da uydu bu yön-eğiticilik durum açıklamasına. Bir kişiyi ya da bir nesneyi ele alalım. Bunları diğerlerinden ayıran özellik ne olabilir? Pek çok şey olabilir! Ancak bunun üstünlük gösteren bir şey olması gerekli. Üstünlükten kasıt tam da burada devreye giriyor. Karakterinin mütevazi bir şekilde diğer kişilerden seni ayırıyor ve takdir edilmeni sağlaması olabilir. Doğal bir hal içerisinde kendin olmalısın.
Yön-eticik değil de yön veren kişi olabilmek. Ola-bilmek; bağlamak, tamamlamak, çabanın eylemleşme hali.


Say-gı duyulmak. Say-gın/muteber bir kişi olmak/olabilmek.


14 Aralık 2009 Pazartesi

Türk


Şimdi düşündüm seni; varlığınla bir anda herşey değişebilir. Değişen tarih olur. Değişen coğrafya olur. Değişen iklim olur.
Varlığınla tek şey değişmez; yaşadığın toprak değişmez, altında özgürce yaşadığın bayrak değişmez. Karakterin değişmez, ruhun değişmez.
Damarlarındaki kan akacak olsa, bilirler ki rengi kırmızıdır. Aynı bağımsızlığının sembolu bayrağının rengi gibi!


Değişen ne biliyor musun?
Değişir dediğin şeyler tam da düşündüğün gibi değişti.
Yönetim değişti, işleyiş değişti. Kararlar değişti. İstekler değişti.

Düşündükleri, senin düşündüklerin gibi değil! Çünkü düşündükleri gerçek değil.
Ancak bilirsin ki sen Türk'sün; bilirsinki bu hiç değişmez, değiştirilemez.




Yazı; Fethiye Erkaş

13 Aralık 2009 Pazar

Yakın Zamanda Aklımda Yer Edenler


-Uzun süredir giymediğim kabanımı bugün giydiğimde, elimi cebime atıp da bulduğum alışveriş fişleri beni melankolik yapmaya yetiyordu. Zamanın birinde bir akşam dışarı çıkmışım, çok eğlemişim, sonra birkaç DVD almışım, Ancak aldığım bu DVD ler bende değil başkasında. Faturayı okuduğumda hemen hatırladım bu DVD.leri ve kimde olduğunu? Acaba bunları hediye ettiğim kişi, bu filmleri izlediğinde hatırına düşüyor muyum ben (!)?

-Dün güzel bir gündü, büyük ablam Çanakkale'den gelmiş, ortanca ablam da büyük ablam geldiği için bana geldi. Hep birlikte İkea mağazasına gittik. İşte günün olayı burada başlıyordu. Baya bir dolaşmıştık. Haliyle de yorulduk. Sonra yemek yedik bir alt kata indik ve ben aldığım eşyaları paketlemek üzere ablamlardan ayrıldım. Ne oldu ise o zaman olmuş. Kahve bölümünden su içilen bardaklar ile ablamlar kahve almışlar kendilerine. Bardak su bardağı olduğu için kahve bölümüne bir ücret ödememişler; farkında olmadan. Sonrasında tam benim yanıma geliyorlarken, bir mağaza görevlisi ellerinde bulunan bardakları istemiş. Ablamda şaşkınlıktan çok isterseniz siz de alın demiş. Olay tam da burada patlak veriyor tabi, görevli kişi ısrar edince ablam durumu anlamış ve, "ileride paketleme yapan kişi kardeşimdir, size bugün mağazanızdan yaptığı alışveriş tutarını söylesem sanırım kahvenin yanında bize kurabiye bile ısmarlamanız gerekebilir" demiş. Ve kahveleri de görevliye teslim etmiş. Yanıma geldiklerinde katıla kaltıla gülüyorlardı...

-Bu hafta süpriz dolu olacak; yöneticim değişti. Yöneticim ile birlikte pek çok iey değişecek haliyle. İş yerinde yaşanacak bu değişiklikleri izlemek beni biraz yoracak gibi görünüyor. Tam da herşey yolunda giderken ve en önemlisi ayrılan yöneticim ile çalışmanın çok keyifli olması... Keşke daha çok çalışma fırsatımız olsa idi...

-Geçtiğimiz hafta bir kez daha anladım ki birini hayatından çıkartmak çok zor bir durum! Çok can yakıcı. Ve öğrendim ki, birşey bir kez yapılıyorsa çok şey ifade ediyor. Ancak ikinci kez yapılıyorsa artık hiç bir değeri kalmıyormuş...
İnsanın çok yakın dostuna uzak durması hakketen can yakıcı, ancak prensipler ne için girer hayatımıza bunu düşünüp de karar verdim ben de. Aslında hayatımdan çıkartmak dediğim şey, özelimden çıkartmak oldu benim için. Verdiğim değer kendini yok etti. Çünkü O'na gösterdiğim değerin ve sabrın gün geçtikçe beni riske atıyor olmasıyla ben yorulduğumu fark ettim... Artık yorulmayacağım ancak bir müddet daha üzüleceğim kesin!

-Tesadüf tanıştığım, sonrasında tesadüf bir şekilde tekrar karşılaştığım, bu durumun belli aralıklarla rutine oturduğu, ancak her seferinde bu tesadüf karşılaşmaları sanki ilk kez yaşıyormuşum gibi şaşırdığım "O" kişiyi, ne tesadüftür ki geçtiğimiz günlerde tekrar görmeye başladım. Ne tesadüfdür ki...?
Mukadderat?
Her seferinde O'nla olan bu karşılaşma durumuna şaşırma duygum hiç eksilmeden aynı şaşkınlığı göstermekte...?


İyi haftalar, güzel bir hafta olsun...

12 Aralık 2009 Cumartesi

Etekleri Zil Çalmak


Etekleri Zil Çalmak
Osmanli'da gayrimuslimler (hamamlarda saniyorum) giysi uclarina minik çanlar takmak ve yürüdüklerinde yerlerini belli etmek zorundaymislar. Etekleri zil calmak deyimi de buradan geliyor.
Başka bir rivayete göre de; vaktiyle Anadolu’nun bir şehrinde, herkesin sevdiği, hürmet ettiği, keramet sahibi güler yüzlü, tatlı dilli bir kişi varmış.
Bu kişinin, pabuçlarının sivri ucunda, cübbesinin eteklerinde yüzlerce ufak kuzu çıngırağı varmış. Uzaktan bu kişinin geldiğini herkes çıngırağın çıkardığı sesten anlarmış. Bu çıngırakları neden taktığını soranlara:
—Efendim, insan bilmeyerek görmeyerek yerdeki karıncaları çiğneyebilir. Onları ürkütüp kaçmalarını sağlamak için olduğu kadar, tehlikeli ve zararlı hayvanlar da benim onları ezeceğimi anlayıp saklandıkları yerden kaçmak isterken ortaya çıkmalarına sebep olur, diye yanıtlarmış.
Bir gün emniyet kuvvetleri bir takip sonucu pusu kurarak azılı harami çetesinin saklandığı yerden çıkmasını beklerken, o sırada çıngıraklı kişi de oradan geçiyormuş. Azılı çete çıngırak sesini duyunca yakalanacağını sanarak bulunduğu yerden ortaya çıkıp kaçmak isterken kıskıvrak yakalanmışlar.
Azılı çetenin yakalanmasını sağladı diye emniyet kuvvetleri ve oraya koşan halk sevincinden bu kişiyi kucaklayıp havaya kaldırırken, eteklerindeki çıngıraklar daha çok ses çıkarmış adeta ve zil çalmış. Zil sesinden de herkes mutlu olmuş.
Bu olaydan sonra bu yörenin halkı, bir şeye çok sevinince veya mutlu bir sona ulaşanları görünce “ne o eteklerin zil çalıyor”, demeye başlamış. Bu deyim de bizlere bu öyküden kalmış.
İşte böyle gerçekliği olan bir açıklama yapılsa benim çocukluğumda, günlerce süren sorgularım daha anlamlı olacaktı. Ben de bu sayede bu akdar yorulmayacaktım. Gerçekliğini yaşantımda kabul etmek için günlerce sorgulamayacaktım bu deyimi...
Bu deyimi ilk olarak ilkokulda duymuş ve katıla katıla gülmüştüm. Hatta en ilginç yanı öğretmenim arkadaşımın adını bu deyimle birlikte cümle içersinde kullanmıştı. Fatoş’un etekleri zil çalıyor.
Çocuk aklı ile o dönemler çok kafa yormuştum, çünkü gerçekliği olmadığı yönünde kendimi ikna etmem zor olmuştu.
Bu aralar sevinçlenip de eteklerim zil çalsın isterdim. Uzun süredir topuklarıma vurarak, biraz da zıplayarak yollarda yürümedim.
Aslında şuan isterim ki, topuklarımdan hızlıca zıplarayak koşturmak, sekerekten istediğim yöne koşturmak.
Buna karşılık tam tersi bir durum hakim bende, ruhum bir o kadar zıt davranıyor düşüncelerime. En son noktada ruhum hareketleniyor ve koşturmaya başlıyorum...
Bu sabah sanki işe ben değil de başkası gidecek gibi hala uyanmamak için ısrar ediyordum. Artık nasıl bir ruh haline büründümse, sanki son anda süperman gücü ile kıyafetlerim değişecek ve işe gitmek üzere hazır olacaktım.
Ne mümkün; kıyafetlerim bile ortada değilken bunu nasıl yapabilirdim acaba? O ara sol gözüm ile açılması için savaşıyorum. Ve saate baktığımda gördüğüm şey beni tam bir süperman yapmaya yetiyordu...
İşte bu noktada nasıl bir hızdır benim ki, nasıl bir koşturmacadır anlatmam. Topu topu beş dakika öncesinde varlığım evde oyalanırken, beş dakika sonrası varlığımla sokakta olmak.

8 Aralık 2009 Salı

bir taş ile beş kuş vurdum bu yazıda....


Bu ayki Atlas dergisi editör köşesini okuduğumda düşündüğüm şey; bu yazıyı ben yazmalıydım oldu. Aslında bunu her ay söylüyorum. Kesinlikle bu yazıyı ben yazmalıydım, nasıl olur da kafa yormadım diye hayıflanıyorum kendime.
Özcan Yüksek, her ay lezziz yazıları ile bana fark etmeyi, farkında olmayı ve nasıl farklı oluru gösteriyor.
Özcan Yüsek; Atlas dergisi genel yayın yönetmeni. Aynı zamanda yazar, aynı zamanda kendisi hukuk eğitimi almış. Aynı zamanda mesnevi araştırmacısı. Ne düşünmek isterseniz var.
Yüz yüze tanışmasam da kendisi ile sohbet etmek fırsatını yakaladım.
2009 mayıs ayı ve yine Atlas dergisini heyecanla almışım, sayfalarını çeviriyorum. Satıları okurken bitmesini istemiyorum yazının. Ancak yazının sonu gelse de bu yazı benim düşüncelerimde uzun süre yer ediyor.

Buna ek bende yer eden başka şey de Atlas dergisinde çalışma isteğim. Bir şeyin olması için istemek yeterli değil, harekete geçmek gerekli değil mi?
Ben de Atlas Dergisinin internet sayfasından bir mail adresi bulup, yayın yönetmenleri ile görüşmek istediğimi belirttim. Cevap geleceğinden emindim, hatta editörün mail adresini rica ettim. İki günün sonunda mailime bir cevap geldi ve istediğim bilgi buradaydı.

Öz ve kısa bir mail yazarak, biraz da yalvararak beni Atlas dergisinde işe alın notunu da ekleyerek derginin GYY'ne maili gönderdim.

Bu arada bir ay öncesinde dergide bir gezi yazım yayımlanmıştı. Bundan da bahsettim, Gezdikce'den bahsettim, blogumdan bahsettim. Bankacı kimliğimden bahsettim; ilişiğe kesinlikle fotoğrafımı eklemedim :))
Cevap geldi; mail gönderdikten yaklaşık iki saaat sonrasında cevap geldi.
Ben boşuna yıllar yılı boyuma erişecek kadar atlas dergisi okumamışım. odamdaki bir duvarı kaplayacak kadar dergi koleksiyonuna sahip olmak ve bunlara gözü gibi bakmak boşuna değilmiş meğer, Atlas dergisinin genel yayın yönetmeni mailime cevap döndü.
Öncelikle güzel bir mesajdı, çalışmalarıma devam etmemi, bu çabalarımın sonuçsuz kalmayacağını, ancak şuan için eleman arayışı içerisinde olmadıklarını o kadar uslubu yerinde dile getirmiş ki, ilk kez hayır cevabı bu kadar onure etmişti beni...
Ben de kendilerine naçizane ikinci mesajımı göndermiş ve eğer İstanbul hakkında bir köşeleri olursa seve seve gönüllü olarak çalışacağımı belirtmiştim küçük ilişik mailim ile:))
Hemen gelen cevap; sizi anımsayacağım dı!
Yazar olamk başka bir şey, kelimeleri seçmek, Türkçe'yi doğru kullanmak ve kelimelerin anlamlarına anlam katmak. Aslında kişiyi bu sayede değerli kılmak.

