30 Kasım 2009 Pazartesi

birkaç eksi ve birkaç artı


-2009 yılının son bayram tatilini de yaşadık ve bitti. Hafta başı Salı işe başlıyoruz... Bu yıl tatil yönenden kıt bir yıl oldu maalesef!
-Artık sohbetlerin belden aşağı olmadığı sürece akıcı olmadığını arkadaşlarımla çıktığım bayram tatilinde bir kez daha anlamış oldum. Konu dönüp dolaşıp belden aşağı konulara geliyor, konuya katılmasam da bir şekilde bana bulaşıyordu. Kaç kadeh içmiş olsam da sarhoş olmayıp, sorulan sorular bu yüzden de saçma geliyordu. En son noktada söylediklerimin ucu başkalarına dokunuyor ve belden aşağı ben istemeden vuruyordum.
-Öğrendim ki bilmediğin bir yere gideceksen kaliteden ödün vermeyeceksin! Bayram tatilinde Kıyıköy'e gittik, tesadüfen öğrendiğimiz ve hiç gitmediğimiz bir otelde yerlerimizi ayırttık. Tercih nedenimiz de çok ucuz olmasıydı; hatta bu fiayata kahvaltı bile veriyorlardı. Otele vardığımızda gördüğümüz manzara ve söylenenler bizi yeterince şoke ettmişti. Saat gecenin bir vakti ve otelin, otel olması için bin şahit gerektirir durumdaydı. Görevli kişi ise hiç yerlerini olmadığını ısrarla söylüyordu. Kaldı ki bizim önceden yapılmış rezervasyonumuz da vardı. O saatte sokakta mı kalınır düşüncesine; mecbur bize en suit odalarını açtılar.
Çarşaflar rengarenk, battaniyeler rengarek, oda duvarları rengarenk. Uyku tutmadı tabi... İşte bu yüzden kaliteden ödün veremeyeceksin.
-Sabah kahvaltısının tadını çıkartmak için erkenden uyanıp da, leziz bir kahvaltı için gittiğimiz mekanda menemen yemek isteyip de yiyemeyişimiz çok şaşırtıycı. En erken saatte ve en işlek zaman bayram döneminde malzemeleri olmadığı için menemen yapamıyorlardı. Burası köy! burada malzeme olmaz da nerede olur?
-Akşam üzeri uğradığımız bir mekanda birşeyler atıştırmak istiyoruz, yanında biralarımızı söylüyoruz; öğreniyoruz ki biranın fiyatı 3-TL. İçtikçe içiyoruz.
-Yıllar yılı kullandığım mobil telefon hattımı değiştirdim. Ben ben olalı böyle sessiz bir bayram yaşamadım. Bu sayede yeni hattımın numarasını kimseler bilmiyor. Ve dakka başı banka ve binumum yerleden gelecek bayram mesajlarını okumadan bayramı sonlandırdrım.
-İki teker ile Kıyıköy'e doğru yola çıkıyoruz. Daha İstanbul sınırları içindeyiz ve pat diye önümüzden bir araç, sinyal vermeden sağa doğru kayıyor. Sırf iki teker oladuğumuz için bizi yok sayıyor ve kaza yapmaya ramak kalmaksızın ucuz atlatıyorduk.
-Metrobüs yolcu taşıma ücreti 2-TL. olmuş! Nasıl bir yöneticilik anlayışıdır bu, kısa mesafe yolcusu da aynı ücreti ödüyor uzun mesafe yolcusu da aynı ücreti ödüyor. Madem zam yapacaksın; neden adil bir sistem içinde zam yapmıyorsun? Bu durumu protesto için 20/30 kişilik gruplar turnikelerden atlayarak ücretsiz yolculuk ediyorlar, ben de kendilerini tebrik ediyorum. Metrobüs hattı merkezi bir güzargahta olmadığı için, bu hattı kullanan kişiler bu nedenle ikinci bir toplu taşımacılık kullanmak durumunda kalıyorlar. Kaldi ki yapılan bu zam ile ikinci bir hat kullanmak ekonomik açıdan zorlayıcıdır. Yazıktır günahtır.

