16 Aralık 2010 Perşembe

Hey sen, nerdesin şuan? Yoksa sabit kalmış gövden gibi; yaşamın ve düşüncelerin de sabit mi? Yani değişmemiş hiçbirşey senin için; öyle mi?...


Kim bilir kaçgündür gövdem gezmese de düşüncelerim uzak diyarlarda... Daha yeni Yunanistan/Selanik’den döndüm. Hem de topu topu iki günde teptim Selanik yollarını... Pazar gecesi İstanbul’a ayak basıp da kafamı yastığa koymak, sonra parmakla sayılamayacak kadar az zaman dilimlerinde, gezdiğim yerlerin büyüsü ile uyudum; mışıl mışıl. Sonra uyandım, uyandım ve gerçek yaşamın güzelliğinde işime sarıldım. Hayatımı devam ettirebilmek adına çalıştığım, ancak herşeye rağmen işimi de sevdiğim, masamı da sevdiğim; gelsin çil çil paralar diyerek başladım bu hafta çalışmaya...

Yunanistan ne güzel bir memleket. Ne güzel bir dil melodisi var bu ülkenin. İnsanlar efkarsız ve samimi tavırları ile şaşırıtıyorlar...

Sonra Atamın evine gittim. Doğduğu evi ziyaret ettim... Bakındım her odasına ayrı ayrı, kapıyı aralayıp da gördüklerim tüylerimi diken diken etti... Atamı görmek, yaşadığı yeri görmek... Sonra dedimki kendi kendime; "Bu zamana kadar nerdeydin Fethiye!" Ömrünün yarısında keşfe çıkmışım Atamın evini, belki pek çoğumuz hala bilmiyoruz buraları, bu kültürleri, bize ne kadar yakın yaşamlarının olduğunu, sanki Türkiye’den uzakda değilmişsin gibi buralar hep... Aslında bize anlatılanlar gibi değil, hiçbirşeyin bize anlatıldığı gibi olmadığı gibi...

Benim rahmetli dedemler Selanik’den göçmüşler, belki de ondan çok yakın geldi bana buralar ancak gerçekten Selanik kendine has bir yaşam şekli ve yapısı ile görülmeye, hatta yaşanmaya değer bir şehir...

İşte ben! Gövdem buralarda olsa da, düşüncelerim yeni yeni yerleri görme telaşında ucuz uçak bileti aramakda... İlk hedef sanırım İspanya! :)

30 Kasım 2010 Salı

Anlatacak Hikayelerim Bitmedi Henüz...

Ben bir Pinokyo’yum belki de:)
Belki de Alice Harikalar Diyarında”yım...
Belki de Donkişot olmuşum savaşmaktayım...
Voltran’ı oluşturabilecek kadar da güçlüyüm...
Sonra “Judy ve Uzunbacak” karakterinde Judy olabilirim en sevimli ve sevecen halimle....

İstediğimde Pinokyo’yum, pembe yalanlarım var, tahtadan bir vücudum olsa dahi kalbim pamuk kadar yumuşak...

Sonra Alice Harikalar Dünyası'nda eğlencelerim var, sınırsız heyecanlarımla keyfindeyim hayatın...

Bir an yaşam eğlence demeden/çekinmeden Donkişot cesaretimle savaşabilirim, mücadelelerim sonsuzlaşır...

Gücüme güç katacak dostlarım vardır, Voltran olup; sapasağlam kenetlenebilirim hayata...

En önemlisi sevebilirim, Judy kadar gerçek olabilirim...

10 Kasım 2010 Çarşamba

ATATÜRK'ÜM!!!

Hiç tanımadığın birini özlemek,
Hiç tanımadan hayran kalmak,
Hiç göz göze gelmeden bakışlarından çekinmek,
Birini hiç tanımadan çok sevmek...

Sonra yıllar geçse de aynı duyguların artarak devam etmesi. Özlemek, hayranlık, çekinmek, ve çok sevmek...

Bu yıl, önceki yıl, çocukluğum... Her dönem yaşadıklarım bunlar hep.

Her dönem 10 Kasım tarihi, anlamını daha da arttırmakda.

Sadece bugünde de değil şüphesiz bu düşünceler, bir işe başlarken, bir karar alırken, kendimi tanıtırken, hayata bakışımla ve düşüncelerimle, mücadelelerimle, hırslarımla hep yaşamımda varlığını hissettiren Atatürk’üm; özlediğim!