Bir taş ile iki kuş misali değil mi?
Aradan neredeyse bir yıl geçti, kendimi geliştirmek adına pek çok şey yapmaya çabalıyorum!

İşte bu yüzden her ay Özcan Yüksek'in köşesini okurken bu yazıyı ben yazmalıydım düşüncesi hakim bende...

Bu ayki yazısından biraz bahsetmek istiyorum;
Damlaya damlaya göl olur atasözümüz;
hep bize öğretilen tutumlu olmak ana fikriydi. Aslında damlaya damlaya göl olur lafı tam da söylendiği gibi değil mi? Atalarımız boşuna söylememiş, bir damla iki damla üç damla... Damlalar, yağmurlar, sonrasında göller oluşmakta. Yağmur yağmadıkça, toprak kurumakta, göller kurumakta...
Yağmur yağmadıkça doğa yok olmaya başlamakta.

Peki bunlar konuşulmazken gündem şuan nedir? Gündem şuan domuz gribi illeti denilen suni bir vesvese! Adı gibi domuz bir konu! Ya da organizması bozulmuş yiyecekler! Ya da 2010 da gelecek yeni kriz beklentisi, aman allahım bugün de mi borsa düştü?(!).
Hasta olan, düşen, kriz yaratılan... İşte herşey insan oğlu ile gerçekleşmekte... Peki ya doğanın sahip oldukları nasıl kendini koruyacak?
Bir müddet sonra doğa kendine ait olanı beş katı ile geri almayacak mı? Bildiği yoldan, engel tanımadan değil mi?
Sanatçı olmak başka birşey, okumak yazmak, çizmek ve bunların üzerine düşünmek, düşündürmek ve en önemlisi duyarlı olmak değil mi?

5 Aralık 2009 Cumartesi

Rüya...

Geçen gün bir rüya gördüm ki sormayın; aslında hedeflerim ve ideallerimin rüya da olsa ruhumun en derinlerinde saklı haz duygusunun açığa çıkmasıydı bu. Bu cümleyi kurarken ben bile ürktüm vallahi:) Ne oluyor orada? sözlerini duydum biran:))
Şuanki yöneticim bana ön ayak olmuş, tanıdığım biri ancak kim çıkartamıyorum, bu kişi ile çalışmaya başlıyorum. İlk iş günüm ve bana şu soru yöneltiliyor; Fethiye yazı yazma ile aran nasıldır? Yaratıcıklık yönün var mı?
İlk kez anladığım dilden konuşuluyordu... Kendimi ifade etme duygum tavan yapmış gibi cevaplıyor sorulanları ve uzun uzadıya anlatıyordum...

Tarif edilemeyecek şekilde mutluluk demiycem, ancak başka bir duyguydu benimki... İşte o ruh halinde gezinirken, birden irkildim ve gerçek dünyaya gözlerimi açtım.

Hafta içi ve saatimin alarmı çalmadığı için uyaya kalmıştım. Saate baktığımda 08:00'i geçmekteydi ve benim çoktan işte olmam gerekliydi...
Hangi iş mi?
-Acıların çocuğuyum!
Rüya da olsa süper birşeydi bu yaw...

Şimdi rüyanın devamı için beklemedeyim, istiyorum ki hafta sonuna denk gelsin de, şöle daha uzun keyifleneyim:))

3 Aralık 2009 Perşembe

Gittikçe Babama Benzemeye Başladım Ben!



Bu bayram fark ettim ki bayramı yaşatan tek büyüğüm babam kalmış! Bunu fark etmek elbette acı oldu. Ancak acılardır bizleri büyüten ve ayakta tutan.
Kendisi Çanakkale’de yaşamakta. Yıllar yılı ezeli bir rekabet vardır aramızda. Kim daha başarılı, kim daha çalışkan, kim neleri başarmış? Dört çocuk sahibi babam bir tek beni acımasızca eleştirir. Önüme hep bir üst seviyeyi koyar, hadi bunu da başar der! Yıllar yılı süre gelen bu mesafeli ilişkimiz gün geçtikçe daha dostça daha arkadaşça bir hal almakta.
Ve fark ediyorum ki, ben gittikçe babama benzemeye başlıyorum. Olaylara bakışım, duruşum gittikçe babam olmakta!
Bir olay gerçekleştiğinde aynı tepkileri gösteriyorum, bazen bu durumu fark edip de kendime güldüğüm çok oluyor...
Babam da dedem için aynı duyguları hissettiğinden bahsederdi.
Bu bayram da sağolsun bizi ziyarete geldi Babam. Biz gidemediğimiz için babam geldi! Herkesin kendine göre planları olunca toparlanıp da gidemedik bir türlü Çanakkale'ye. Ben bayramın ikinci günü bir gezi planı yapmıştım. Günümüzde artık her tatili değerlendirmek şart oluyor. O kadar çok çalışıyoruz ki, haklı olarak da farklı yerlerde zaman geçirmek istiyoruz. Haklı olarak; hepimiz!
Çocukluğumdaki bayramlarda babam hep bizi sevindirirdi. Yeni kıyafetler ile bayram heyecanı bir başka olurdu. Şimdi şartlar değişmekte, bu kez ben babam için hediyeler almaktayım. ve bunu yaparken de çok keyifleniyorum. Keyfim; aldığım hediyeleri babamın beğenmesi, kendine yakıştırması oluyor.
Bayramlar hakkaten çok değerli, özel ve özel hissetmenizi sağlayan bu günleri yaşamak, yaşatmak için de elimizden gelini yapmalıyız diye düşünüyorum...
İnşallah önümüzdeki tüm bayramlarda sevinçlerimiz hep daim olur, sıramız saşmadan biz de yaşarız böyle mutlulukları. Paylaşırız ve anılarımızı hep taze tutarız,...
sevgiler.

1 Aralık 2009 Salı

azı çoğu; işte bu!


En çok ben, en çok ben!
Hakettiğimi düşündüğüm en çok ben!
Mücadele verdiğim ve beklediğim en çok ben!
Bu yüzden en çok ben güldüğüm kendime!


En çok ben merak ettiğim ne olacak diye?
En çok ben, en çok ben!
En hızlı ben koştum,
En uzağa ben kaçtım belkide!

En çok ben değer verdim!
En çok ben Hatırladım seni!
Hatırımda kaldın,
Hatıralarımda kaldın!

En çok sen en çok sen...
Belki de bir tek sen vardın;
iyiki de sen vardın!
En çok sen, en çok sen değer verdin!
Değerden öte sen kendindin.
En çok biz!
en çok ikimiz!

azı çoğu...
kaç yıl geçti aradan...

30 Kasım 2009 Pazartesi

birkaç eksi ve birkaç artı


-2009 yılının son bayram tatilini de yaşadık ve bitti. Hafta başı Salı işe başlıyoruz... Bu yıl tatil yönenden kıt bir yıl oldu maalesef!
-Artık sohbetlerin belden aşağı olmadığı sürece akıcı olmadığını arkadaşlarımla çıktığım bayram tatilinde bir kez daha anlamış oldum. Konu dönüp dolaşıp belden aşağı konulara geliyor, konuya katılmasam da bir şekilde bana bulaşıyordu. Kaç kadeh içmiş olsam da sarhoş olmayıp, sorulan sorular bu yüzden de saçma geliyordu. En son noktada söylediklerimin ucu başkalarına dokunuyor ve belden aşağı ben istemeden vuruyordum.
-Öğrendim ki bilmediğin bir yere gideceksen kaliteden ödün vermeyeceksin! Bayram tatilinde Kıyıköy'e gittik, tesadüfen öğrendiğimiz ve hiç gitmediğimiz bir otelde yerlerimizi ayırttık. Tercih nedenimiz de çok ucuz olmasıydı; hatta bu fiayata kahvaltı bile veriyorlardı. Otele vardığımızda gördüğümüz manzara ve söylenenler bizi yeterince şoke ettmişti. Saat gecenin bir vakti ve otelin, otel olması için bin şahit gerektirir durumdaydı. Görevli kişi ise hiç yerlerini olmadığını ısrarla söylüyordu. Kaldı ki bizim önceden yapılmış rezervasyonumuz da vardı. O saatte sokakta mı kalınır düşüncesine; mecbur bize en suit odalarını açtılar.
Çarşaflar rengarenk, battaniyeler rengarek, oda duvarları rengarenk. Uyku tutmadı tabi... İşte bu yüzden kaliteden ödün veremeyeceksin.
-Sabah kahvaltısının tadını çıkartmak için erkenden uyanıp da, leziz bir kahvaltı için gittiğimiz mekanda menemen yemek isteyip de yiyemeyişimiz çok şaşırtıycı. En erken saatte ve en işlek zaman bayram döneminde malzemeleri olmadığı için menemen yapamıyorlardı. Burası köy! burada malzeme olmaz da nerede olur?
-Akşam üzeri uğradığımız bir mekanda birşeyler atıştırmak istiyoruz, yanında biralarımızı söylüyoruz; öğreniyoruz ki biranın fiyatı 3-TL. İçtikçe içiyoruz.
-Yıllar yılı kullandığım mobil telefon hattımı değiştirdim. Ben ben olalı böyle sessiz bir bayram yaşamadım. Bu sayede yeni hattımın numarasını kimseler bilmiyor. Ve dakka başı banka ve binumum yerleden gelecek bayram mesajlarını okumadan bayramı sonlandırdrım.
-İki teker ile Kıyıköy'e doğru yola çıkıyoruz. Daha İstanbul sınırları içindeyiz ve pat diye önümüzden bir araç, sinyal vermeden sağa doğru kayıyor. Sırf iki teker oladuğumuz için bizi yok sayıyor ve kaza yapmaya ramak kalmaksızın ucuz atlatıyorduk.
-Metrobüs yolcu taşıma ücreti 2-TL. olmuş! Nasıl bir yöneticilik anlayışıdır bu, kısa mesafe yolcusu da aynı ücreti ödüyor uzun mesafe yolcusu da aynı ücreti ödüyor. Madem zam yapacaksın; neden adil bir sistem içinde zam yapmıyorsun? Bu durumu protesto için 20/30 kişilik gruplar turnikelerden atlayarak ücretsiz yolculuk ediyorlar, ben de kendilerini tebrik ediyorum. Metrobüs hattı merkezi bir güzargahta olmadığı için, bu hattı kullanan kişiler bu nedenle ikinci bir toplu taşımacılık kullanmak durumunda kalıyorlar. Kaldi ki yapılan bu zam ile ikinci bir hat kullanmak ekonomik açıdan zorlayıcıdır. Yazıktır günahtır.

-Geçen akşam gezdikcenin 1. yıl kutlaması için dışarıdayız. Amacımız o gece pek çok mekanı dolaşmak. Malum çok populer Asmalı Mescit'teyiz. Bİr gece öncesinde arkadaşım bir mekana gitmiş Public! Uğrayalım diyoruz ve yola koyuluyoruz. Tam olarak bu mekanın yeri Şİşhane'de kalmakta. Mekana vardığımızda bulunan caddede yogun bir lux araç tarafiği hakimdi. Araçalrdan biri gelip biri gidiyordu. İçerisi çok kalabalık olmamakla birlikte ciks bir hava hakimdi. İçeri girmek için yeltendiğimizde, bir anda kapının önünde bir görevli bitiverdi. AYnen öyle oldu ve bir anda mekan kapısının önüne ışınlandı ve kapıyı kolu ile kapatarak," bu gece içerisi yeterince kalabalık" dedi. Biz de şaşkın ördek yavruları gibi, tilki tüyü kürklerimizi evde unuttuğumuz için üzülüyorduk. Sırf bu yüzden içeriye alınmamışız olmamız üzücüydü. " peki ne zaman gelelim" dedim! adamın yüz ifadesi değişti ve buna bir cevabı olamadığı için sessiz kaldı. Bu daha traji komikti. Artık bu saatten sonra ne söylersek söyleyelim cevap alamayacaktık. Halbuki bu mekanın sahibi Ayşe Kucuroğlu, bu mekanı açarken özellikle adının "Public" olmasına karar vermiş; Cumhuriyet ve Halkı simgeleyen bu isim, kapılarının herkese açık olduğunu. Herkesin bu mekanda eğlenebileceğini açıkça beyan etmiş.
Halkımız; çok zengindir, sayısız luks araçları olup, ciks giyinirler. her daim marka kıyafetlerle dolaşırlar.
Public; kapımız herkese açıktır! Ne olursan ol gel; ancak içeri yeterince dolu olduğu için alınmazsan şansını başka gün dene...
Public; herşey düşüncededir; gerisi luks ve ciks yaşam tarzından ibaret!
Anlarım rezervasyonsuz alınmaz, özel rezervasyon yaptırılır, mekanın duruşu budur! Ancak içerisi yeterince dolu olmaksızın, nedir bu tavır? bu kendini beğenmişlik? Kaçıncı yüzyıl anlayışı bu üç bayan damsız muamelesi....
İyi bayramlar, her gününüz bayram tadında geçsin. Kocaman aile olma ruhunda kenetlenip, değerlerimizin sadece hatırlanmak ve kucaklaşmak olduğunu, iki çift sözün, gülümseme ile çalınan kapıların neleri değiştirebileceğini, en güzel anlatan, en özel gündür Bayram!
sevgiler....

