26 Eylül 2009 Cumartesi

Bilemiyorum


Bugün beş şey beni sızlandırdı...
Bugün cumartesi ve sabah uyandığımda öğle vaktini geçmişti... gün bitti...
Ramazan nedeniyle bir ay ara verdiğim spora bugün tekrar başladım. Ancak aldığım kalorileri, geri vermek için çok çalışmam gerekli...
(sahurda yenilen börekler ve tatlılar)
Uzatmak istediğim saçlarımı bir anlık karar ile kısacık kestirdim, artık saçlarımın uzaması için çok zaman gerekli...
Birşeyleri özlüyorum; ama neyi özlediğimi tam olarak bilmiyorum?
Bu his aslında bende kanıksanmış bir sıkıntı hali oluşturmakta...

Genelde cumartesi günleri erken kalkarım, okumak istediklerimi okur, sabahın güzel temiz havasını açık havada teneffüz eder, sonrasında sporuma gider, uzamasını beklediğim saçlarımı da serbest bırakırdım... :))
Ne olursa olsun uğraşacak birşeyler bulurdum, uğraş!
Enerjim benim karakteristik özelliğim olmuştur hep...

Bugün bunları düşündündürdü bana... Olumlu da olsa olumsuz da olsa, her iki hal de rutin yaşama dahil olmuyor mu?
Neyi yeniden yaratmışım ki?
Bilemiyorum...

17 Eylül 2009 Perşembe

Yaşama O’nun Baston Sesinden Bakabilmek!


Her sabah işime gitmek için metroyu kullanıyorum. Metro son durak Taksim merdivenlerini hızlı hızlı aşarak işime gidiyorum. Malum sabahları daha bir yoğun oluyor ve bu kalabalık ile mücadele etmek de ayrı bir efor gerektiriyor. Hızlı olacaksın, ne kadar hızlı davranırsan bu kalabalığı aşman o kadar kolaylaşır. Ne var ki sabah mahmurluğu nedeniyle kafam önde, gözlerimi bile henüz açmamış, uyku modunda, etrafıma bakmadan kalabalıktan sıyrılmaya çalışıyorum. Gün bu şekilde başlayor benim için....

Bir kaç gündür bu hareketliliğin içinde dikkatimi çeken bir ses hakim. Her ne kadar kendimi etrafdan soyutlamış olsam da ses dikkatimden kaçmıyor. Tik tak, tik tak, tık tık tık.....
Belli ki baston sesi bu! Kafamı kaldırdığımda yoğun kalabalığın arasında bu sesi anlamak zor(!) Seçebildiğimde kadarıyla bir bayan, elinde bastonu ile kalabalıkda yol bulmaya çalışıyor... Fark ediyorum ki, kendisi âmâ! Hareketleri hiç şaşmadan, bizden hiç bir farkı olmaksızın bu ses ile ilerliyor. Sadece bu sese odaklanmış, güvenmiş, seçeneği sadece bu!

Ben gözümü bile açamamışken, O gözünü açmak için neler vermezdi? Ben biraz daha uyku derken, Eminim O, sabahın en erken saatlerinde günü keşfetmek için hazırlanırdı.

Onun gözünden bakmak istedim bu sabah. Ancak onun gözünden değil, onun baston sesinden ancak bakabilirdim yaşama. Hayatın bu ses ile ilerliyor olması, sadece bu sese güvenmek ve seçeneğin tek olması...

Kendime bir an kızdığımı ve içten içe düşüncelerimde kendimle kavga içerisinde olduğumu hissettim(!) ancak gözlerimi kapatırsam belki birşeyleri anlayabilirdim. Zaten henüz açılmamış gözlerimi sıkı sıkıya kapatarak yürüyen merdivenlere çıkmıştım. Bunu güvenli olan bir yerde denemiş olmam da bir kenara...
Hissettiğim sadece seslerden ibaret. Yoğun bir kalabalık var besbelli, buna karşılık kendimi tedirgin hissediyorum. İster istememez olduğum yerde kıpırdamadan sabit durmaya çalışıyorum. Bir kaç kişinin omzumdan çarptığını hissediyorum ve ilkiliyorum.. Kendi kendime yaptığım bu kısa testi sonlandırıyorum, ama düşüncelerimde hala kavgalarım devam ediyor.