25 Ekim 2010 Pazartesi

Güz Mevsimi

Mevsimleri yaşamak,

Güz mevsiminin kucağındayız bu günlerde. Rengi güzel, sıcaklığı güzel... Yaz mevsiminden sonra bir silkelenme, kendine gelme hali yaratır insan ruhunda...
Doğanın gücünü anlamak mevsimlerden geçiyor, mevsimleri sırasıyla yaşamak... Gerçi mevsimleri anlamak İstanbul’da pek mümkün olmasa da. Güz mevsiminde doğa başka güzel görünür, hissedilir...

Güz mevsimi süprizdir, güz mevsimi ılık yağmurdur, gündüz rengi hafif loş ışıklı görünür...
Bu mevsimde atlayıp vapura, yağmurun ve hafif soğuğun ısırdığı ellerini ısıtmak için bir çay ısmarla kendine vapurda boğaz manzarasına karşı. Sonra tranvaya binip Moda’ya yola almak. Moda’dan Topkapı Sarayı’na karşı kahvaltı keyfini yaşamak... kahvaltıdan sonra belki de yağmur çoğalır, göz gözü görmez, ancak doğa kendini bilir, gereğini bilir, güzelliği bundadır...

Sen istersen başka yere koştur Güz mevsimini yaşamak için... Belki Eminönü’ne gidersin, oradan Sultanahmet’e merhaba demek üzere boğazın güzelliğini burada yaşarsın...

Mevsimler süprizle gelir, mevsimlerin güzelliği kendi renklerinde gizlidir...

Haftalık Ruh Halimi Fotoğrafladım


Monday;
Hiç şaşmaz her hafta bu halde başlar bana Pazartesi! Yine de seviyorum Pazartesi günlerini, dengeler beni, silkelenirim...


Tuesday;
Yarın neler olacak belli değil, Salı günlerim belirsizdir hep!


Wednesday;
Çarşamba günleri hep riskli olmuştur benim için. Geçtğimiz hafta bir arkadaşım şu açıklamayı yapmışdı; maaşlı çalisan gunumuz kolelerinin en güzel - verimli çalistiklari gün carsambaymis... ‘arabanın çarsamba günü üretilmişini alın’ derdi üniversitede sosyal psikoloji hocamız...


Thursday;
Perşembe günleri hep güzel gelmişdir, hep mutlu etmişdir beni:) süpriz günümdür perşembe benim...


Friday ;
Çılgın gün Cuma! Yorumsuz...


Saturday;
Cumartesi günleri, müthiş Cumartesileri, ömrümü uzatır bugün, hayatıma anlam katar, hergün Cumartesi olsun ne mutlu...


Sunday Evening;
Sadece Sabahları güzeldir bu günde... Günün ielrleyen saatleri gerilim yaratır, yapılacaklar iş listesi bitmez, süründürür...

22 Ekim 2010 Cuma

Bir Hal



Bugün Cuma günü ve ben bu günde;

Venedik’de olmayı çok istedim, Venedik'de herhangi bir kanalın kıyısında, kaldırıma oturup ayaklarımı uzatmak, hiç nedensiz etrafı izlemek istedim.

Özlemek ne güzel bir duygu, içinde pek çok duyguyu barındıran nadir bir hal özlem...

Özlüyorsun, hırslanıyorsun, tebessümleniyorsun, planlıyorsun, çoşuyorsun... sonra sakinliyorsun:))

15 Ekim 2010 Cuma

İstanbul S.O.S.


10 Ekim Pazar günü Atlas Dergisi’nin düzenlediği bir organizasyon ile “İstanbul S.O.S” dedik. Bu organizasyon ile Fener-Balat/ Süleymaniye/ Zeyrek tarihi bölgelerine bir gezi düzenledik.

Pazar günü saat 11:00’de Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü buluşma noktamız idi. Belirtilen saatte Atlas Dergisi okuyucuları ve gönüllü gezginler Haliç Kıyısı’nda toplanmış, basın açıklaması ile toplanma amacımızdan bahsedilmişdi. Açıklama sonrası Son Irmak Doğa Orkestrası grubunun klasik müziik dinletisi ile buradaki söyleşimizi sonlandırıyorduk.