26 Kasım 2009 Perşembe

Çok uzun süreden beri dinlemediğim bir şarkıyı biraz önce tekrar dinleme fırsatı buldum. Bilgisayarımda kayıtlı albümleri karıştırırken rastladım bu şarkıya.
Sanki ilk kez dinliyormuş izlemini yaşadım.
Öncesinde dinlediğimde başka duygular yaşardım bu şarkıda şimdi ise başka başka duygular...
Bu kez dikkatimi çeken yaşattığı duygu değil de; müziğin ritmi, şarkı sözleri oldu.
Bana göre çok başarılı bir şarkı.
Kısa bir süre önce bu grup tekrar bir araya geldi.
Çok başarılar.

2005 yılı yanlış hatırlamıyorsam; 110 gurubu ve " özledim" seni şarkısı...
Ayrıca; rockn coke 2005'te grubun vokalisti candan tezzel'in çok sevdikleri ve sanırım vakitsiz ölen bir arkadaşlarına ithaf ettikleri şarkıymış.

110+-+Ozledim+Seni

24 Kasım 2009 Salı

...

Son zamanlarda yaptıklarım hedeflerimin önüne geçemedi...
Sevgim, cesaretimin önüne geçemedi...
Çoşkum, tembelliğimin önüne geçemedi...
Kahkahalar, gülücüklerimin önüne geçemedi...

Cesaret, cesaret, cesaret; hepsi cesaretten ibaret...

Çok severek mırıldandığım şarkı, müziğin önüne geçemedi.
Şaşkınlığım, gerçeğin önüne geçemedi.
Uykusuzluğum nedeniyle, adımlarım hızlı davranıp, işe yetişme telaşında, servisi yakalamak için bir adım öne geçemedi.
Bugün Pazartesi günü, Pazartesi bile Salı gününü geçemedi, hafta Salı günü ile başlayamadı...

Aşkım, gururumun önüne geçemedi.
Enerjim, çoşkum, mutluluklarım günden güne geçmekte,
Ancak gururum ısrarla kalmakta...
Tesadüfler gerçeklere söz geçiremedi.
Zaman geçti, bir hafta sonu daha geçti,
Bir gün daha geçmekte...
Uykusuzluğum geçmedi,
Açlığım geçmedi,
Kalbimin ağrısı geçmedi...


Ekli yazıyı birkaç ay öncesinde yazmıştım, birkaç ay gibi kısa sürede bile insan hayatında değişim yaşayabiliyor.

Yaptıklarımla hedeflerime gün be gün yaklaşmaktayım,
sevgim cesaretimle dost,
en çoşkulu tembellikler yaşanmakta,
kahkahalarım şarkıların müziğiyle dans etmekte.
cesaret yaşam şekli, başlangıç.

19 Kasım 2009 Perşembe

PÜFFF


hafta bitiyor ama ben bu haftaya pek iyi başlamadım. Hele birşey var ki işle alakalı, beynim hala zonkluyor düşününce...

beynimin sağ lobuna atsam olmuyor, sol lobuna atsam gene olmuyor...yer etmiş bir kere, dönüp dolaşıp tekrarlıyor kendini...

çalıştığım kurum, çalışanlarına mail yoluyla bir anket hazırlıyor, ki bu anket, diğer anketlere benzemiyor, çok çok önemli! Ancak ilk mail bana ulaşmıyor o ara bir sorun var işte. Sonra ikinci mail gönderiliyor, "anketi cevaplayın" diyor. O gün de çok yoğunum kafamı kaşıyacak vaktim yok! Gerçekten de öyle, tüm hafta iş çıkış saatlerim üç saat rötar yaptı. Tabi ben son gönderilen maili de dikkatten kaçırıp anketi cevaplamıyorum.

Ne oluyorsa bugün oluyor... Bölge toplantısındayım, performans toplantısı, hedefler derken bu anketten bahsediliyor ve bu anketi cevaplamayan bir tek ben varmışım. Bunu nasıl öğreniyorum; toplantıda koca ekranda sadece benim adım var. Bölge müdürüm; Fethiye burada mı diyor? Ben vücudum orada olmaksızın bir görüntü ile sadece kolum varmış gibi elimi kaldırıyorum. Sanki benim varlığım kolumdan ibaret o an, suratım yok, kafam yok! Sesim bile çıkmıyor, görünen sadece kol ve havada duran o kola bağlı bir el!....

Bu durumda nasıl bir açıklama yapılır bilemiyorum. Savunsam bir türlü savunmasam bir türlü, adım yazılmış koca ekrana bir kere... İşin entresan yanı da adımın tüm kurum içerisinde tek olması! Başka Fethiye yok! Gel de unuttur kendini, ya da lafı açıldığında "o ben değilim" deyip kapat konuyu... ancak öyle değil işte...

Haydi toplantıdan hemen çıkıyorum, rahatlıycam diyerek doğru spora...
Biraz yüzmek istiyorum, ancak bone yok, gözlük yok!.
Neyse görevli kişiden ödünç bir bone ve gözlük alıyorum; mayonuz yoksa giremezsiniz diyor?
İşte bu da günün kapanış konuşması oluyor; mesela bone var gözlük var ancak ben de mayo olmayacağı düşüncesi...!... püfffff....

10 Kasım 2009 Salı

ATAM!

Atam;

Yıl 2010; neler değişti, kaç kuşak geldi geçti. Atatürkçü düşünce ışığında bizlere gösterdiğin yolda, emin adımlarla yürüyoruz.

Atam; dedim ya çok şey değişti diye. Her çağın düzenine uyum sağlamış, bundan sonra da uyum sağlayacak Atatürkçü düşünce, ne üzücü ki artık suç sayılıyor.

Atam; kurtuluş mücadelesi sonucu kazandığımız şuanki özgürlüğümüzü Türk Gençliği olarak daha nice kuşaklara aktaracağız. Son zamanlarda gurur duyduğum bu egemenlik zaferimizden bahsetmek, sevinçlenmek, eli silah tutan dağa tepeye çıkıp eşkiyalık yapan kişilerle aynı cezai baskıyı görüyor.

Atam; biz bu aydınlık günlerin ne badireler atlatılarak kazanıldığını, bire bir şahidi olmuş ve bu onur ile yaşamına devam etmiş dedelerimizden dinleyerek büyüdük.Belki pek çoğu şuan hayatta değil! Bundan da memnun olan, "artık o günlerin canlı tanığı kalmadı" düşüncesinden kendilerine pay biçen ve o günleri unutturmaya çalışan bazı zihniyetler hakim! Ancak bu durumdan kendine medet uman ve sevinen kişiler bilsinler ki; içimizde yaşayan bu vatan sevgisi, asla dinmez, dinmeyecek.

Atam; eli kalem tutan ile eli silah tutana aynı gözle bakılıyor artık. Pek çok aydın kişi, bu yola baş koyup, değerlerine sahip çıkıp, büyük bir onurla yılmadan senin izini takip ediyor.

Atam; açılım adı altında bizlere gövde gösterisi sunan "açılın biz geliyoruz" edasında yaşanılanlar üzücü, fakat Atatürkçü düşünceye ve Cumhuriyetimize sahip çıkma gücümüzü daha da arttırmakta.

Atam; bize bıraktığın çağdaşlığın temeli ilkelerini ve 86. yılını kutladığımız Cumhuriyetimizi emanet ettiğin gibi yüceltip sahip çıkıyoruz ve çıkacağız! Cumhuriyet, kendi çocuklarımıza bırakacağımız en büyük mirasımızdır. Bu bilinçle Cumhuriyetimizi korumak ve yüceltmek bizim en büyük ve vazgeçilmez görevimiz olmaya devam edecek. Bunu hangi şartlarda olursa olsun yerine getireceğimize söz veriyorum.

Ne Mutlu Türküm diyene!



"Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz."
Mustafa Kemal Atatürk!

8 Kasım 2009 Pazar

25 Kuruş Hikayesi.



"Paranın gözü kör olsun" lafını büyüklerimiz boşuna telaffuz etmemiş. Bunu dün daha iyi anladım. Normal şartlarda 250 kuruşun eksikliğinin bu kadar önemli olacağını düşünmezdim. Sadece 25 kuruş işte, olmayınca da olmuyormuş(!)
Fark etmeden dün çok nakit tüketmiştim. Arkadaşım ile eve ulaşmak için dolmuşa binmek üzereydik ki, toplam paramızdan 25 kuruş eksikti. Bir an birbirimize baktık, sonra çantamızın her köşesini aradık, taradık. Cüzdanımızın kıyısını köşesini didikledik. Ancak yoktu; 25 kuruş yoktu...
Düşünsenize sadece 25 kuruş, belki de normal şartlarda yere düşümüş olsa, önemsemeyebilir, almaya yeltenmezsin.
Ancak o an bizim için çok önemliydi. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Yaklaşık iki saat öncesinde bu paranın 68 katını bir taksiye ödemiş, taksicinin uzattığı paranın üzerini almayıp" kalsın" demiştik...
Ancak o durumda dolmuş söförüne paramızın eksik olduğunu söyleme cesaretini bulamıyorduk. Yapılacak şey bir banka atm'si bulmaktı. Yerini tahmin ettiğimiz banka atm'sine ulaşmak için yaklaşık 750m yürüyorduk.
Yaşam inceden inceden sadece 25 kuruşa düşünmeye sevk etmişti...

4 Kasım 2009 Çarşamba

...

Ekli yazıyı arkadaşımın blogunda gördüm bugün, geçen yıl yazmışım bu yazıyı...
Aynı duygularım yoğun şekilde devam etmekte; özlüyorum!
--------------------------------------------------------------------------------
Bir şeyleri özlediğinde ne yaparsın? Özlediğin şey ne ise onu bulursun değil mi? Ya da özlemini sonlandırmak için başka alternatifler üretirsin. Bu senin tercihine kalır.

Ya hiç olmayacak birşeyi özlersen ne olur?Peki bu daha önce olan ama artık mümkün olmayacak imkansız birşey ise...?
İşte o zaman anılar devreye girer ve seni ayakta tutar.
Yoksa seni varlığından haber aldığın birini özlemekten ne alıkoyabilir ki?

Benim özlemim annem için... Annnemi özlediğimi şuana kadar alçak sesle bile kendime itiraf edemedim. Annemden sonra ne kadar zaman oldu sayamadım da... Geçen zaman belki daha da ketum olmamı sağlayacak biliyorum. Aslında buna alıştım da demiyorum, sanırım özlemek duygusunu en ağır haliyle yaşıyorum.
Annemin varlığının anlamını ve “O” olmadan yaşanan bu sürede, O'nu nereye koyduğumu daha iyi hissediyorum.
Bazen arkadaşlarımın anneleri bu durumu bilmedem benim canım anneme selam söylüyorlar...
Bazen açıklıyorum bunu, bazense sessiz bir baş sallaması ile cevaplıyorum...

Ailemde bir kez olsun annemden sonrası için keşke demedik. Şunu da şöyle yapmasaydık lafı çıkmadı hiç. Belki de içimize attık, itiraf edemedik. Ama hayır(!), ailede hiç birimizde keşke duygusu barınmadı. Barınmadı çünkü keşkeler saklanmaz, insanın içini yer bitirir.
Peki biz neden keşke demedik annem için?
Neden mi?
Çünkü biz bu keşkeleri annemin hastalığı döneminde çok söyledik birbirimize... Annem ile yapmak istediğimiz o kadar çok şey vardı ki, bu yüzden hep keşke dedik. Dua ettik; biraz daha zaman olsa...
Keşke....
Uzun bir tedavi sürecinde çıktı bu keşkeler karşımıza.
Bir iyileşse...
Keşke bir iyileşse dedik, durduk...
Planlar yaptık annem için, planlarımızı O’nla paylaştık. En güzeli de buydu, planlarımızdan annemin haberi vardı. O’da katıldı bu yapılan planlara. Belki de biliyordu bu planları O göremeyecekti.
Son günlerinde bile bizle nasıl eğlendiğini, dalga geçtiğini hatılıyorum...

