27 Şubat 2009 Cuma

Geride Durdum!


Geri durmak!

"Allah'ım sen büyüksün yarabbim bana sabır ver!"
Son zamanlarda en çok bu duayı ediyorum. O kadar ki artık farkında olmadan da söylediğim oluyor! Sonra da kendime gülüyorum!
Her sabah aynı dert ile uyanıyorum, dert değil bu aslında benim için, başka birşey, başka duygular hakim. Hem üstelik mevsimin getirdiği soğuk hava sayesinde ruh halim de eksilerde dolaşıyor...
Çocukken " ayaklarım geri geri gidiyor" lafına anlam veremez, çok da gülerdim. Yetişkin olunca bu lafın neden söylendiğini, ne anlama geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum.
Yok yok bir kereye mahsus söyleceğim bu lafı; Ben çok sıkıldım! Sıkılmaktan da sıkıldım.
Bu sıkılmak cümlesini sesli olarak bizim köyde telaffuz etmiş olsam, ki edemem! Bana söylecekleri şey” ay bu kız kocaya gitmek istiyor” olur! Şaka bir yana insanların artık yapacak birşeyleri kalmadığı zamanlarda bir “of “ çekerek bunu dışa vurum duygu yoğunlukları sayesinde atmaları... Eskilerin de aslında bu "kocaya gitmeyi isteme" durumunu mecazi anlamda söylemilerini gerektirmiş olabilir mi?

Düşünelim bir kişi bulunduğu ortamdan neden sıkılır; sabaha kadar cevap bulabiliriz. En önemlisi arayış ve meraktır. Keşiflerdir bu duyguya iten önemli sebep!.

Sonrasında da tüm riskleri alıp bu keşfe çıkarsınız....
Peki ya alacağınız risk kalmadıysa? Yapılacak ne var o zaman?
Gözlemlemek ve yerinde saymış olsan bile keşfe çıkıyormuş gibi planlar yapmak!
Artık başka bir insan olarak güne başlıyorum, hiç bir fikrim yok, çözüm üretemez durumda düzene ayak uyduruyorum sadece...
Beni buna iten neden nedir?
Doyumsuzluk mu? Çaresizlik mi? Zorunluluk mu?
Doyumsuzluk değil benim ki, yoksa sabır duasını tekrarlamazdım... Çaresizlik de değil besbelli, çarezsilik duygusu insanı geride bırakmaz, ne olursa olsun tüm riskler alınır.
Benimki bir nebze zorunluluk ile ilgili. Bekleyiş ve en uygun anı bekleme hali bu...
Ben de bu sıkılma duygusunu en hafif şekilde atlatmak adına geride durmaya karar verdim. Kendi kendime takılıyorum, en yakın arkadaşım bilgisayar, klavye ve telefon... Aslında telefonun kablosu da diyebiliriz buna... Tüm iş saatleri boyunca, tek bir sorun bile çıkartmadan, en ılımlı ve olumlu halimle saatleri boca ediyorum. O kadar ki artık melek olabileceğim konusunda etrafım şüphelenmeye başladı. Eskiden böyle miydi? En kötüsünde bile bir uğraş, bir başarı ve hırs yoğunluğu vardı bende... En yakın arkadaşım bilgisayar değil, herkesdi... Herkesle sohbet etmekten keyif alırdı...dıııı!!! Tercihlerim de vardı, melek de değildim; bendim olan! sadece ben!

Aslında birşeyi de göz ardı etmiyorum, ve bu yüzden de sabırlı olmak adına dua ediyorum... Pek çoğumuza göre daha şanslıyım. dışarıdan bakıldığında iyi ve kurumsal bir işim var. İyi para kazanıyorum. Şu kriz dönemi için gayet de iyi...
Bekliyorum ve sabır ediyorum!

Mucize kelimesi kendisini kanıtlasın, yoksa yaş iyibariyle de bizim köydekiler evde kaldın artık diyecekler... Çare de bu değil artık:))

16 Şubat 2009 Pazartesi

Şubat ayı 13 çeksin !!!