Hepimizin başına gelir, bulunduğunuz yer bir anda karardığında, telaşlanırız. Savunmazsız kalır, çözüm üretmeye etrafı aydınlatmaya çalışırız. Yaşanılan bu durum geçici bir süredir, çaresini de buluruz. Çare belli değil mi?

Şans insan hayatında, insanın varlığını devam ettirebilmesi için en önemli şey! Derseniz ki hiç birşey şans değil, yaşamı ve hayatı ben çalışarak kazandım. Bu sayede bulunduğum yere şansım olmadan geldim. Doğru(!); çalışmak önemli(!), ancak hayata ilk gözlerinizi açtığınızda gördüğünüz neydi?

Binbir çeşit renk mi, yoksa duyduğunuz sadece sesler mi? Tik tak tik tak....

13 Eylül 2009 Pazar

Yunan gazetesindan ‘Mustafa’ promosyonu

Dikkatimi çekti; ekli haberi paylaşmak istiyorum;

Atina'da yayımlanan Elefterotipiya gazetesi, pazar sayısıyla birlikte gazeteci-yazar Can Dündar'ın "Mustafa" adlı filminin DVD'sini promosyon olarak okuyucularına dağıttı.

İlişkili fotoğrafları göster

AA
Güncelleme: 13:50 TSİ 13 Eylül. 2009 Pazar

ATİNA - Yunanistan'ın çok satan gazetelerinden Elefterotipiya, dağıtımını birinci sayfasından duyurduğu DVD'nin kapağındaki tanıtım yazısında, "Parçalanmış Osmanlı İmparatorluğu'nu Türkiye adını vererek batı tipi bir ülkeye dönüştüren, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün tüm biyografisi" ifadesini kullandı.
Tanıtım yazısında, "Çağdaş tarihçilerin 20. yüzyılı derinden etkileyen en önemli şahsiyetler arasında gösterdiği karizmatik lider" ve "Kemal, Türklerin atası anlamına gelen Atatürk ismini halkından aldı" satırlarına da yer veren gazete, "Mustafa" adlı filmin Atatürk'ü "korkuları ve zaaflarıyla insani yönden incelemeye çalıştığını, bilinen kalıplardan uzakta olduğunu ve yaşamının önemli anlarını adım adım izlediği" yorumunu da yaptı.

Doğa Kendine Ait Olanı Geri Aldı!

Doğa kendine ait olanı geri aldı.