Bizim anılarımız bunlar...Daha yazılacak çok şey vardır şüphesiz.
Gerçekleşmesini beklediğimiz ne çok planımız var hayata dair, ve paylaşmak istediğimiz süprizler...
Bir o kadar da özlediğimiz insan var hayatımızda. Pek çoğu bir telefon uzağımızda olan ama hep keşke dediğimiz....
Hayatınızda değer verdiğiniz kişiler ve anılarınız varsa özlemek çok güzel birşey...
27/11/2008

31 Ekim 2009 Cumartesi

Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.


Çok özel ve bir o kadar da anlamlı bir kaç söz paylaşmak istiyorum(!)
İleri görüşlü olmak, lider olmak, sonsuzluk ile anılmak(!)

Ben bir Türk olarak gururluyum, Atalarımın geçmişte verdiği mücadele sonucu yaşadığım bu özgürlüğe el uzatanlara, dil uzatanlara karşı sonsuz mücadelemi Cumhuriyetimiz'e sahip çıkarak, bu doğrultuda Atatük İlke ve İnkılaplarımıza bağlı kalarak yaşamımı devam ettireceğim.

Vatan sevgisi ile dolu yaşama bağlılığım, benim inançlarım ve özgürlüğüm ile eş değerdedir. Bilirim ki, yaşadığım bu ülke en kıymetli varlığımdır; varlığımızdır.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda katıldığım fener alayı yürüyüşünde ilk önce 100 kişiydik, ancak geçen süre zarfında, belki yarım saatlik bir süreç bu, toplamda 5000 kişiye ulaştık. Hep bir ağızdan marşlarımızı söyledik, en sonda İstiklal Marşımızı okuduk ve ne kadar özgür ve değerli bir ülkede yaşadığımın farkına bir kez daha varıp, gururlandım.

ATATÜRK DİYOR Kİ;

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.
Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.
Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.
Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.
Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.
Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.
Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.
Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

30 Ekim 2009 Cuma

Ağustos ayında doğan bahtsız böcek

Ağustos böceği hikayesini bilir misiniz?

Daha ilkokul yıllarında bir hikaye öğretildi bize, çalışkan karınca ile tembel ağustos böceği hikayesi...
Karınca yaz sıcaklarında çalışır, ağustos böceği ise elinde gitarı ile şarkı söyler. Yani bir anlamda ense yapar.
Sonra kış mevsimi gelir ve yaz döneminde çalışmayan ağustos böceği açıkta kalırdı.

Halbuki hikayenin gerçeği bu değil, doğa başka şekilde sunuyor bu hikayeyi bize. Çünkü Ağustos böceği adından da anlaşılacağı üzere sadece bir ay yaşar. Ancak bu gerçeğin uzun bir geçmişi de var. Yaklaşık 17 yıllık bir bekleme süresi bu...

Ağustos böceği yaşama merhaba demek için tam 17 yıl bekler. Toprağın altında bir lavrada, dünya yüzünü sadece 1 ay görmek içindir bu bekleyişi.
Adı, yaşam şekli , buna bağlı olan mutluluğu, topu topu 1 aydan ibaret... Eğer dünyaya erkek olarak geldiyse, ağustos böceğinin işi çok daha zordur. Yaşaması gerekli bu bir aylık ömürde, şarkı söyleyerek etkilemesi gereken, kendine eş olarak seçeceği dişi ağustos böceğine kendini beğendirmelidir.

Düşünsenize toprağın altında geçen uzun bir 17 yıl, yaşanması garanti olmayan topu topu sadece bir aylık sürede şansın varsa seni beğenecekler, aşık olacaksın ve bir ilişki yaşayacaksın.

Ya olmazsa; ya güzel şarkı söylemezsen? Ya seni dişi bir ağustos böceği beğenmez ise?
İnanılası gibi değil, doğanın kabul edilmesi çok ilginç kuralları var(!)

Her yaz tatilinde dur duraksız öten bu böceklere artık çok daha anlayışlı davranacağım. "Söyle şarkını erkek ağustos böceğim(!)" "zaman kısa, bulamazsan, yazık olacak(!)"

Şimdi anlam veriyorum şu okulda öğretilen hikayede ağustos böceğinin neden sürekli şarkı söyleyip, yan gelip yattığını...
O zaman şarkı söylemek lazım(!)

29 Ekim 2009 Perşembe

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!


25 Ekim 2009 Pazar

la vie en rose- édith piaf

Sanatçı olmak nasıl birşeydir? Bu sıfata nasıl sahip olunur?
Sanat; bir değer yaratıldığında onu kültüre dönüştüren yetenektir bana göre. Bir şeyleri beğenilme durumunda değerli kılmak. Göze, kulağa, hislere beğendirmek. Bünye bunu kabul ediyorsa, seçicilik varsa ve tek ise mantık devreden çıkıyor bana göre. Yapılan şey bir üst seviyede taşınır duruma geliyor.

İşte sanat böyle birşey, seni çeken ve etkileyen şeyin peşinde koşuyor olman. Onu özel kılan ve değerli yapan da bu. Diğer etkenler önemsiz.

La Vie en Rose" şarkısıdan bahsetmek istiyorum biraz. Fransızcam yok, ancak internet sağolsun ki, Türkçe çevirisi sayesinde şarkının hissettirdiği değer daha bir anlam kazanıyor. Bir sonbahar sabahında Paris sokaklarında yürümek hissini yaşatıyor her dinletide...

Şarkıyı en iyi seslendiren kişi de bana göre, "édith piaf" sesindeki hüzün, karakteristik yorumu şarkının anlamını fazlasıyla hissetiyor dinlerken.

Bu şarkıyı seviyordum ancak şimdilerde daha bir dinler oldum. Keyifli dinletiler...

Topkapı Sarayı Geçmişi Özlemiş!

Tarihin yaşayan tanığı;Muazzam bir kapı karşılıyor sizi...
Neler görmüş, dili olsa neler anlatırdı acaba?
Girişte öyle büyük bir avlu çıkıyor ki karşınıza, merak ve şaşkınlık içinde büyülenmemek elde değil. Bir süre sonra merak duygusu yerini öğrenmeye bırakıyor. Bu kadar şaşa ve gösterişin nedeni ancak bunu taşıyacak bir yaşam için yapılmış olmalı; Osmanlı İmparatorluğu(!).
Burası İstanbul'un en güzel yerine konumlanmış; Topkapı Sarayı (!)...Fatih Sultan Mehmet 1478 yılında, İstanbul'a yakışacak ve şehrin güzelliğini yaşamak adına, yeni yapılacak sarayın Sarayburnu olmasına karar vermiş. Ne kadar haklı olduğunu bu dönemde bile anlamak zor değil. Hem Avrupa Kıtası'ndan her alanı görebilmek, hem de Asya Kıtası'nda görünür olmak. Öyle ki, saraydan bakıldığında o muhteşem Boğaz ayrımında bulunan Haliç Kıyı'larını dahi bu noktadan görebilmek mümkün.Ben de bu hafta sonu aynı açıdan baktım bu eşsiz manzaraya. Her ne kadar bu görüntü değişikliğe uğramış olsa dahi, o büyüyü hissedebiliyorsunuz.
Topkapı Saray'ından bakıldığında İstanbul güzel ama boğazdan bakıldığında da Topkapı Saray'ı bir başka güzel görünür. Vapur ile Asya Yakası'na geçtiğimde gördüğüm şey bunu yaşatıyor şüphesiz.Saray 380 yıl Devletin idare merkezi ve Osmanlı Sultanlarının resmi ikametgahı olmuş. Dolmabahçe Sarayı yapılana kadar bu görevi devam etmiş Topkapı Sarayı'nın. Devletin yabancı misafirlerine Saray Hazinesindeki eşyaların gösterilmesi bir süre sonra bunu gelenek haline getirmiş. 1924 yılında nihayet Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ile Saray halk ziyaretine açılmış.Bu muazzam sarayı gezerken ister istmez masal alemine dalıyorsunuz. Eğer canlı olsa kim aşık olurdu acaba diye düşündüm. Olsa olsa Boğazın kendisi aşık olurdu herhalde. Çünkü en görkemli ve en üst düzey yaşanılır yer burası. Sessiz ve gizemli. Asil ama kendi halinde, Boğazda en güzel yere kurulmuş, İstanbul'u neredeyse 360 dereceden görebilir. Devletin en önemli şahsı Sultanların Sultanı, Fatih Sultan Mehmet'in adresi; dahası tek olması...Herhalde bu iki aşığa vapurlar aracılık ederdi... Ne şiirler yazılırdı bu aşk için; kim bilir...Modern çağ ile birlikte sanki saray biraz yanlızlığa terk etmiş kendini. Biraz yorgun; tarihin o gizemi, yaşanmışlığı ile küsmüş sanki İstanbul'a... Aşık olduğu Boğaz'a küsmüş belki de. Kim bilir boğaz bu modern çağa ayak uydurmak adına başka aşklar yaşamıştır da, o yüzdendir Sarayın bu sessiz ve durgun hali... Bilinmez tabi. Hani dili olsa neler anlatır, neler söylerdi bize. Ama eskisi gibi olmadığı besbelli, onu anlatıyor en açık haliyle...Okuduklarımdan bildiğim; eskiden yabancı misafirler Sarayı ziyaret ettiklerinde gördükleri manzara karşısında, "Cenneti kıskandıracak kadar güzel" derlermiş.Ben de bu hali yaşamak istedim, aradım ama pek hissedemedim... Gördüğüm şey; küsmüş bir Saray'ın ve artık kıskanılacak bir Boğaz güzelliğinin olmadığı... Belki de ona aşık bir Boğaz yoktu; büyü burda gizliydi...Anlaşılan Topkapı Sarayı geçmişi özlemiş...

20/07/2008

Kıvanç Tatlıtuğ gerçeği(!)

Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu gerçek ile tanıştım!
Genel olarak burnumun ucunu görmüyorum bu aralar, ancak tam da önümde durdu kendisi... İşte göz görünce de gerçeği inkar edemiyor bu bünye-ler; maalesef!
Gerçek olan şu ki, zat-ı muhterem tartışmasız çok çok bakılası bir varlık.
Tesadüf aynı spor salonuna gidiyormuşuz; geçtiğimiz gün karşılaşmıştık. Biranda karşımda duruverince, ilk kim olduğunu anlamadan o an, Allahım TR.de böyle bir varlık yaşayabilir mi düşüncesine büründüm!. Sonra gerçeği kabul ederek hem cinsleri de dahil olmak üzere bakar olduk kendisine.

Söz meclisten dışarı; etrafda çok da kendine dikkat eden, spor yapan, özenli tertipli erkek görmek pek mümkün değil. Karizmatik olma adı altında bir tarz oluşturma çabasında, spor yapmayan, bunu da göbek dediğin erkek kasdır düşüncesinde savunan bünyeler çokça mevcut etrafda!

Kıvanç Tatlıtuğ'u görme lütfuna eriştik, gerçekliğini de gördük. Allah sahibine bağışlasın diyelim... :))

22 Ekim 2009 Perşembe

Engelleri aşan, ışık hızında asansör:)


Hepimiz bir kez olsun metro duraklarında bulunan asonsörleri kullanmışızdır. Bu asonsörlerin öncelikli kullanım amaçlarını da biliyoruzdur. Yaşlı, hamile ve engelli kişiler için kullanılması gerekli olan uyarıları da okumuş, özeni de gösterme çabasında bulunmuşuzdur şüphesiz.

Şahsen ben her sabah metro ile işe gitmek için bu asansörleri kullanıyorum. Kullanıyorum çünkü, tam da yolumun üzerinde....
Bu sabah da metroya ulaşmak için asansörü kullanmak istemiştim. Sıkılmadan da uyarı yazısını okumuş ve asansörün gelmesini bekliyordum. Geldi gelmesine de, içerisinde bulunan kişiler inmek için sırasını beklerken, kapılar bir anda kapanıverdi...