Sevgi günümüz kutlu olmuş!
Yine bu günü es geçtim ya:) ya da bugün beni yine es geçti ya:))...
"Durdu durdu turnayı gözünden vurdu; turna öldü..." Kaç yıl oldu bu atasözünü yeniden yapılandırmam... zaman hakkaten baya geçmiş...
Sevgililer gününde çok sevdiğim bir arkadaşım evlendi ama düğününe gitmek kısmet olamadı... dedim ya herşey ters döndü sanki, merkür tepeden çarptı ki bana istediklerim yarım kalıyor. Halbuki bu düğün için ne güsel mor rengi bir bluz almıştım kendime...
Sonra hava biranda bozdu ve yağmur yağmaya başladı, ben özene benzene aldığım canım güzel mor bluzumu değil de, kafam üşümesin diye iki yıl önce basket antremanlarında üşümemek için aldığım şapkalı eşofmanımı giydim. onun da rengi güzel; turuncu!! Sonra biranda dışarıda ısı düşmeye başladı... Ama bugün sevgi günü, paylaşım günü, telefonlar çalar... Çiçekler alınır... En güzel sözler sarf edilir... Mevsim bahar oluverir... Bugün sevgi günü çünkü...
Biz de arkaşlarımla benim ve bizim açımızdan oluşan tüm olumsuzlukları bir kenara bırakıp, film partisi düzenledik kendimize... Yeni gösterime girmiş bir film; Benjamin Buttonun tuhaf hikayesi. İyiki de izlemişiz bu filmi!
Tam da gününde izlendi diyebilirim.. Bilinen ama hep en karanlık düşüncelere bırakılan, aslında yaşamın kendisinin bize sunulan en güzel armağan olduğunu bir kez daha hatırlattı; bize! Bu filmi kesinlikle tekrar izleyeceğim, çünkü not almam gerekli çok güzel cümleler var filmin içinde gizlenmiş, düşünülmesi gerekli!
Filmi pür dikkat ezleyip de sonrasında "hadi uyuyalım" cümlesinin ardından "önce mutfağa uğrayıp bir bardak su içelim" lafının hemen ardında; o küçücük mutfak masası etrafında başlayan sohbetin lezzeti, zamanın nasıl geçtiğini fark ettirmedi bize. Bizim fark ettiğimiz zaman olmadı, iyiki de olmadı, aslında film sayesinde, hissettiklerimiz, bir yerlere gizlenmiş sırlarımız tek tek ortaya çıktı...
Sevgi gününüz kutlu olsun, sevgiliniz varsa ne ala! Ama değerli sevgi dolu dostlarınız varsa ah ne ala ne ala!! :))

13 Şubat 2009 Cuma

Kütahya Şehri Kahve Renginde!

Hiç gitmediğin bir yer düşün! Ben düşündüm.
Hiç bilmediğim, görmediğim bir yeri düşündüğümde hayal gücümü kullanırım. Mesela Almanya'ya hiç gitmedim ben; çocukluğumdan beri Almanya hayalimde kırmızı renklerle doludur. Nedenini bilmiyorum, belki de evlerinin görünümü sebeptir buna:) Tabi komik değil mi?

Geçtiğimiz hafta sonu bir gezi programı hazırladım. Dünya şekeri bir yeğenim var. O kadar tatlı, o kadar şeker ki! Ben henüz ilkokul dördüncü sınıfa giderken dünyaya geldi. Benim oyuncak bebeğim oldu O... Şuan üniversite üçüncü sınıfta, ve hala bebeğim benim. Çiğdem Sağlık; eğitimi nedeniyle Kütahya'da yaşıyor. Spor akademisinde voleybol bölümünde okuyor.
Çiğdem ile Kütahya'ya gitmek için yola koyulduk. En çok istediğim şey tren ile yolculuk yapmaktı ama bilet bulamadık. Bu yüzden diğer alternatif otobüs ile gitmeye karar verdik.