-Geçen akşam gezdikcenin 1. yıl kutlaması için dışarıdayız. Amacımız o gece pek çok mekanı dolaşmak. Malum çok populer Asmalı Mescit'teyiz. Bİr gece öncesinde arkadaşım bir mekana gitmiş Public! Uğrayalım diyoruz ve yola koyuluyoruz. Tam olarak bu mekanın yeri Şİşhane'de kalmakta. Mekana vardığımızda bulunan caddede yogun bir lux araç tarafiği hakimdi. Araçalrdan biri gelip biri gidiyordu. İçerisi çok kalabalık olmamakla birlikte ciks bir hava hakimdi. İçeri girmek için yeltendiğimizde, bir anda kapının önünde bir görevli bitiverdi. AYnen öyle oldu ve bir anda mekan kapısının önüne ışınlandı ve kapıyı kolu ile kapatarak," bu gece içerisi yeterince kalabalık" dedi. Biz de şaşkın ördek yavruları gibi, tilki tüyü kürklerimizi evde unuttuğumuz için üzülüyorduk. Sırf bu yüzden içeriye alınmamışız olmamız üzücüydü. " peki ne zaman gelelim" dedim! adamın yüz ifadesi değişti ve buna bir cevabı olamadığı için sessiz kaldı. Bu daha traji komikti. Artık bu saatten sonra ne söylersek söyleyelim cevap alamayacaktık. Halbuki bu mekanın sahibi Ayşe Kucuroğlu, bu mekanı açarken özellikle adının "Public" olmasına karar vermiş; Cumhuriyet ve Halkı simgeleyen bu isim, kapılarının herkese açık olduğunu. Herkesin bu mekanda eğlenebileceğini açıkça beyan etmiş.
Halkımız; çok zengindir, sayısız luks araçları olup, ciks giyinirler. her daim marka kıyafetlerle dolaşırlar.
Public; kapımız herkese açıktır! Ne olursan ol gel; ancak içeri yeterince dolu olduğu için alınmazsan şansını başka gün dene...
Public; herşey düşüncededir; gerisi luks ve ciks yaşam tarzından ibaret!
Anlarım rezervasyonsuz alınmaz, özel rezervasyon yaptırılır, mekanın duruşu budur! Ancak içerisi yeterince dolu olmaksızın, nedir bu tavır? bu kendini beğenmişlik? Kaçıncı yüzyıl anlayışı bu üç bayan damsız muamelesi....
İyi bayramlar, her gününüz bayram tadında geçsin. Kocaman aile olma ruhunda kenetlenip, değerlerimizin sadece hatırlanmak ve kucaklaşmak olduğunu, iki çift sözün, gülümseme ile çalınan kapıların neleri değiştirebileceğini, en güzel anlatan, en özel gündür Bayram!
sevgiler....

26 Kasım 2009 Perşembe

Çok uzun süreden beri dinlemediğim bir şarkıyı biraz önce tekrar dinleme fırsatı buldum. Bilgisayarımda kayıtlı albümleri karıştırırken rastladım bu şarkıya.
Sanki ilk kez dinliyormuş izlemini yaşadım.
Öncesinde dinlediğimde başka duygular yaşardım bu şarkıda şimdi ise başka başka duygular...
Bu kez dikkatimi çeken yaşattığı duygu değil de; müziğin ritmi, şarkı sözleri oldu.
Bana göre çok başarılı bir şarkı.
Kısa bir süre önce bu grup tekrar bir araya geldi.
Çok başarılar.

2005 yılı yanlış hatırlamıyorsam; 110 gurubu ve " özledim" seni şarkısı...
Ayrıca; rockn coke 2005'te grubun vokalisti candan tezzel'in çok sevdikleri ve sanırım vakitsiz ölen bir arkadaşlarına ithaf ettikleri şarkıymış.