Şaşkınlık bu ya; aslında bu durumu daha önce de yaşamıştım, asansörün kapıları açılıyor, ancak ne asansörde bulunan kişiler inmeye fırsat buluyor, ne de asansöre binmek isteyenler için bu mümkün oluyordu.
Peki nasıl olur da bu hızda çalışan ve uyarı yazıları gözümüze gözümüze konulan asansörleri ihtiyacı olan kişiler kullanabilecekler di?
Ki ben o kadar hızlı birisi olarak bu sabah da kaçırmışım asansörü...

Şaşırdım!
Ama yarın? Ama yarın....


Engelleri aşan, ışık hızında asansör:)

21 Ekim 2009 Çarşamba

İşi şansa bağlamak; hem de kör düğüm ile...


işi şansa bağlamak; hem de kör düğüm ile...

Şans, şans,şans...
Her zaman yanı başımızda olsun isteriz. Çünkü şansın bize getirileri her zaman iyidir. Taş atıp kolun yorulmaz....

Bazen olaylar hiç beklemediğimiz şekilde gerçekleşir, buna da şans deriz. Şans bazen birşeyler getirir, bazense birşeyler götürür bizden. Şans eseri gidenler bizim kararsızlığımızdır hep.

Nerden başlasam, nasıl anlatsam, ya da nasıl atlatsam??? Geçtiğimiz Cuma akşamı ben de kararsız kaldım ve işi şansa bıraktım, daha doğrusu sağlımı şansa bıraktım... Tabi bu körü körüne gerçekleşmedi, aslında bu kararıma tecrübe de diyemeyeceğim, ancak buna ön sezi denir-mi(?).

Aslında sağlık devreye girince herşey susmalı(!) Hipokrat konuşmalı. Benim kararsızlığım geçmiş dönemde yaşadığım bir rahatsızlığımın, şuanki rahatsızlığım ile aynı belirtilerde olmasıydı...

Cuma akşamı işten spora gitmek üzere yola koyulmuştum. Biraz da olsa karın ağrım vardı ama çok üzerinde durulcak bir ğrı değildi. Öğle yemeğinde yediğim birşey dokunmuştur düşüncesinde yine de spora gitmeye karar vermiştim. Bazen kendi doktorum olabiliyorum:)/bazen...

Geçen 10 dakika sonrasında miğdem ve bağırsaklarım beni baya zorlamış, en yakın alış veriş merkezinin tuvaletine kendimi zor atıyordum. Kendimi o an güçsüz ve minicik hissetmiştim. İstifra etmek istesem de edemiyordum. Bir müddet beklemiş, sonrasında alışveriş merkezinde tenha olan bir merdiven bulmuştum. Biraz da olsa kendimi toparlamaya çalışıyordum. Oracıkta bana birşey olsa kimseler bilmeyecekti. Aslında düşündüğüm şey tam olarak da bu değildi, o kadar kalabalığa rağmen kimsenin bana yardım etmeyeceğini düşünüyordum. Ayağa kalktığımda durumumun hemen iyileşecek gibi bir şey olmadığı belliydi. Ama bir o kadar da güçlü olduğumu hissediyordum. Hızlı adımlar atıyor, ancak yavaş ilerliyordum. Caddeye çıkmış, ama hemen taksi bulamamıştım. Cuma gününün verdiği trafik de cabasıydı buna. Benden önce gelmiş olduğunu düşündüğüm bir kaç kişi de taksi bekliyordu. Hiç birşeyi gözüm görmüyordu, ilk gördüğüm taksiye atlayacaktım. Önümde mücize gibi bir taksi durmuştu. Hemen taksiye binmiş; en yakın hastaneyi söylemiştim.

İnsanoğlu yanlız olduğunda da kendine telkinlerde bulunabiliyor. Ben de aynı durumdaydım, ulaşmak istediğim tek nokta hastaneydi ve gücümü kaybetmemem gerekiyordu. Bu durumda neden kimseye haber vermediğimi de açıklayamıyorum. Daha önceki gibi kotroller yapılıp eve gideceğimi düşündüğümden di sanırım....

Taksici halimi gördüğü halde çok tınlamamıştı sanki. Herhalde birşeyler çektiğimi düşünerek bana bulaşmak istememişti. Yaşadığımız bu sosyal çevrede "Empati" bu olsa gerek! Yine de şükür beni sağ sağlim hastanenin acil bölümüne bırakıyordu.

Taksiden kendi çabalarımla iniyodum. Elimde taksi ücretinin üzeri ve istifra ettiğim poşet vardı. Hatırladığım yine de güçlü olduğumdu; poşeti hastane kapı girişinde çöp kutusuna atıyordum. Elimde bozuk paraları hala sıkı sıkıya tutuyordum. İlk adımla acil bölümündeydim ve kendimi bir sandaliyeye güvenle bırakmıştım. İşte o zaman gücümü ve kontrolümü de bırakmıştım. Biraz gürültü yapmış olucam ki, Hemşire hemen beni toparlayıp bir sedyeye yatırmıştı.

O anda elimde tuttuğum bozuk paraları da bırakmıştım. Karnım sanki düşmanımmış gibi benle savaş veriyor ve canımı fazlasıyla yakıyordu... Tek başına olmak da o anın cabasıydı. Burcumun özelleği mi nedir bilmiyorum, kimseyi aramayı ve rahatsız etmek istememiştim.
Hemşire yanıma gelip de aramak istediğiniz kimse var mı? dediği anda; ceketimde telefonum var, rica etsem bana verir misiniz? demiştim.

Telefon yoktu, çantamda da değildi. Anlaşılan telefonumu o hengamede kaybetmiştim. Sağolsun hemşire bir telsiz telefon getirmiş ve ilk kez kendi kendini arayanlar kervanına ben de katılmıştım :)). Telefonum çalıyordu ancak kimse açmıyordu. Bir kaç denemeden sonra vazgeçmiştim. Herşey telefonumda kayıtlıydı, teknoloji ajandamın pabucunu dama atmış, tüm bilgileri kendine saklamıştı.

Aklıma gelen arkadaşımın telefon numarasını çevirmiştim. O'da telaşla bana ulaşmaya çalışıyormuş. Hastanede olduğumu söyleyip de gelmesi bir olmuştu. Benim kadim refakat arkadaşım.

Durum bildiğimiz gibiydi bana göre, ama tetkitler canımı çok yakıyordu, ne olduğunu henüz bulamamışlardı. Bir şeyler ters gidiyordu onlara göre. Ama bana göre öğle yediğim yemek dokunmuş ve eve gitmek istiyordum. Bunda da ısrarcı olunca kendi istediğim doğrultusunda imza atıp hastaneden çıkmaya karar vermiştim. Çünkü kendimi kobay gibi hissediyordum. O test, bu test derken canım çok yanıyordu. Bir an önce bana ağrı kesici yapmaları gerekliydi. İstifra bile edemiyordum.
Sonra doktor geldi ve çıkmamın mümkün olmadığını, tüm tekkitleri yaptırmam gerektiğini söylemişti. Sağlık sigortam var ve %25 ödeme payı bana ait. O gün de yapılacak tüm tetkitlerin %25 ni ben ödeyecektim. Ancak yapılan işlemlerde benim ödeyeceğim pay neredeyse benim bir aylık maaşım kadardı. Daha önce de böyle durumlar yaşamış, ancak sıradan bir miğde bulantısı ile bir kaç saat içinde hastanden taburcu olmuştum. Bu tetkitlere ödediğim tutarlar için, iş sağlık değil de ticaret anlayışıydı bana göre...

Doktora bu tetkitlerin yaptırmak istemediğimi söylemiş. İstediğim tek şey hastaneden çıkmaktı. Doktor bir süre sonra tekrar yanıma gelmiş, herhangi bir ücret ödemeyeceğimi, benim payımı hastanenin karşılayacağını belirtmişti. Zaten sonrasında başıma toplanmış başka başka doktorları görünce ne olduğunu anlamam daha kolaylaşıyordu... Ben tahta karınmışım; bu doktor terimi, karnım o kadar sert ki, içeride neler oluyor bu yüzden anlaşılmıyordu...

Hemen bir tomografi ve sonrasında şaka gibi gecenin ikisinde apandist amaliyatına alınıyordum. Yanımda sadece arkadaşım vardı. Aileme bile haber veremiyordum gecenin ikisinde...

Hazılırlıklar yapılmıştı. Yaklaşık dokuz yıl önce orta kulak iltahabı nedeniyle yine bu hastanede ameliyat olmuştum. Beni amaliyata gönderen kişi sayısı kolidordan görülmüyordu, o kadar kalabalıktı. Bir çoğu şuan hayatta değil zaten... Oysa ki şimdi sadece O vardı. O'da o kadar yorgundu ki, aynı zamanda şaşkın... Kolidorda da değildi ayrıca:))

Ameliyattan çıktığımda herşey normaldi. Odaya çıkarılmış, çok uykum vardı. Sabah gözlerimi açtığımda ilk ablamı aramış, heyecanlanmaması gereketiğini söylemiş, durumu anlatmıştım. Sonra arkadaşım Nilgün'ü aramıştım. Sonra bir kaç arkadaş daha... aklımda kalan numaralar ile ulaştıklarım bunlar hep....

Öğle saatlerinde doktor gelmiş; seni ben ameliyat ettim demişti. Orta yaşlarda birisiydi. İlk kez görüyordum doktoru. Ameliyat o kadar ani olmuştu ki, beni ameliyat eden doktoru bile ertesi gün tanıyordum. Merhaba Doktor(!) ve teşekkürler:))

Bana söylediği şey; apandisimin hastaneye gelmeden önce patladığı, iltahaplı sıvının patlamadan dolayı karın bölgeme yayıldığı ve bu durumun teklikeli olduğu, ancak şanslı olduğumu yine de lazer ile amaliyat edildiğimi anlattı uzun uzadıya...
Karnımın sağ tarafında küçük bir tüp vardı, iltahap sıvısı buradan dışarı atılıyordu... Bu kadar yazıya rağmen herşey olup bitmişti aslında. Ancak "Şanslı" olduğum konusu hakkaten doğruydu...
Şans; bu hastaneyi tercih etmem, acildeki doktorun sonsuz yardımları ve çok vefakar arkadaşım ve canım ailem!

Ekim ayı bana yaramıyor galiba... Geçen yıl da aynı hafta ayağımdan küçük bir operasyon geçirmiştim. Halbuki ekim ayını çok severim, terazi burcu en bayıldığım burçtur... Şans işte!

Evde yaklaşık on gün dinlendikten sonra dün ilk kez dışarı çıktım....

Çok şükür iyiyim, sağlınızı şansa bırakmayın. Şans da sizi bırakmasın..

sevgiler...

Hastane; http://www.florence.com.tr/tr/piecedetail.asp?sid=3

Açılım; açılın biz geliyoruz! mu(?)


Aylardır bekliyoruz; açıklama, içerik, somut ve makul...

Dün tvde izlediklerim açılım değil de; açılın biz geliyoruz edasında bir gövde gösterisiydi sanki.
Korkarım ki bu bir başlangıç(!)

Açılın açılabildiğiniz kadar...

Çok da açıklama yapmadan, bundan sonrasında yapılacakların daha olurunda açılımlar yaratmasını temenni ediyorum(!) Sade bir vatandaş olarak....

17 Ekim 2009 Cumartesi

Bakkal Ahmet Efendi; iki yumurta çek oradan!


Bu yıl terfi alır mıyız(?) düşüncesinden uzak daha yalın bir işte çalışmak(!).

Kariyerine yön vermeye çalışan bir arkadaşım, herhalde o günün verdiği iş stresinden bunalmış olacak; sigara almak için girdiği bakkal çıkışında. Ne güzel iş bu! demişti yıllar öncesinde...

Olacaksan bakkal olacaksın, kuracaksın tezgahını köşeye, risklerini şu dört duvara yapacaksın! diye devam etmişti...

Kendisi de özel okullarda okumuş, ailesi de bunun için yeterince riskler almıştı. Şuan görüşmüyoruz ancak tahmin ederim hala aynı stres ile çalışmaya devam ediyordur ve terfi de alamamıştır...

Ben de sabah bir başlıyorum iş hayatına, oturduğum masadan kalkmak için bazen çok ciddi nedenlerimin olması gerekiyor. Mecburi ihtiyaçlar(!)
Yerimden kalkıp da, gelene kadar harcadığım o zaman diliminde, gelen mailler gözlerimi yerinden pörtletiyor. Ki bunları tane tane okuyup, cevaplamak da başka bir yetenek istiyor...

İşte böyle(!) zamane gençliği biz, siz ve gelecek kuşaklar hep bir meslek seçme telaşında.
Olamadık bir bakkal.(!). Atamadık taburemizi dışarı, kaynaşamadık diğer esnaf ile... Hayatın rutin ama bir o kadar güçlü ilişkileri bu işlerde... Dışarıdaki hayattan ve ilişki mesleğinden edinemedik biz.