6 Şubat Cuma akşamı otobüs terminalindeyiz, elimde küçük bir seyehat çantası. Hava İstanbul da biraz soğuk. Tahmin ederim ki Kütahya daha soğuk olacaktır. Coğrafik konumu nedeniyle buraya kar bile yağabilir düşüncesindeyim. Vakit kaybetmemek için gece yolculuğunu tercih ediyoruz. Uyku delisi ben otobüs hareket ettiği anda dalıyorum tatlı rüyalara. İneceğimiz yere geldiğimizde ancak gözlerimi açıyorum. Saat 5,30 ve hava yeni yeni gözlerini aralamış gibi. Dışarıda inanılmaz bir yağmur bize merhaba diyor. Tabiki heyecanlıyım. Bilmediğim bir yere ayak basıyorum. Derseniz ki ne renk düşündün; Kütahya bana biraz kahve tonlarında geldi:) bu da komik değil mi?
Otobüs terminali tahmin ettiğim üzere seramiklerle süslü... İnsanlar samimi ve yardımsever. henüz şehir kendini ticret anlayışına bırakmamış, Hala samimiyet bu yüzden taze, kaybolmamış yani.
Çiğdem'in valizleri haliyle fazla.... Onları taşımak biraz zor oluyor... Nihayet eve varıyoruz. Şirin bir sitede oturuyorlar, dört arkadaş aynı evi paylaşıyorlar. Bizi öncesinde tanıştığım Elvan karşılıyor. O'da dünya tatlısı bir insan. Sabahın 6'sı ama gülümseyen bir yüz ifadesi ile kapıyı aralayıp "günaydın" diyor.
Valizleri uygun bir yere bırakıp hemen uykuya dalıyoruz. Gözlerimi aralamam pencereden gelen güneş ışıkları sayesinde oluyor. Hava nasıl güzel, pırıl pırıl. Çiğdem benden önce gözlerini açmış güne ve valizlerini toparlıyor. Saate baktığımda 14:30 olduğunu doğrulamak için daha büyük açıyorum gözlerimi....
Toparlanıp şehir merkezine iniyoruz. Tam bir öğrenci yeri burası. Sokaklar gençlerle dolu. Pek çok yer seramiklerle süslü... Vakit olarak öğle yemeği saati bile geçmiş olsa biz kahvaltı etmek için güzel bir yer arıyoruz kendimize. Harika gözleme yapan bir yer buluyoruz. Tabiki Çiğdem'in bildiği bir yer burası:)
Bir menemen ve bir gözleme ile ziyafet başlıyor. Çay da gözümüzü açıyor; demli ve mis kokulu çay....
Beni en çok şaşırtan ödediğimiz hesap oluyor. Kütahya'da yaşam ucuz. Benim gözümden tabi bu; yoksa yaşayan halka sorsak kendilerince fiyatları anlatabilirler.
Kütahya'da her şehirde olduğu gibi uzun bir caddeden oluşuyor. Sırasıyla mağazalar yol alıyor sağlı sollu olarak. Benim dikkatimi çeken, meşhur olan seramik mağazaları. Fiyatlar yine çok şaşırtıcı tabiki.
Bu süre içerisinde Çiğdem'in arkadaşı Elvan katılıyor bize. Karar veriyoruz sinemaya gideceğiz. Ama film konusunda ben yanlız kalıyorum. Onlar başka bir filme ben ise başka bir filme giriyorum. "Güz Sancısı" benim tercih ettiğim film. Tahminimden daha çok beğeniyorum filmi. Zamanla daha ön yargısız ve özgür fikirlere sahip olduğumuzu anlıyorum bu film sayesinde. Oyuncular da çok başarılıydı. En çok dikkatimi çeken kişi; Okan Yalabık ve İlker Aksum. Özellikle de İlker Aksum!
Filmden çıkıp da düşündüğüm tek şey film kadar yemek oluyor... Filmi daha sonra tekrar ele alacağım. Sanki şuanki cümleden yazı yazerken bile acıkmışım düşüncesi hakim oldu:)
Ev yemekleri yapan güzel bir restaurant buluyoruz. Garson harika bir servis sunuyor bize. Yemekler hakketen ev yemeği kadar özenli ve lezzetli yapılmış. Saat akşam yemeği için oldukça geç olsa da tatlısız olmaz deyip; lezzetin son noksatını koyuyoruz.
Gündüz saatlerine göre daha sessiz olan cadde de biraz dolaşıyoruz ve bir kaç fotoğraf karesi ile eve doğru yol alıyoruz. Öğrenci evi kalabalık olur. Arkadaşalrı beni görmeye gelmişler. Teyze deyince tombik ve hafif olgun birini beklemişler; beni gördüklerinde hem rahatlamışlar hem de şaşırmışlardı. ben teyzeyim; Çiğdem de yeğen!!!
Bu kadar kalabalığı ancak okey oynamak susturur diyerek toparlanıyoruz. Ben okey oyunu oynamaylı o kadar çok olmuş ki, hiç birşey hatırlamıyorum! Ama gel gör ki acemi şansı oyunu benim takım kazanıyor... Her el süper açılıyor:)
Yorgunluk nedeniyle ve yarın için Eskişehir gezi planımız olduğu için dinlenmemiz gerekli. Gençleri beğlenceye bırakıp uykuya dalıyorum.
Kütahya; kendi halinde sessiz ve düzenli bir şehir. Ben Kütahya'yı beğendim doğrusu!
Ertesi sabah uyandığımızda yağmur bize merhaba diyor. Saat 7:30 ve en kısa sürede hazırlanıp yola çıkıyoruz. Çiğdem, Elvan ve ben Eskişehir otobüsüne biniyoruz...