Bugün yine işe gitmek için erken uyanıyorum, mırın kırın ederek hazırlanıyorum. Biraz daha uyku biraz daha uyku istediğim tek şey bu! Hazırlanırken de haberleri dinliyorum TV.'de... O ara fark ediyorum dışarıda inanılmaz bir yağmur, dinmek bilmiyor... Haberler sadece sel dolayısıyla yaşananları manşetten veriyor.
İçler acısı görüntüler hakim, herkes perişan, karma karışık bir hal hakim görüntülerde. Haliyle kendi halime bakıp, etrafı böyle perişan halde görmek beni fazlasıyla sarsıyordu. Nasıl olur da 2009 yılında bu kadar kayıp yaşanır?
Tek bir açıklama var; doğa kendine ait olanı geri alıyordu.
Böyle, çünkü çarpık yapılaşma sonucu; her yer ev, her yere konut, her yer yol olmadı mı? Çıkarlar, bilinçsiz yapılaşma sayesinde, olmayanı tekrar yaratma gücü aslında herşeyi yok etti... Giderken de zaten fakir olan bizleri, ki şu kriz döneminde başka bir yerden daha vurdu. Kayıp büyük, can kaybı çok büyük.
Herşeyi yaparsınız, ev yaparsınız, yol yaparsınız, çalışırsınız, güçlenirsiniz ama bir insanı tekrar yaratamazsınız. Yakınını kaybetmiş bir aileye başsağlığından başka diyecek bir şey sunamazsınız. Sunacağınız hiç birşey size kazanç olmaz... geri dönüş olmaz...
Doğa hiç birini dinlemeden su yolunu buldu... Su kendi bildiği yoldan gitti...
İzlediğim, içime işleyen tek bir görüntü var; dere yatağında bir kişi akıp gidiyordu kollarını çırparak, çok acı...
Suçlu aranmamalı; kişiler bilinçli, duyarlı ve dürüst oldukları sürece doğa bize kendi gibi davranır ve biz bu sayede varlığımızı devam ettirebiliriz...
Bu acıları unutmamamız ve daha duyarlı olmamız dileğiyle...

Düşünceler kapalı!

Acılar sırasıyla geliyor.
Geçtiğimiz hafta bir iş toplantısı için dışarıdaydım. Taksim'den Elmadağ'a doğru yürüyorum. Zaten iş yerimde hemen Elmadağ'da... Havanın da verdiği güzellik ile yürümek istedim. Trafikte karşıdan karşıya geçeceğim, geçiş hakkı yayaların, ancak bir anda siren sesleri ile beklemek durumunda kaldık. sırasıyla resmi araçlar geçmeye başladı. Korna sesleri durduraksız devam ediyordu. Olayı anlamasam da içim cız etti. Bu kadar siren sesi beni rahatsız etmişti. Sonrasında bir cenaze aracı Türk Bayrağı'na sarılmış olarak önümden geçiverdi. O kadar hızlı geçti ki!...
Kimdi, adı neydi bilmiyorum? Ardı ardına başka araçlar da geçmeye başladı siren sesleri eşliğin de... Zaman da sabah saatlerini gösteriyordu... Gün yeni yeni toparlanıyordu kendini.
Gün bir yana ben bir yana, herşey dağılmıştı o an; anladım ki geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz şehitlerden sadece bir tanesiydi bu görünen... Belli ki gençti. Tazecik bir insan toprakla bütünleşmek üzere bu dünyadan göçmüştü...
Bugün bana biraz acı dolu başlamıştı... Üzüldüm, etkilendim, ama ateş düştüğü yeri yakıyor! Aslında ateş hepimizin içinde değil mi? Ancak o anlık yaşadım bunu ve ben de işime geri döndüm....
Düşümceliyim!!

6 Eylül 2009 Pazar

Hastalandıgınızda acil arayacağınız kaç kişi var?



Otuz yaşında olup da bana birşey olmaz diyenlerdenim. Hele ekonomik özgürliğü eline alıp da yanlız yaşamaya başlayınca yaşam daha küçük durmaya başladı karşımda.

Herşey yolundayken daha bir güçlü oluyor insan, bana birşey olmaz ketum duygusuyla güne merhaba demiştim o gün. Tam da yaz sıcakları güneş en tepede olduğu bir gündü. İşte bugün işe gitme vakti benim için!