Bakkal Ahmet Efendi; oradan iki yumurta çek! sepet sallanır bakkalın camının önünde...
İki seslenirsin; sana iki ekmek de uzatır bakkal efendi.
Eğer o gün mahlleden geçmedinse fark eder, ertesi günü seni gördüğünde de söyler. İşte bahsetmek istediğim de budur. İşi dışındaki insan ilişkileri, samimi ilişkiler.

Yine krizler yaşarsın, ödemelerin gecikir. Ancak hergün gözlerini yoran bilgisayardan, belin rahatsızlanmasın diye yapıştığın sandaliyenden, sağ elinin uzak kalamadığı yüzyılın keşfi mause aletinden daha kötü değildir besbelli...

İçinde biraz huzur, açık hava, iki tavla salladığın, yıllar yılı müşterin olan kişiler varsa huzurdur.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Bilemiyorum


Bugün beş şey beni sızlandırdı...
Bugün cumartesi ve sabah uyandığımda öğle vaktini geçmişti... gün bitti...
Ramazan nedeniyle bir ay ara verdiğim spora bugün tekrar başladım. Ancak aldığım kalorileri, geri vermek için çok çalışmam gerekli...
(sahurda yenilen börekler ve tatlılar)
Uzatmak istediğim saçlarımı bir anlık karar ile kısacık kestirdim, artık saçlarımın uzaması için çok zaman gerekli...
Birşeyleri özlüyorum; ama neyi özlediğimi tam olarak bilmiyorum?
Bu his aslında bende kanıksanmış bir sıkıntı hali oluşturmakta...

Genelde cumartesi günleri erken kalkarım, okumak istediklerimi okur, sabahın güzel temiz havasını açık havada teneffüz eder, sonrasında sporuma gider, uzamasını beklediğim saçlarımı da serbest bırakırdım... :))
Ne olursa olsun uğraşacak birşeyler bulurdum, uğraş!
Enerjim benim karakteristik özelliğim olmuştur hep...

Bugün bunları düşündündürdü bana... Olumlu da olsa olumsuz da olsa, her iki hal de rutin yaşama dahil olmuyor mu?
Neyi yeniden yaratmışım ki?
Bilemiyorum...

17 Eylül 2009 Perşembe

Yaşama O’nun Baston Sesinden Bakabilmek!


Her sabah işime gitmek için metroyu kullanıyorum. Metro son durak Taksim merdivenlerini hızlı hızlı aşarak işime gidiyorum. Malum sabahları daha bir yoğun oluyor ve bu kalabalık ile mücadele etmek de ayrı bir efor gerektiriyor. Hızlı olacaksın, ne kadar hızlı davranırsan bu kalabalığı aşman o kadar kolaylaşır. Ne var ki sabah mahmurluğu nedeniyle kafam önde, gözlerimi bile henüz açmamış, uyku modunda, etrafıma bakmadan kalabalıktan sıyrılmaya çalışıyorum. Gün bu şekilde başlayor benim için....

Bir kaç gündür bu hareketliliğin içinde dikkatimi çeken bir ses hakim. Her ne kadar kendimi etrafdan soyutlamış olsam da ses dikkatimden kaçmıyor. Tik tak, tik tak, tık tık tık.....
Belli ki baston sesi bu! Kafamı kaldırdığımda yoğun kalabalığın arasında bu sesi anlamak zor(!) Seçebildiğimde kadarıyla bir bayan, elinde bastonu ile kalabalıkda yol bulmaya çalışıyor... Fark ediyorum ki, kendisi âmâ! Hareketleri hiç şaşmadan, bizden hiç bir farkı olmaksızın bu ses ile ilerliyor. Sadece bu sese odaklanmış, güvenmiş, seçeneği sadece bu!

Ben gözümü bile açamamışken, O gözünü açmak için neler vermezdi? Ben biraz daha uyku derken, Eminim O, sabahın en erken saatlerinde günü keşfetmek için hazırlanırdı.

Onun gözünden bakmak istedim bu sabah. Ancak onun gözünden değil, onun baston sesinden ancak bakabilirdim yaşama. Hayatın bu ses ile ilerliyor olması, sadece bu sese güvenmek ve seçeneğin tek olması...

Kendime bir an kızdığımı ve içten içe düşüncelerimde kendimle kavga içerisinde olduğumu hissettim(!) ancak gözlerimi kapatırsam belki birşeyleri anlayabilirdim. Zaten henüz açılmamış gözlerimi sıkı sıkıya kapatarak yürüyen merdivenlere çıkmıştım. Bunu güvenli olan bir yerde denemiş olmam da bir kenara...
Hissettiğim sadece seslerden ibaret. Yoğun bir kalabalık var besbelli, buna karşılık kendimi tedirgin hissediyorum. İster istememez olduğum yerde kıpırdamadan sabit durmaya çalışıyorum. Bir kaç kişinin omzumdan çarptığını hissediyorum ve ilkiliyorum.. Kendi kendime yaptığım bu kısa testi sonlandırıyorum, ama düşüncelerimde hala kavgalarım devam ediyor.

Hepimizin başına gelir, bulunduğunuz yer bir anda karardığında, telaşlanırız. Savunmazsız kalır, çözüm üretmeye etrafı aydınlatmaya çalışırız. Yaşanılan bu durum geçici bir süredir, çaresini de buluruz. Çare belli değil mi?

Şans insan hayatında, insanın varlığını devam ettirebilmesi için en önemli şey! Derseniz ki hiç birşey şans değil, yaşamı ve hayatı ben çalışarak kazandım. Bu sayede bulunduğum yere şansım olmadan geldim. Doğru(!); çalışmak önemli(!), ancak hayata ilk gözlerinizi açtığınızda gördüğünüz neydi?

Binbir çeşit renk mi, yoksa duyduğunuz sadece sesler mi? Tik tak tik tak....

13 Eylül 2009 Pazar

Yunan gazetesindan ‘Mustafa’ promosyonu

Dikkatimi çekti; ekli haberi paylaşmak istiyorum;

Atina'da yayımlanan Elefterotipiya gazetesi, pazar sayısıyla birlikte gazeteci-yazar Can Dündar'ın "Mustafa" adlı filminin DVD'sini promosyon olarak okuyucularına dağıttı.

İlişkili fotoğrafları göster

AA
Güncelleme: 13:50 TSİ 13 Eylül. 2009 Pazar

ATİNA - Yunanistan'ın çok satan gazetelerinden Elefterotipiya, dağıtımını birinci sayfasından duyurduğu DVD'nin kapağındaki tanıtım yazısında, "Parçalanmış Osmanlı İmparatorluğu'nu Türkiye adını vererek batı tipi bir ülkeye dönüştüren, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün tüm biyografisi" ifadesini kullandı.
Tanıtım yazısında, "Çağdaş tarihçilerin 20. yüzyılı derinden etkileyen en önemli şahsiyetler arasında gösterdiği karizmatik lider" ve "Kemal, Türklerin atası anlamına gelen Atatürk ismini halkından aldı" satırlarına da yer veren gazete, "Mustafa" adlı filmin Atatürk'ü "korkuları ve zaaflarıyla insani yönden incelemeye çalıştığını, bilinen kalıplardan uzakta olduğunu ve yaşamının önemli anlarını adım adım izlediği" yorumunu da yaptı.

Doğa Kendine Ait Olanı Geri Aldı!

Doğa kendine ait olanı geri aldı.

Bugün yine işe gitmek için erken uyanıyorum, mırın kırın ederek hazırlanıyorum. Biraz daha uyku biraz daha uyku istediğim tek şey bu! Hazırlanırken de haberleri dinliyorum TV.'de... O ara fark ediyorum dışarıda inanılmaz bir yağmur, dinmek bilmiyor... Haberler sadece sel dolayısıyla yaşananları manşetten veriyor.
İçler acısı görüntüler hakim, herkes perişan, karma karışık bir hal hakim görüntülerde. Haliyle kendi halime bakıp, etrafı böyle perişan halde görmek beni fazlasıyla sarsıyordu. Nasıl olur da 2009 yılında bu kadar kayıp yaşanır?
Tek bir açıklama var; doğa kendine ait olanı geri alıyordu.
Böyle, çünkü çarpık yapılaşma sonucu; her yer ev, her yere konut, her yer yol olmadı mı? Çıkarlar, bilinçsiz yapılaşma sayesinde, olmayanı tekrar yaratma gücü aslında herşeyi yok etti... Giderken de zaten fakir olan bizleri, ki şu kriz döneminde başka bir yerden daha vurdu. Kayıp büyük, can kaybı çok büyük.
Herşeyi yaparsınız, ev yaparsınız, yol yaparsınız, çalışırsınız, güçlenirsiniz ama bir insanı tekrar yaratamazsınız. Yakınını kaybetmiş bir aileye başsağlığından başka diyecek bir şey sunamazsınız. Sunacağınız hiç birşey size kazanç olmaz... geri dönüş olmaz...
Doğa hiç birini dinlemeden su yolunu buldu... Su kendi bildiği yoldan gitti...
İzlediğim, içime işleyen tek bir görüntü var; dere yatağında bir kişi akıp gidiyordu kollarını çırparak, çok acı...
Suçlu aranmamalı; kişiler bilinçli, duyarlı ve dürüst oldukları sürece doğa bize kendi gibi davranır ve biz bu sayede varlığımızı devam ettirebiliriz...
Bu acıları unutmamamız ve daha duyarlı olmamız dileğiyle...

Düşünceler kapalı!

Acılar sırasıyla geliyor.
Geçtiğimiz hafta bir iş toplantısı için dışarıdaydım. Taksim'den Elmadağ'a doğru yürüyorum. Zaten iş yerimde hemen Elmadağ'da... Havanın da verdiği güzellik ile yürümek istedim. Trafikte karşıdan karşıya geçeceğim, geçiş hakkı yayaların, ancak bir anda siren sesleri ile beklemek durumunda kaldık. sırasıyla resmi araçlar geçmeye başladı. Korna sesleri durduraksız devam ediyordu. Olayı anlamasam da içim cız etti. Bu kadar siren sesi beni rahatsız etmişti. Sonrasında bir cenaze aracı Türk Bayrağı'na sarılmış olarak önümden geçiverdi. O kadar hızlı geçti ki!...
Kimdi, adı neydi bilmiyorum? Ardı ardına başka araçlar da geçmeye başladı siren sesleri eşliğin de... Zaman da sabah saatlerini gösteriyordu... Gün yeni yeni toparlanıyordu kendini.
Gün bir yana ben bir yana, herşey dağılmıştı o an; anladım ki geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz şehitlerden sadece bir tanesiydi bu görünen... Belli ki gençti. Tazecik bir insan toprakla bütünleşmek üzere bu dünyadan göçmüştü...
Bugün bana biraz acı dolu başlamıştı... Üzüldüm, etkilendim, ama ateş düştüğü yeri yakıyor! Aslında ateş hepimizin içinde değil mi? Ancak o anlık yaşadım bunu ve ben de işime geri döndüm....
Düşümceliyim!!

6 Eylül 2009 Pazar

Hastalandıgınızda acil arayacağınız kaç kişi var?



Otuz yaşında olup da bana birşey olmaz diyenlerdenim. Hele ekonomik özgürliğü eline alıp da yanlız yaşamaya başlayınca yaşam daha küçük durmaya başladı karşımda.

Herşey yolundayken daha bir güçlü oluyor insan, bana birşey olmaz ketum duygusuyla güne merhaba demiştim o gün. Tam da yaz sıcakları güneş en tepede olduğu bir gündü. İşte bugün işe gitme vakti benim için!