Ancak tam da basın açıklaması yapıldığında dikkatimi çeken, basından kimsenin bulunmamasıydı. Herşeyden önce bu organizasyonda onlardan oluşan topluluk değil, yüzbinlerin burada olması ve basının da bizlere destek vermesi olurdu. Sonra sekiz müzisyenden oluşan müzik grubu dinletisi ile değil de senfoni orkestrası ile müzik şöleni sunulmasını dilerdim. Çünkü sahip olduğumuz İstanbul şehrine ancak bu yakışırdı.

Belkide en büyük tarihi mirasımız İstanbul şehri!

Tek bir taş parçasının bile koruma altına alınması gerekirken, maalesef Unesco tarafından koruma altına alınmış bölgelerin dahi tehdit altında olduğunu görmek endişe verici ve düşündürücü.

S.O.S. İstanbul Organizasyonun amacı;

2003 yılından bu yana tekrarlanan ve 1 Haziran 2010 tarihli Dünya Miras Komitesi Taslak Karar’ında da yinelenen konularla ilgili gerekli gelişmeler sağlanmazsa 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş olan İstanbul, 890 Dünya Miras Alanından birisi olma niteliğini kaybecek.

Haliç Metro Köprüsünün yapımının durdurulması gibi konular İstanbul’un en azından “Tehlikede Olan Dünya Mirası Listesi”nde kalabilmesi için aciliyet teşkil etmekte. Bunun için yalnızca İstanbullular olarak değil tüm dünya vatandaşları olarak harekete geçmek gerekli kanısındayım.

1) Haliç Metro Köprüsü mevcut projesi değiştirilmezse,
2) 5366 sayılı Kanun’un mevcut uygulaması durdurulmazsa,
3) İstanbul Surları restorasyon projeleri ile ilgili bilgi sağlanmazsa,
4) Tarihi Yarımada’ya hergün 75.000 aracın girmesine neden olacak tünel projesi durdurulmazsa,
5) Ahşap yapıların korunaması sağlanmazsa,
6) Alanın değerlerini koruyan bir Yönetim Planı uygulamaya konulmazsa,

2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş olan İstanbul, Dünya Miras Alanından birisi olma niteliğini kaybecektir.

Yukarıda yazılan metinler, benim için bu hafta sonu yazıda kalmadı, buraları yerinde görmek durumun ciddiyetini de gösterdi. Bugünde bizlere gönüllü olarak rehberlik yapan Mimar arkadaşımız Ali Kurultay, Süleymaniye’de uzun süre yaşamış, pırıl pırıl çok değerli bir genç, Mimarlık ofisi de halen Süleymaniye’de hizmet vermekde. Burasını belli ki çok seviyor ve önemsiyor. Ofisi tarihi bir yapı ve burasını kendi elleri ile restore etmiş. Komşuları ile dialogları takdire değer nitelikde.

Aynı zamanda yine bu gezide tanışma fırsatı yakaladığım Umut Yıldız’da kalemi sağlam bir gazeteci ve profosyonel bir fotoğrafçı. Araştırmalarını ve yazılarını bizle çekinmeden paylaşdı ve bu anlamda tarihi değerlerimizin korunması anlamında bilmediğim çok şey olduğunu da öğrenmiş oldum.

İstanbul kendine özgü kültürü, değerleri, tarihin canlı tanığı olan yapıları ile vazgeçilemeyecek bir şehir. İstanbul farkında olamadığımız bir hızla değişmekde ve değerlerini de aynı hızla kaybetmekde.

İstanbul sessiz ancak çok hızlı şekilde S.O.S demekde!

8 Ekim 2010 Cuma

Tüketim toplumu; ben de dahilim buna...

Bir sermaye üzerinden 5 kişi daha nemalansın. Tüketime dayalı toplumlarda bunu görmek mümkün. Tüketimden para kazanmak. Daha çok tüketmeye teşvik etmek. Girişimcilikle de alakası yok bunun. Düpe düz “0” üretimden para kazanmak anlayışıdır bu...

En basitinden bir örnek; kullandığım mobil hattının bu ayki fatura tutarı olması gerekenden daha yüksek faturalandırılmış... Geçtiğimiz ay bağlı olduğum operatör, cep telefonuma bir mesaj gönderiyor. Ben de ücret bakımından daha cazip olması sebebiyle bu tarifeye geçiyorum. İşlemi de müşteri hizmetlerini arayacak gerçekleştiriyorum. Özellikle müşteri temsilcisine de soruyorum; her ay faturam ne kadar gelecek? Bunun dışında herhangi bir vergi vs. ücret ödeyecek miyim?