110+-+Ozledim+Seni

24 Kasım 2009 Salı

...

Son zamanlarda yaptıklarım hedeflerimin önüne geçemedi...
Sevgim, cesaretimin önüne geçemedi...
Çoşkum, tembelliğimin önüne geçemedi...
Kahkahalar, gülücüklerimin önüne geçemedi...

Cesaret, cesaret, cesaret; hepsi cesaretten ibaret...

Çok severek mırıldandığım şarkı, müziğin önüne geçemedi.
Şaşkınlığım, gerçeğin önüne geçemedi.
Uykusuzluğum nedeniyle, adımlarım hızlı davranıp, işe yetişme telaşında, servisi yakalamak için bir adım öne geçemedi.
Bugün Pazartesi günü, Pazartesi bile Salı gününü geçemedi, hafta Salı günü ile başlayamadı...

Aşkım, gururumun önüne geçemedi.
Enerjim, çoşkum, mutluluklarım günden güne geçmekte,
Ancak gururum ısrarla kalmakta...
Tesadüfler gerçeklere söz geçiremedi.
Zaman geçti, bir hafta sonu daha geçti,
Bir gün daha geçmekte...
Uykusuzluğum geçmedi,
Açlığım geçmedi,
Kalbimin ağrısı geçmedi...


Ekli yazıyı birkaç ay öncesinde yazmıştım, birkaç ay gibi kısa sürede bile insan hayatında değişim yaşayabiliyor.

Yaptıklarımla hedeflerime gün be gün yaklaşmaktayım,
sevgim cesaretimle dost,
en çoşkulu tembellikler yaşanmakta,
kahkahalarım şarkıların müziğiyle dans etmekte.
cesaret yaşam şekli, başlangıç.

19 Kasım 2009 Perşembe

PÜFFF


hafta bitiyor ama ben bu haftaya pek iyi başlamadım. Hele birşey var ki işle alakalı, beynim hala zonkluyor düşününce...

beynimin sağ lobuna atsam olmuyor, sol lobuna atsam gene olmuyor...yer etmiş bir kere, dönüp dolaşıp tekrarlıyor kendini...

çalıştığım kurum, çalışanlarına mail yoluyla bir anket hazırlıyor, ki bu anket, diğer anketlere benzemiyor, çok çok önemli! Ancak ilk mail bana ulaşmıyor o ara bir sorun var işte. Sonra ikinci mail gönderiliyor, "anketi cevaplayın" diyor. O gün de çok yoğunum kafamı kaşıyacak vaktim yok! Gerçekten de öyle, tüm hafta iş çıkış saatlerim üç saat rötar yaptı. Tabi ben son gönderilen maili de dikkatten kaçırıp anketi cevaplamıyorum.

Ne oluyorsa bugün oluyor... Bölge toplantısındayım, performans toplantısı, hedefler derken bu anketten bahsediliyor ve bu anketi cevaplamayan bir tek ben varmışım. Bunu nasıl öğreniyorum; toplantıda koca ekranda sadece benim adım var. Bölge müdürüm; Fethiye burada mı diyor? Ben vücudum orada olmaksızın bir görüntü ile sadece kolum varmış gibi elimi kaldırıyorum. Sanki benim varlığım kolumdan ibaret o an, suratım yok, kafam yok! Sesim bile çıkmıyor, görünen sadece kol ve havada duran o kola bağlı bir el!....

Bu durumda nasıl bir açıklama yapılır bilemiyorum. Savunsam bir türlü savunmasam bir türlü, adım yazılmış koca ekrana bir kere... İşin entresan yanı da adımın tüm kurum içerisinde tek olması! Başka Fethiye yok! Gel de unuttur kendini, ya da lafı açıldığında "o ben değilim" deyip kapat konuyu... ancak öyle değil işte...