Sabah erken, zıpkın gibi uyanmış. Pardon o sabah yolculuktan dönmüş, apar topar eve uğramış, valizimi eve bırakmış, hemen üzerimi dökünüp işe gitmek için yola koyulmuştum.
Gel de bu sıcak havalarda çalış düşüncesinde günü bitirmeye çabalıyordum. Öğleden sonra ne oldu ise oldu ve sanki iç organlarım yer değişmiş gibi iki büklüm kalıvermiştim. İş yeri dünyanın bir ucunda, yöneticim başka alemlerde ofis dışında ve bu halde nasıl eve giderim tedirginliği ile işten erken ayrılmıştım. Şanssızdım çünkü yaz dönemi ve herkes tatildeydi. Kimi arasam ki? Babam burada yok, ablamlar sözleşmiş gibi ikisi de tatilde! Kardeşim ise toz duman ulaşmak mümkün değil. Neyse kendi kendime kalmıştım bir kere, tüm enerjimi eve gitmek için harcıyordum. Taksiye zor atıyordum kendimi. İstediğim tek şey eve gitmekti. Anlamıyordum ne olmuştu böyle biranda... Miğdem yerinden çıkacak gibiydi, içi boştu, ama yine de yerinde duramıyordu. Sağolsun taksici sağ sağlim eve bırakmıştı. Bir oh ile eve kendimi atıyordum. İstediğim tek şey öylece yatmaktı. Ancak bir süre sonra bu da rahatlatmıyor, acım bir kat daha artıyordu. Bulunduğum hal ciddiyetini gösteriyordu. Sanırım zehirlenmiştim. Vakit gittikçe de durum daha kötüye gidiyordu. Ancak kendimi toparlayacak hal bile yoktu. İş yerinden bi haberdim, eve geldiğimde sevgili yönetici aramamıştı bile. Rahatsızlandığımı şu durumda sadece onlar biliyorlardı. Orada çalışmak istememe durumu bu halimle bile mevcuttu.


O ara telefonum çaldı. İş yerinden çıkmadan önce arkadaşıma mail atmıştım. Miğdem çok kötü, zor duruyorum bir an önce eve gitmek istiyorum, yazmıştım.

Arkadaşım nasıl olduğumu merak etmiş, aramışdı. Biraz olsun kendimi iyi hissediyordum. Bu da beni biraz da kendimde olmamı sağlıyordu. Moral bu olsa gerek.
Bilir misiniz? İhtiyacınız olduğunda fark edilmeyi, merak edilmeyi? Hayatta en önemli şey ihtiyaçların doğru zamanda yer bulması sanırım. Doğru zamanda derman bulmak. Yoksa yaşam kendinden sapar, büyüsü kaçar.

Bir saat sonra arkadaşım tekrar aramıştı ki, durumun ciddiyeti kendini gösteriyordu. Artık istifra bile edemiyordum.
Bendeki duruma müdahale için hastanedeydik. Bir sürü testler, doktorların dur duraksız soruları ile 5 saat hastanede tutulmuştum. Ardı ardına serumlar ile bütünleşince, işin ciddiyeti kendini yeterince göstermişti.


Hastanede bulunan kişilerin oradan oraya koşturmalarını sadece göz ucuyla izleyebiliyordum. Hatırladığım tek şey tarif edemeyeceğim ağrılarımın olduğuydu. Böyle durumlarda bir tek annem bana gözü gibi bakar, başımdan ayrılmazdı. Ama annem de yoktu!

Acil durumlarda arayacağınız kaç kişi var sorusu burada kendini gösteriyordu. Tünay ve Melis tüm gece benle birlite hastanede kalmışlar, gecenin bir vakti nöbetçi eczane aramışlar ve evlerinde misafir etmişlerdi.
Sabah biraz da olsa kendime geliyordum ama yine de çok iyi sayılmazdım. Doktor dört gün ıstırahat vermişti. Bu halde eve gitmem de mümkün değildi.

Bu süre zarfında Dudu Teyze bana bakmıştı. Küçük bir çocuk gibi, sadece uyuyor ve yemek yiyordum.
İş yerinden olayın ciddiyetini bilmeden telefonlar geliyordu. Aklımdan geçen ayrılma düşüncesi bir süre sonra kendiliğinden gerçekleşmişti. Aynı grup içinde kalarak, başka bölüme geçtim. ( allaha şükür )


Yaşamda hep yanınızda olup, size yaşamda var edecek kişiler olsun...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Ramazan Hoşgeldi!




Mubarek Ramazan ayına geçtiğimiz hafta merhaba dedik. Müslüman aleminin Ramazan ayı mubarek olsun diliyorum.

Hep söylerler eski Ramazanlar n ' erde diye? Ben de bu düşüncede birşeyler karalamak istiyorum.
Malum bu yıl Ramazan ayı tam da yaz dönemine denk geldi. Ağustos ayının en bunaltıcı sıcaklarındayız. İftar saati biraz geç, bu yüzden oruç tutmakda zorlanabiliriz.
Şunu fark ediyorum, ilk günden itibaren Allah kolaylığını veriyor. Şanslıyım da çalıştığım iş , ofis içerisinde, bu bunaltıcı sıcaklara maruz kalmadan günü tamamlayabiliyorum. Belki biraz susuzluk çekiyorum, ancak o iftar vaktini beklemek, iftar sofrasını hazırlamak ve tüm gün aklımdan geçmiş bin bir çeşit yemek için iradeli davranmak , açlıktan çok başka bir şey benim için.

Öncelikle iradenizi kullanıyorsunuz, sonrasında düşüncelerinizi temizliyorsunuz. Etrafımızdaki pek çok kişiyi gereksiz yere eleştirmeyip, fesat düşüncelerden kaçınıyor ve arınıyoruz. Malum iş stresi vs. derken ağzınızdan kötü bir söz çıkmamasına çabalıyorsunuz.
Daha düzenli besleniyorsunuz. Bu çok yemek anlamı ile karıştırılmasın. Daha faydalı yiyecekler yiyorsunuz, ve miğdenizi dinlendiriyorsunuz. Bu yaz aylarında miğdenin bu kadar dinleniyor olması tartışılacak bir konu, ancak başka bir yönden de hem ruhumuz dinleniyor hem de irademiz güçlenmiyor mu?

Sahura kalkıp da yemek yiyip, sonrasında uyuyor olmak da bazı kişiler için sorun teşkil ediyor, ve ciddi şekilde eleştiriliyor . Ben uyumuyorum, sahura kalkıp sonrasında da yapmam gerekli işleri tamamlıyorum. En güzeli kitap okuyorum ve bu sayede yemek sonrasında hemen uyumamış oluyorum. Sahurdan sonra bir saat gibi bir uyku bana yetiyor.
Eski ramazanları hatırlıyorum; eski ramazanların yaz dönemine geldiği tarihleri de hatırlıyorum. Çocuktuk, orucun ilk gününde, ramazanın ortasında ve ramazanın son günü tutulurdu oruç. Toplamda 3 günü tamamlar, sonuna da sıfır rakamını eklerdik. Bu sayede eksiksiz bir ay tumuş gibi olurdu bizim için.

O yaz sıcaklarında sokakta oyunlar oynardık. Güneş en tepede, asfalt sıcak ve yakıcıydı. Etrafda ben gibi çocuklar ve köpekler olurdu. Tüm sokakları talan ederdik. Oruçlu olduğumuz için denize de giremezdik. Susuzluk canımıza minnet evin yolunu tutar, iftar saatini beklerdik. Akşam üzerine doğru saatler geçmek bilmez. Biz de bağ bahçeye gider, kır çiçekleri toplardık. Rahmetli annem bu enerjimize hayret eder, ardımızdan söylenirdi...

En keyifli yanı da iftar vaktinin yaklaşması ve sofrada bekliyor olmaktı. Sofra eşsiz bir hal ile bize bakar, biz de oruç açma vaktini beklerdik. İlk önce köy tarhanası, sonrasında çeşit çeşit yeşillikler ile hazırlanmış salata, mis gibi zeytinyağlılar ve demlenmeye bırakılmış leziz pilav...

Yemekler yenir, ev halkındaki keyif ile normal şartlarda sofranın toparlanması için yapılan ufak tartışmalar ramazanda hiç yapılmadan sofra toparlanırdı. Bir de iftara misafiriniz geldiyse sofra başka bir şenlenir, sohbet sohbeti açar ve gelen misafir adetten sayılan leziz bir tatlı getirirdi. En çok bunu severdim; misafir tatlısı...
Sonrasında arkadaşlarım gelirler, toplaşılır, siyacıye çıkardık. Nasıl eğlenceli bir gelenektir bu siyacı! Komşuların kapıları tek tek çalınır; siyacı tekerlemesi söylenir, komşu da evinde ne var ise bize ikram ederdi. En makbul hediye bizim için paraydı tabi. Para veren altın bulsun edasında mutluluktan uçardık.
Siyacı geldi duydun mu? Duydun mu?
İçine neler koydun mu? Koydun mu?
Hüpleme hüp, bir kaşık süt!
Aynız boynuz su başı,
Su başının atları,
Keşir keşir keşler,
Ne diye eşler,
Arpacımı yediler,
Bana cüce dediler,
Ben cüclikten çıktım,
Kapı kapı gezdim.
Eytullah, beytullah!
Ya verirsin hakkımı, ya kırarım kapını, (burada kapı yumruklarla çalınır)
Kapı arkasında kömürlük, Ayşe Teyze’ye ömürlük!
Derdik!
Fil hafızasına sahip ben tek satırı bile unutmamışım. Keyiflendim bu sayede....

Sonrasında eve gelip, yetişir isek büyüklerimiz ile teravih namazına giderdik. Fark ediyorum ki, bunların hepsi toplulukla yapıldığında güzel ve anlamlı oluyor .

Eğer sahurdan sonra annem izin verirse sabah namazı için camiye giderdik. Annem çok da izin vermezdi aslında, yorulduğumuzu düşünerek uyumamızı isterdi.

Oruç tutmamız için ailemiz bizi zorlamaz, onların da onayı ile belli günlerde oruç tutardık.
Tabi zaman geçtikçe ve yetişkin olduk ve bu maneviyat ile oruçlarımızı elimizden geldiğince tam tutmaya devam ediyoruz. Ancak şuan ki dönemde daha bireysel yaşamlar tercih ettiğimiz ve aile bireylerinin de farklı yerlerde oturmaları nedeniyle , eski sofra kültürlerini yaşamak istesek de pek mümkün olmuyor. Sadece bu hafta sonu çok yakın bir arkadaşıma iftara davetliydim ve eski iftar sofra keyfini tekrar yaşadık. Bu da sadece hafta sonları olabiliyor.
Hangi dinden olursak olalım, bunu tartışmadan söyleyeceğim tek şey; yaşamda varlığımızı devam ettirmemizi sağlayan ve bizi var eden tek dayanak şüphesiz din - inanç ve yaşattığı maneviyat duygusu!
Hayırlı Ramazanlar..

23 Ağustos 2009 Pazar

Orman değiliz artık milli parkız!














Tekrar!
İstesek de istemesek de beraberiz yavrum.


-İsterim!
Başından başlayabilirim de sonsuz gözyaşlarım.

-Ortak düşünce;
Orman değiliz artık milli parkız....

Tekrar istemek; ancak orman değiliz artık milli parkız.

Tam da; beni artık kimseler aramasın diyordum son zamanlarda.

Yaşamın bize getirdikleri, bizden götürdükleri, bizim yaşamdan çaldıklarımız. Çaldığımızı sandığımız şeyler... Çalmak hırsızlık adına söylenmiş bir kelime değil. Benim için çalmanın anlamı; sabırsızlık! Zamandan çalmak, hemen herşey olsun istemek ve işin büyüsünü kaçırmak gibi...

Dünya bu kadar küçük demek... O kadar büyük bir dünyada iki insanın karşılaşma ihtimaline karşılık yine de yaşamayı başarabilmesi doğal. Peki sonra istesek de istemesek de nasıl karşılaşırsın? Üzerinde düşünmek, yorumlamak bile yaşamdan birşeyleri çalmaya başlamak demek bu saatten sonra!