-Müşteri Temsilcisi; hayır, net tutarınız şu kadar, bunun dışında bir ücret ödemeyeceksiniz.... deniyor...

Daha öncesinde yüzeysel bilgilendirmeler nedeniyle bu tarz tüketim ürünlerinde belirtilen/anlaşılan bedel dışında ekstradan bedeller ödediğim için, ısrarla tekrar soruyorum... Aldığım cevaplar doğrultusunda bu kez sorun yok gibi görünüyor...

Ancak bu ay gönderilen fatura bedeli, anlaştığımız hizmet tutarından daha yüksek!

Arıyorum müşteri hizmetlerini, haklı olarak yanlışlık nedir öğrenmek istiyorum...

Durum şu; operatörden yıllardır aldığım hizmetin adı “tarife” imiş, geçtiğimiz ay müşteri hizmetlerini arayıp da tercih ettiğim hizmetin adı da “kampanya” imiş. Yani bağlı olduğum X operatör şirketi, kendi kendine adlandırdığı hizmetler için bana iki ayrı faturalandırma yapıyor. Var mı böyle bir dünya??

Müşteri ne bilir bu sistemi! Normal şartlarda bir ürünü tercih ettiğinizde sistem diğer ürünü otomatik olarak iptal eder. Çünkü ürün adlarının farklı olması vs... ne garip pazarlama stratejileri bunlar? Müşteri bunu neden bilsin ayrıca? Anlaşılan o ki zaten bunlar da müşteri bilmesin diye oluşturulmuş, tüketim toplumuna en güzel örnek işte...

İşte bu nedenle sevgili operatör servisi haklı olarak sunduğu bu iki ürün için de benden çaktırmadan ücret alıyor... Sonra sürekli değişen kampanyalarına dahil olarak Müşterinin bunları bilmesi, adı ne ise artık; tarife/kampanya/hizmet değişikliğini de tercih ederken yine bundan haberi olmayan müşterinin iptal ettirmesini talep ediyor...

Ancak iptal işlemi nasıl yapılacak, işte bu çok daha çarpıcı!

Hazır müşteri hizmetlerini aramışken iptal işlemini de yapayım diyorum. Ancak yapamıyorsunuz! Cep telefonunuzdan kısa mesaj ile IPTAL yazıp göndermek gerekli imiş. Yani benden kendi sistemlerinin işlemi için de çaktırmadan +mesaj ücreti alıyorlar, tüketimden gizli gizli para kazanmak budur...!

Sonra bunlardan bağımsız başka bir mesaj geliyor, “Yıllırdır müşterimizsiniz size hediyemiz var”. Ne mutluluk verici bir durum... :))

Hediye'nin tanımı nedir? Aynen adı gibidir; Hediye!
Hazır birşeydir çünkü, pakettir, karşılıksızdır ve hemen sunulur... Ancak durum yine öyle sanıldığı gibi değil! Senin bu hediyeyi hak etmen gerekli.... Operatöre bir mesaj gönder hediye senin...

Bu sayede kaç tane müşteriye mesaj gönderip cevap aldıklarını da hesaplamak çok zor değil... Bu olayların tümünde hiçbir emek, üretim vs. yok. Sadece cüzi bir ücreti var...

Hadi benim gibi itiraz edecekler olacak, ya itirazda bulunmayanlardan alınan ücretler....???

Hani bilinçli olmak da çare değil bu düzene karşı, donkişot gibi müşteri hizmetlerine derdini anlatmak... Bu tarz olaylarda kendimi müşteri hizmetleri ile konuşurken karikatür gibi hissediyorum...

Şimdi bir sürü itiraz konuşması yaptım... Gerekli yerlere iletildi bunlar, cevap bekle, sonuçlansın, sana geri dönsünler; derdini bir kez daha anlat vs...

Ya da uğraşmayıp kapitalist sisteme ayak uydur... umursama... mı???

Hadi leynnnnn!!! Bu saye şapka koleksiyonuma huni’yi de eklemiş bulunuyorum... :)

1 Ekim 2010 Cuma

Hey Dostum!

Dostluk
Dostluk tanımı nedir tam olarak bilmiyorum. Dostluk bağı nasıl oluşur, neden uzun süreli olur çok da anlamış değilim. Bunların hepsi göreceli... Dönem dönem farklı nedenlerle dostluk oluşabilir, ya da dost olduğun kişinin karakteri çok başka olabilir. Belki de dost olmanın tek nedeni emek ve değer vermek. Sonrası da dürüst olmakda gizli...