Haydi toplantıdan hemen çıkıyorum, rahatlıycam diyerek doğru spora...
Biraz yüzmek istiyorum, ancak bone yok, gözlük yok!.
Neyse görevli kişiden ödünç bir bone ve gözlük alıyorum; mayonuz yoksa giremezsiniz diyor?
İşte bu da günün kapanış konuşması oluyor; mesela bone var gözlük var ancak ben de mayo olmayacağı düşüncesi...!... püfffff....

10 Kasım 2009 Salı

ATAM!

Atam;

Yıl 2010; neler değişti, kaç kuşak geldi geçti. Atatürkçü düşünce ışığında bizlere gösterdiğin yolda, emin adımlarla yürüyoruz.

Atam; dedim ya çok şey değişti diye. Her çağın düzenine uyum sağlamış, bundan sonra da uyum sağlayacak Atatürkçü düşünce, ne üzücü ki artık suç sayılıyor.

Atam; kurtuluş mücadelesi sonucu kazandığımız şuanki özgürlüğümüzü Türk Gençliği olarak daha nice kuşaklara aktaracağız. Son zamanlarda gurur duyduğum bu egemenlik zaferimizden bahsetmek, sevinçlenmek, eli silah tutan dağa tepeye çıkıp eşkiyalık yapan kişilerle aynı cezai baskıyı görüyor.

Atam; biz bu aydınlık günlerin ne badireler atlatılarak kazanıldığını, bire bir şahidi olmuş ve bu onur ile yaşamına devam etmiş dedelerimizden dinleyerek büyüdük.Belki pek çoğu şuan hayatta değil! Bundan da memnun olan, "artık o günlerin canlı tanığı kalmadı" düşüncesinden kendilerine pay biçen ve o günleri unutturmaya çalışan bazı zihniyetler hakim! Ancak bu durumdan kendine medet uman ve sevinen kişiler bilsinler ki; içimizde yaşayan bu vatan sevgisi, asla dinmez, dinmeyecek.

Atam; eli kalem tutan ile eli silah tutana aynı gözle bakılıyor artık. Pek çok aydın kişi, bu yola baş koyup, değerlerine sahip çıkıp, büyük bir onurla yılmadan senin izini takip ediyor.

Atam; açılım adı altında bizlere gövde gösterisi sunan "açılın biz geliyoruz" edasında yaşanılanlar üzücü, fakat Atatürkçü düşünceye ve Cumhuriyetimize sahip çıkma gücümüzü daha da arttırmakta.

Atam; bize bıraktığın çağdaşlığın temeli ilkelerini ve 86. yılını kutladığımız Cumhuriyetimizi emanet ettiğin gibi yüceltip sahip çıkıyoruz ve çıkacağız! Cumhuriyet, kendi çocuklarımıza bırakacağımız en büyük mirasımızdır. Bu bilinçle Cumhuriyetimizi korumak ve yüceltmek bizim en büyük ve vazgeçilmez görevimiz olmaya devam edecek. Bunu hangi şartlarda olursa olsun yerine getireceğimize söz veriyorum.

Ne Mutlu Türküm diyene!



"Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz."
Mustafa Kemal Atatürk!

8 Kasım 2009 Pazar

25 Kuruş Hikayesi.



"Paranın gözü kör olsun" lafını büyüklerimiz boşuna telaffuz etmemiş. Bunu dün daha iyi anladım. Normal şartlarda 250 kuruşun eksikliğinin bu kadar önemli olacağını düşünmezdim. Sadece 25 kuruş işte, olmayınca da olmuyormuş(!)
Fark etmeden dün çok nakit tüketmiştim. Arkadaşım ile eve ulaşmak için dolmuşa binmek üzereydik ki, toplam paramızdan 25 kuruş eksikti. Bir an birbirimize baktık, sonra çantamızın her köşesini aradık, taradık. Cüzdanımızın kıyısını köşesini didikledik. Ancak yoktu; 25 kuruş yoktu...
Düşünsenize sadece 25 kuruş, belki de normal şartlarda yere düşümüş olsa, önemsemeyebilir, almaya yeltenmezsin.
Ancak o an bizim için çok önemliydi. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Yaklaşık iki saat öncesinde bu paranın 68 katını bir taksiye ödemiş, taksicinin uzattığı paranın üzerini almayıp" kalsın" demiştik...
Ancak o durumda dolmuş söförüne paramızın eksik olduğunu söyleme cesaretini bulamıyorduk. Yapılacak şey bir banka atm'si bulmaktı. Yerini tahmin ettiğimiz banka atm'sine ulaşmak için yaklaşık 750m yürüyorduk.
Yaşam inceden inceden sadece 25 kuruşa düşünmeye sevk etmişti...