Tesadüf diye birşey var ise ben bunu artık anlamlandıramıyorum. Tüm yaşamım bunun üzerine kurulmuşken! ben gerçek anlamda şaşırabilmek adına bir kere olsun tesadüf yaşamadım aslında. Artık yaşamdan birşeyler çalmıyorum, olayları akışına bıraktım. Hayatta ne olursa olsun herşey aynı şekilde yaşanıyor, onları şekillendirip, yorumlayan sonra değerler yükleyen bizleriz. Üzerimize aldığımız görevler, bize göre giydirilmiş elbiseler. Gelecek planları vs.
Sonra bir bakıyrosun yaşamdan çaldıkların, başkalarının rollerinde sana sunuluyor, fark etmek de demiyeceğim ama fark ettiğinde de özlüyorsun, özlediğinde de tekrar ediyorsun. İstiyorsun. Çünkü insanoğlu bu ne istediğini bilmez...
Yaptıkların sadece senle ilgili, ikinci bir kişi değil bundan sorumlu olan...
O yüzden orman değiliz artık milli parkız...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Kano ve Kayadan İple İniş;Riva

Bugün 9 Ağustos Pazar günü.
Pazar günleri geç kalkılır düşüncesini yerlebir ederek 06:00’da uyanıyorum. Çantama yedek kıyafet ve yedek ayakkabı hazırlayıp, buluşma yerine doğru yola çıkıyorum. Apartman kapısından kafamı sokağa uzattığımda inanılmaz bir sessizlik hakim, sokakda gördüğüm tek canlı mahallenin haylaz kedisi oluyor, biran göz göze geliyoruz. Bana sanki apartman kapısını açık bırak da içeri girebileyim der gibi bakıyor. Ancak hızlı davranıp apartman kapısını O içeri süzülmeden hemen kapatıyorum. Arkama dönüp baktığımda sanki benden intikam alacakmış gibi bakışlarıyla beni süzüyordu.
Hoplaya zıplaya bu sessizliği bozarcasına metrobüse doğru koşturuyordum. Rotam; Altunizade durağı! Her zaman sölüyorum yine yenileyeceğim; metrobüs olayı Anadolu Yakasına rahat geçmek için birebir... Hele ki Pazar sabahı ise, bu yolun keyfini çıkartmak kaçınılmaz. Yollarda tek tük araçlar benim gibi biryerlere gitme telaşında. Otobüs şöförü bile bu durumdan memnun görünüyor, sanki ilk yolcusu benmişim gibi günaydınlaşıyoruz!
Biraz geç kalmış olabilirim düşüncesinde telefonum çalıyor; sevgili Çiğdem, nerede olduğumu soruyor. On dakika sonra orada olacağımı bildiriyorum.
Altunizade köprü ayağında beni bekliyorlar...ve yola koyuluyoruz...
Hava tam da istediğimiz gibi ne çok sıcak ne de bulutlu. Sakin bir gün bizi bekliyor. Rotamız Kavacık’tan Riva yoluna doğru devam ediyor. Yol boyunca devam eden doğa güzelliklerine Göktürk’den okadar alışkınım ki bu yüzden sakin yerleri çok da şaşkınlık ile karşılamıyorum. Ancak araçta bulunan diğer arkadaşlarım yol boyunca devam eden doğa güzelliklerini benim kadar sakin izlemiyorlar, her geçiş bir şaşkınlık uynadırıyor onlar için.
Aracın camını aralayıp da temiz havayı içimize çekmek sabahın mağmurluğunu üzerimizden atmamazı sağlıyor.

Ve Riva deresine geliyorduk. Çakıl taşlı yola aracımızı park edip de çakıl taşları nedeniyle çıkan ses, beni oldum olası eğlendirmiştir.

Sonrasında Caner ve Hande bize katılıyor, Caner, Macera Akademisi kurucusu. Bugün yapacağımız Kano ve Kaya’dan İple iniş akvitemizi organize ediyor. Kendisi profoyonel bir exterm sporcusudur.

Dere kenarında bir kır lokantası karşılıyor bizi, lokanta sahipleri bile yeni uyanmışlar. Merdivenlerden aşağı inip de sırasıyla dizilmiş ağaçların altında tahtadan masa ve sandaliyeler gözüme çarpıyor. Gece oluşan çiğ, etrafı biraz nemlendirmiş durumda. Çiğ nedeniyle ıslanmış olan masa ve sandaliyeleri temizledikten sonra yoldan aldığımız çıtır çıtır simitleri çay eşliğinde yiyiyoruz. Sonrasında soframıza dahil olan çilek reçeli ve beyaz peynir ziyafetimizi bir kat daha artıyordu.
Hani bugün bir aktivite yapmasak bile bu kısa kahvaltı ruhumuza yeterince iyi gelebilir diyebilirim. Bu kadar sessizlik yeter diyerek, kanolarımızı hazırlamaya başlıyorduk. Toplamda 6 kişiyiz. 3 kano ile yola çıkıyoruz. Benim eşim daha önceki işyerinde yöneticim GMY olan Kürşad Bey, en güçlü takım biz olacağız düşüncesindeyim. Ceyda ve Çiğdem, Caner ve Natali. En profosyonelimiz Caner ve Natali’ydi aslında.

İlk kez kano yapıyor olmak heyecan vericiydi şüphesiz. Ancak dereyi yakından görüp de ne kadar kirli olduğunu anlamamız biraz şevkimizi kırmıştı. Çünkü kano yaparken düşme riskimiz de vardı. Kahve renginde görünen dereye düşmek de hiç hoş bir durum olmazdı sanırım. Dikkatli şekilde kanolarımıza yerşeliyorduk. Önde ben oturuyor, arka bölüme de Kürşad bey yerleşiyordu. Ben sürekli kürek çekecek, Kürşad Bey’de kanoya yön verecekti. Azimle herkesi geride bırakmıştık. Tek sorun benim küreğim yeteri kadar büyük değildi, sanki çocuk küreğiydi, bu da beni zorluyordu. Yaklaşık 5km’lik bir parkur bizi bekliyordu. Etraf alabildiğine yeşilliklerle doluydu. Sağlı sollu sazlar ve büyük otlar ile doğa harikasında ilerliyorduk. Eğer kanoya yön vermekte gecikirseniz hiç şaşmadan otlara doğru yol alıyorusunuz ve bunu anında engellemek de pek mümkün olmuyordu. İlk otlar ile selamlaşan önde oturduğum için ben oluyordum. Partnerim bu durumu algılamıyor ve yön vermeyi maalesef geciktiriyordu. “ Fethiye; bak doğayı dinle, etrafa bak, ne kadar dingin, nasıl güzel” ben küreklere asılırken, yön bir anda değişiyor ve doğruca dingin olarak nitelendirilen doğayı, yani sazlıkları yakıdan keşfediyor, otları yüzümde, gözümde hissediyordum. Neyseki iyi bir takımdık ve çabuk toparlıyorduk kendimizi.
Güneş kendini göstermeye başlamış, sıcaklığını yavaş yavaş hissetiriyordu. İlk mola yerimize ulaşıyorduk. Kısa bir moladan sonra kayadan iple iniş aktivitemizi gerçekleştirecektik.
Kanolarımızı dikkatlice dere kenarına park ediyorduk. Tek tek kanodan karaya çıkımışız görülmeye değerdi. Etrafda kimseler yoktu, sebze bahçelerinden oluşan yeşiller hakimdi tüm çevrede.
Can yeleklerimizi çıkartıp biraz soluklanıyorduk. “ ah keşke bir çay olsa” dediğim anda Caner termosu çıkartmış o an için mutluluğumu daim etmişti. Sonrasında “ şu çayın yanına kurabiye de olsa ne güzel olur” dedim ve ikinci bir süpriz ile şaşkınlığım isteklerimin gerçekleşmesi ile beni benden almıştı. Doğa gezilerinde genelde rutin hayatımızda yaptığımız, ancak çok da farkında olmadığımız şeyler daha bir değerli gelir. O an dağ tepede çay ne arar, kurabiye ne arar düşüncesinin gerçekleşme durumu, fark etmeyi hatırlatır ve küçük mutlulukları anlamlandırmaz mı?
Bu küçük moladan sonra kayadan iple iniş için hazırlanıyorduk. Caner gerekli hazırlıkları yapmış, bizi de bu aktivite için hazırlıyordu. Bir sürü malzemeyi üzerimize geçirip tepeye doğru yol alıyorduk. Çıktığımız tepeden aşağı ip ile inecektik. Adrenalini yüksek bir aktiviteydi, ve daha önce denememiştim. Benim için adrenalini yüksek olan tek ativite dalış olmuştur. Ve yüksek bir tepeden denize atlamışımdır. Pardon bir de iki teker ile sürüş keyfi vardır. Bunun dışında çok da fazla exterm sporları yapmamışımdır. Gerek mi var diye düşünmüyorum daJ)
Hazırlıklar tamamdı. İlk kurban Kürşad beydi.İyi bir iniş ile aşağıdan bize el sallıyordu. Sonrasında Ceyda hazırlandı. Ancak olmaması gerekli bir durum ile bir anda sağa doğru savruldu ve omuzu kayalıklara çarptı. Şaşkınlık ve korku içinde onu gördüğümde soğuk kanlılığı ve ne yapması gerektiğini Caner’e soruyordu. Caner’in ilk fark ettiği şey ayaklarını omuz hizasında açmadığı için savrulduğuydu. Ceyda o kadar soğuk kanlıydı ki, yaşadığı tatsız olayı biranda atlatmış, doğru şekilde aşağıya inmeyi başarıyordu. O’na bu durumda hayran kalmıştım. Aşağıda yarasına ilk müdahele yapılıyordu.
Tabiki iniş sırası bendeydi, maneviyatı güçlü biri olarak dualarımı ardı ardına okuyordum. İlk başlamada Caner birşeyler anlatıyor, ama ben dua okuduğum için sessiz kalmış ve Caner ne yaptığım konusunda fikir üretmeye çalışıyordu. Neyseki durumu anladılar, bu anlamda da bana zaman tanıdılar. Uçurumun ucuna geldiğimde, tüm komutları almış ve iniş için hazırdım. Biran hatırladığım şey vazgeçmekti. Ancak ilk adımı atıp da cesaretimi topladıktan sonra, nasıl keyifli bir aktivite olduğunu anlıyordum. İlk adımda Caner bu anı ölümsüzleştirmek adına beni fotoğraflamıştı.
İpi kontollü şekilde sağ elimle tutarak aşağıya doğru süzülüyor ve bu durumda nasıl bir keyif aldığımı hissediyordum. Düşündüğüm tek şey bu aktiviteyi tekrar denemek istememdi.
Aşağı indiğimde mutluluk çığlıkları ve yeni fotoğraflar için pozlar veriyordum.
Sıra Çiğdem’deydi ve üçüncü bir kişiyi inerken izliyor olmak da keyifliydi.
Bu aktiviteyi de başarı ile tamamlıyorduk, malzemelerimizi toparladıktan sonra kanolarımıza biniyor ve dönüş yoluna başlıyorduk. Güneş daha da tepede bizi karşılıyordu. Güneşin yakıcı ışıklarına maruz kalmış ve biçimsiz şekilde yandığımı fark etmek için geç kalmıştım. Günün yorgunluğu ile grubu arkadan takip ediyorduk. Sonrasında fark ettim ki sadece ben kürek çekiyordum. Sevgili Kürşad bey doğanın güzelliği ile etrafı izliyordu. Ve sırasıyla her yakadaki sazlıkları bodozlama dalarak, yakından ben keşfediyordum.
Saatler ilerlemiş ve biz baya bir arkada kalarak grubu görüş hizasından da uzaklaşmıştık. Tek başımıza geziye çıkmış gibi tın tın ilerliyorduk. Artık Kano keyfi bizim için işkence niteliğindeydi. Yorgunluk ve sıcak bizi daha da bezdirmişti. Caner geri dönmüş ve bizi kendi kanosuna bağlamıştı. Onların da yardımı ile varış noktasına geliyorduk. Yorucu ama bir o kadar da eğlenceli bir aktiviteydi, Kanodan indiğimde ne kadar ıslandığımın farkına vardım. Sanki kürek değil ben kendim kürek görevinde gibi sırıl sıklam olmuş bir haldeydim. Etrafa baktığımda gördüğüm şey sabahki sessizliğin gitmiş olduğuydu. Yoğun bir kalabalık kır lokantasıda yemek keyfi yapıyordu. Herkes kendini doğaya bırakmış yemeklerini yiyorlardı. Bizim için de bir masa hazırlanmıştı. Yedek kıyafet getirmiş olmanın önemini şimdi kavrıyordum. Üzerimizi değiştirmiş ve yemek için softaya oturmuştuk. Sofrada benim pek sevmediğim et şöleni hakimdi. Benim için patlıcan közleme hazırlanmış, ve zeytinyağlı taze fasülye yapılmıştı. Yanında manda yoğurdu ve pilav, muazzam güzellikte mevsim salatası beni benden almıştı. Yemekler yeniyor, sohbet almış başını gidiyordu. Geziye katılan kişilerden sadece Çiğdem ve ben birbirimizi tanıyor, diğer kişiler birbirlerini tanımıyordu. Bu tarz aktivitelerde sevdiğim şey de bu, yeni tanışan kişilerin sohbetleri ve ortak zevkleri. Yemek sonrası çaylarımız keyfimize keyif katıyor, yorgunluğumuzu da hafifletiyordu.

Sohbet, sohbet derken gitme vakti gelmişti. Yola çıkmak için hazırdık. Araçlarımıza binip, artık onsuz da olamayacağımız şehre doğru yol alıyorduk.
Doğa vazgeçilmez bir yaşam biçimi, ancak şehir hayatı da bizim için vazgeçilmez ve bize değerlerimizi fark ettiren, kıymet kelimesini anlamdıran bir yaşam tarzı. Ben doğayı seviyorum ama şehir hayatından da vazgeçemiyorum.

Daha güzel bir aktivitede görüşmek dileğiyle.
Sevgiyle kalın.

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...