Herkes gibi benim de dostlarım çok değerli şüphesiz. Uzun süreli arkadaşlıklarımı da korumaya sonsuz çaba gösteriyorum. Fakat bazen elimizde olmadan öyle olaylarla karşılaşıyoruz ki, bir anda karar verip pire için yorgan bile yakılabiliyor...
Bu hafta sonu benim hikayemde de iki pire vardı...

Çok değerli arkadaşlarım Ömer ve Serkan'la buluşacağız. Ömer’i 10 yıldır tanırım, Serkan’ı da aynı süredir Ömer vasıtasıyla tanıyorum. İkisi de birbirinden iyi, pırıl pırıl gençler:)

Aynı zamanda gezdikce.com sitesini hatır gönül ilişkileri ile yazdılar, emek verdiler:)

Geçtiğimiz hafta sonu Cumartesi günü gezdikce.com sitesini yenilemek için buluşmaya karar verdik. Buluşmanın tüm detayları Ömer ve Serkan’a aitti, ben sadece sabah kendileri ile buluşmak üzere Anadolu Yakasına geçecektim.

Belirtilen saatten daha da erken Anadolu Yakasına geçtim, Hatta doğru dürüs bilmediğim Anadolu Yakası’nda kayboldum, Buluşma yeri İkea idi, otobandan İkea girişini kaçırdığım için, ver elini ÇekmeKöy, Serkan’da Çekmeköy’de oturuyor, tam da evlerinin önünden geçtim, ancak buluşma yerinde olacağını düşünerek, arama gereği duymadan İkea’ya ya yöneldim. Buluşma saatimiz 10:30’du, ben 10:00 gibi kaybolduğum halde İkea’daydım. İlk önce Ömer’i aradım. Telefon, çaldı çaldı çaldı, nihayet açıldı. Ömer uykudan yeni uyanmış.

Sonra Serkan’ı aradım, belki kendisi yoldadır gelmek üzeredir diyerek. Telefon çaldı çaldı çaldı çaldı... Ancak açılmadı... İki dakkika geçmeden Serkan geri dönüş yaptı... O’da uyuya kalmış. Ancak nerede olduğunu bilmiyor. Ne kadar bu duruma kızmış olsam da, telaşlanıyor insan.

-Serkan; Fetile, inan şuan ben nerde olduğumu bilmiyorum!
-Fethiye; Serkan geç dalgayı da hemen hazırlanıp çık
-Serkan; ya vallahi bilmiyorum, sanırım Avrupa Yakasında bir yerlerdeyim.
-Fethiye; tabi anlıyorum, şimdi odandan çık, kolidorda annen ile karşılaşırsın, hadi hadi, ben sizi bekliyorum burada sabahın köründe...
-Serkan; Fethiye vallahi evde değilim.
-Fethiye; Serkan böbreklerini kontrol et hemen!
-Serkan; ok sorun yok!
-Fethiye; Vallahi Ömer’i ara, eğer 10:30 gibi burada olacaksa ben ok. Ancak bir dakkika gecikirse giderim. Ve bir daha da sizle görüşmem!
-Serkan; Fethiye yapma böyle.......
-Fethiye; Hadi Ömer’i ara sadece....

Ben bu arada, İkea’ya giriş yapıyorum. Sabah erken olmasına rağmen içerisi baya kalabalık, ancak insan profilleri belli, çocuklu aileler mevcut. Ne yapacağımı bilmiyorum, belki de düşündüğüm son şey haftasonumu İkea’da kahvaltı yaparak geçiriyor olmak....

Saat 10:30 olmuş, hatta 5 dakkika bile geçmiş. Ne arayan var, ne de gelen! Ben de mağazada turluyorum. Birkaç eşya alıyorum, işte gereksiz alışverişlerden benimki gene...

Bu arada Ömer arıyor 10 dakkaya kadar geliyorum?
Saat olmuş 11:00!
Sonra Serkan arıyor, haliyle ben telefonumu açmıyorum....

Ömer’le buluşuyoruz. Normal şartlarda sohbetin kendini alıp götürdüğü buluşmalarımızdan eser yok.