Sabah erken, zıpkın gibi uyanmış. Pardon o sabah yolculuktan dönmüş, apar topar eve uğramış, valizimi eve bırakmış, hemen üzerimi dökünüp işe gitmek için yola koyulmuştum.
Gel de bu sıcak havalarda çalış düşüncesinde günü bitirmeye çabalıyordum. Öğleden sonra ne oldu ise oldu ve sanki iç organlarım yer değişmiş gibi iki büklüm kalıvermiştim. İş yeri dünyanın bir ucunda, yöneticim başka alemlerde ofis dışında ve bu halde nasıl eve giderim tedirginliği ile işten erken ayrılmıştım. Şanssızdım çünkü yaz dönemi ve herkes tatildeydi. Kimi arasam ki? Babam burada yok, ablamlar sözleşmiş gibi ikisi de tatilde! Kardeşim ise toz duman ulaşmak mümkün değil. Neyse kendi kendime kalmıştım bir kere, tüm enerjimi eve gitmek için harcıyordum. Taksiye zor atıyordum kendimi. İstediğim tek şey eve gitmekti. Anlamıyordum ne olmuştu böyle biranda... Miğdem yerinden çıkacak gibiydi, içi boştu, ama yine de yerinde duramıyordu. Sağolsun taksici sağ sağlim eve bırakmıştı. Bir oh ile eve kendimi atıyordum. İstediğim tek şey öylece yatmaktı. Ancak bir süre sonra bu da rahatlatmıyor, acım bir kat daha artıyordu. Bulunduğum hal ciddiyetini gösteriyordu. Sanırım zehirlenmiştim. Vakit gittikçe de durum daha kötüye gidiyordu. Ancak kendimi toparlayacak hal bile yoktu. İş yerinden bi haberdim, eve geldiğimde sevgili yönetici aramamıştı bile. Rahatsızlandığımı şu durumda sadece onlar biliyorlardı. Orada çalışmak istememe durumu bu halimle bile mevcuttu.


O ara telefonum çaldı. İş yerinden çıkmadan önce arkadaşıma mail atmıştım. Miğdem çok kötü, zor duruyorum bir an önce eve gitmek istiyorum, yazmıştım.

Arkadaşım nasıl olduğumu merak etmiş, aramışdı. Biraz olsun kendimi iyi hissediyordum. Bu da beni biraz da kendimde olmamı sağlıyordu. Moral bu olsa gerek.
Bilir misiniz? İhtiyacınız olduğunda fark edilmeyi, merak edilmeyi? Hayatta en önemli şey ihtiyaçların doğru zamanda yer bulması sanırım. Doğru zamanda derman bulmak. Yoksa yaşam kendinden sapar, büyüsü kaçar.

Bir saat sonra arkadaşım tekrar aramıştı ki, durumun ciddiyeti kendini gösteriyordu. Artık istifra bile edemiyordum.
Bendeki duruma müdahale için hastanedeydik. Bir sürü testler, doktorların dur duraksız soruları ile 5 saat hastanede tutulmuştum. Ardı ardına serumlar ile bütünleşince, işin ciddiyeti kendini yeterince göstermişti.


Hastanede bulunan kişilerin oradan oraya koşturmalarını sadece göz ucuyla izleyebiliyordum. Hatırladığım tek şey tarif edemeyeceğim ağrılarımın olduğuydu. Böyle durumlarda bir tek annem bana gözü gibi bakar, başımdan ayrılmazdı. Ama annem de yoktu!

Acil durumlarda arayacağınız kaç kişi var sorusu burada kendini gösteriyordu. Tünay ve Melis tüm gece benle birlite hastanede kalmışlar, gecenin bir vakti nöbetçi eczane aramışlar ve evlerinde misafir etmişlerdi.
Sabah biraz da olsa kendime geliyordum ama yine de çok iyi sayılmazdım. Doktor dört gün ıstırahat vermişti. Bu halde eve gitmem de mümkün değildi.

Bu süre zarfında Dudu Teyze bana bakmıştı. Küçük bir çocuk gibi, sadece uyuyor ve yemek yiyordum.
İş yerinden olayın ciddiyetini bilmeden telefonlar geliyordu. Aklımdan geçen ayrılma düşüncesi bir süre sonra kendiliğinden gerçekleşmişti. Aynı grup içinde kalarak, başka bölüme geçtim. ( allaha şükür )


Yaşamda hep yanınızda olup, size yaşamda var edecek kişiler olsun...

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...