4 Kasım 2009 Çarşamba

...

Ekli yazıyı arkadaşımın blogunda gördüm bugün, geçen yıl yazmışım bu yazıyı...
Aynı duygularım yoğun şekilde devam etmekte; özlüyorum!
--------------------------------------------------------------------------------
Bir şeyleri özlediğinde ne yaparsın? Özlediğin şey ne ise onu bulursun değil mi? Ya da özlemini sonlandırmak için başka alternatifler üretirsin. Bu senin tercihine kalır.

Ya hiç olmayacak birşeyi özlersen ne olur?Peki bu daha önce olan ama artık mümkün olmayacak imkansız birşey ise...?
İşte o zaman anılar devreye girer ve seni ayakta tutar.
Yoksa seni varlığından haber aldığın birini özlemekten ne alıkoyabilir ki?

Benim özlemim annem için... Annnemi özlediğimi şuana kadar alçak sesle bile kendime itiraf edemedim. Annemden sonra ne kadar zaman oldu sayamadım da... Geçen zaman belki daha da ketum olmamı sağlayacak biliyorum. Aslında buna alıştım da demiyorum, sanırım özlemek duygusunu en ağır haliyle yaşıyorum.
Annemin varlığının anlamını ve “O” olmadan yaşanan bu sürede, O'nu nereye koyduğumu daha iyi hissediyorum.
Bazen arkadaşlarımın anneleri bu durumu bilmedem benim canım anneme selam söylüyorlar...
Bazen açıklıyorum bunu, bazense sessiz bir baş sallaması ile cevaplıyorum...

Ailemde bir kez olsun annemden sonrası için keşke demedik. Şunu da şöyle yapmasaydık lafı çıkmadı hiç. Belki de içimize attık, itiraf edemedik. Ama hayır(!), ailede hiç birimizde keşke duygusu barınmadı. Barınmadı çünkü keşkeler saklanmaz, insanın içini yer bitirir.
Peki biz neden keşke demedik annem için?
Neden mi?
Çünkü biz bu keşkeleri annemin hastalığı döneminde çok söyledik birbirimize... Annem ile yapmak istediğimiz o kadar çok şey vardı ki, bu yüzden hep keşke dedik. Dua ettik; biraz daha zaman olsa...
Keşke....
Uzun bir tedavi sürecinde çıktı bu keşkeler karşımıza.
Bir iyileşse...
Keşke bir iyileşse dedik, durduk...
Planlar yaptık annem için, planlarımızı O’nla paylaştık. En güzeli de buydu, planlarımızdan annemin haberi vardı. O’da katıldı bu yapılan planlara. Belki de biliyordu bu planları O göremeyecekti.
Son günlerinde bile bizle nasıl eğlendiğini, dalga geçtiğini hatılıyorum...

Bizim anılarımız bunlar...Daha yazılacak çok şey vardır şüphesiz.
Gerçekleşmesini beklediğimiz ne çok planımız var hayata dair, ve paylaşmak istediğimiz süprizler...
Bir o kadar da özlediğimiz insan var hayatımızda. Pek çoğu bir telefon uzağımızda olan ama hep keşke dediğimiz....
Hayatınızda değer verdiğiniz kişiler ve anılarınız varsa özlemek çok güzel birşey...
27/11/2008

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...