4 Şubat 2009 Çarşamba

Gezdikce.com

Gezdikce.com; gezmeyi seven iki gezgin tarafından, yeni gezginlere ulaşmak amacıyla kurulmuştur.

Amacımız; gezdikce paylaşan, paylaşımlarını yazılara döken, fotoğraf çekmekten keyif alan, yeni mekanlar keşfeden, tarihi ve kültürel yerleri görmekten zevk alan gezginlerle tanışmak ve tanıştığımız gezginlerle yeni organizasyonlar yapmaktır. Bu organizasyonlar sayesinde yeni mekanlar keşfetmek, keşfettikce daha çok gezmek, gezdikce eğlenmek, eğlendikce de tekrar tekrar gezmek... Gezdikce üretmek... Başladığımız yerden uzaklaşmadan, uzaklaşsak dahi aynı amaç için tekrar bir araya geleceğimiz bir sosyalleşme platformu www.gezdikce.com!

Gezdikce.com üyeliği tamamen gönüllülük ilkesine dayanır. Kimseyi zorla üye yapmak ya da arkadaş hatırına yazı yazdırmak gibi bir endişe taşımıyoruz. Ancak bizim için önemli olan tek şey; üyelerimizin gezgin bir ruha sahip olmalısıdır. Yan sokakta bulunan bakkala bile gitmiş olsanız bunu edebi bir anlatım ile süsleyebiliyor olabilirsiniz. Bu sayede “gezmek uzak diyarlara olur” düşünce anlayışını kırmış ve nasıl bir gezgin ruha sahip olduğunuzu bize kanıtlamış olursunuz.

Yazı yazmak kadar önemsediğimiz diğer bir konu da fotoğraf! Takdir edersiniz ki yazılara hayat vermek ve renklendirmek amacıyla yazılarımızı fotoğrafla süslemek, eklediğiniz yazılara ruh katacaktır. İsteriz ki yazınızı yayınlamadan evvel, birkaç fotoğraf eklemeyi unutmayınız! Eklediğiniz her fotoğraf karesinde gezdiğiniz yerlerin renklerini görmekten bizi mahrum bırakmayınız lütfen!

Sitede görecekleriniz bizim kim olduğumuzu size açıklayacaktır ve kafanızda oluşacak tüm sorulara da cevap bulmanızı sağlayacaktır.

Misyonumuz; yaşam gezdikçe daha keyifli hale geldi ve değer kazandı! Kazandıklarımız da yazılarımız sayesinde, etrafımızda bizimle aynı ruha sahip gezginlerle doldu...

Gezdikce.com Kurucu ve Editör; Fethiye Erkaş & Çiğdem Bilgiç Ersoy http://www.gezdikce.com/

1 Şubat 2009 Pazar

...

Şu anın tadını sorsalar bilmiyorum ben. Şu an çok mutlu olmak, şu an çok üzgün olmak. Benim için ya bir adım geride kalır duygular ya da ilerisi merak edilir. Dürüst olmam gerekirse şuanki duyguların yoğunluğunu ender yaşarım. Geri dönüp baktığım zamanlar haricinde mutlu olduğum anları çok bir anımsamam, ancak durup da düşündüğüm zamanlarda mutluluk hissini yaşarım. Benim yeteneğim "ya da lanetim diyebiliriz" nostaljiye bağımlılığım. Bazen aşırı mükemmeliyetçi olduğum söylenir. Gizemdir benim için önemli olan, gizem ortadan kalktığı anda kalbin arzularını görmezden gelmeye başladığım için en ufak detaylar dikkatimi çeker ya da çekmez....
Oysa gerçek tüm bunlardan çok daha yalın. Mükemmelin var olmayacağını, var olduğunda da basit bir sıradanlıklar toplamı olduğunu biliyorum. Belki de asıl zaafım dikkafalık benim. İşin aslı bu sayade uzaktan baktığımda" ve bazen çok geç olmakla birlikte" kaderin ve tesadüflerin nasıl çark ettiğini fark ediyorum.

04/06/2008-fethiyee.

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...