-Ömer’; bak dediğim gibi geldim, buradayım!:)

Ben de;
-bir daha sizle görüşmeyeceğim, Asla plan yapmayacağım, unutun beni, arayıp sormayın. Allah korusun sağlık dışında, ne doğumgününüze ne düğününüze gelmem! burası hakkaten çok komikdi:))

10 dakka sonra Serkan geldi, kendisi Halkalı’daymış, atlamış taksi ile gelmiş. Geciken kahvaltımızı ben gergin halde, ancak dostlarım gülerek birbirimize bakmaktaydık.

Gezdikce.com site yeniliklerini de konuşmuş, Serkan’ın işe gitmesi gerektiği için biz Ömer ile çalışmaya devam etmişdik.

Gezdikce.com’u görsel anlamda tekrardan düzenleyecektik. Bu arada Ömer’le aramızdaki dialog da sakinlemişdi. İşte tam bu arada benden şu cümle çıktı;

- Ya önümüzdeki hafta buluşalım, ben İtalya’dan çok güzel şaraplar getirdim, İkea’dan aldığım şu kadehlerle şaraplarımızı yudumlarız, hem gezdikce’nin son halini tekrar konuşuruz...
-Neeeee!! Ben ne dedim biraz önce!! Yok.... yok..., sizin ne doğumgününüze, ne düğününüze gelirim ben bundan böyle! :)))

İşte Dostluk böyle bir hal sanırım, emek istiyor, telafi gerektiriyor, özveri gerektiriyor. Sonra anılar oluşuyor, en keyiflisi biriktirdiğimiz anılar...

28 Eylül 2010 Salı

İtaly Gezdikce

Kısa ancak keyifli geçen İtalya gezisinden izlenimlerim;

Milano’da çok kalamadığım için sadece merkezini ziyaret etmek beni bir daha buraya gitmem için zorluyor. Çünkü eminin Milano’da keşfidilecek çok yer var, gece yaşantısını da merak etmiyor değilim?

İtalya ülkesi, geçmiş tarihi, günmüz yaşam şekli ve ekonomik varlığı, başarıları, hepsi bir bütünü oluşturmakda. Mesela çoğunlukla tüm yerleşim yerlerinde küçük araçlar ve iki teker kullanılımı yaygın. Çünkü trafik kuralları çok net ve zorlayıcı!

Trafik kuralları sayesinde uygulanan sert yaptırımlar ile şehirlerin kendine has yaşam şekilleri oluşmuş ve sonrasında pek çok şeyi de beraberinde getirmiş.

Bilmiyorum bana mı denk geldi? Kişilerin görüntüsü; kıyafet, giyimlerine çok dikkat etmekteler. Bu da günlük yaşamda motivasyonu beraberinde getiriyor olabilir. Açıkçası benim hoşuma gitti, etrafımda şıkır şıkır dolaşan insanları görmek güzeldi. Özellikle erkeklerin fit duruşları etkileyici...

Sanatın, özellikle Floransa’daki yaşam şekline kendiliğinden dahil olması, en azından İstanbul’a göre Floransa’nın sanat açısından daha zengin olduğunu görmüş oldum. Her sokak size sanat adına süprizler sunabiliyor. Sokak kaldırımlarına görsel açıdan yapılmış resim çalışmaları görülmeye değer. Rastgele bir sokakda klasik müzik resitalleri kullaklarınıza inceden inceden işliyor.

Gelelim Venedik şehrine; ilk olarak sizi etkiliyor, sonrasında biribirine benzer sokaklar, her sokağın sizi bir köprüye bağlaması, köprü geçişlerindeki kanal bağlantıları, gondollar, maskeler sizi etkisinden çıkamayacağınız bir halde tutsak ediyor...Kısacası Venedik çok romantik bir şehir, tavsiye ederim sevgiliniz ile gidiniz...

Dip not; seyahatlerde sinema kültürünün de ne kadar önemli olduğunu anladım. Sinema, farkında olmadan pek çok şehri size tanıtma görevini de üstleniyor. İzlediğiniz sinema filmlerinde hafızanıza kazınmış tarihi yapılar olsun, mekanlar olsun, cadde olsun, buraları canlı haliyle gördüğünüzde, size hoş duygularla tanıdık gelip kesinlikle merakınızı pekiştirebiliyor. Bunu özellikle Floransa ve Venedik’de yaşadım. Kaldı ki izlediğim filmler yakın dönem filmleri de değildi.

Hayat gezdikce güzel, gezdikce tatlı ve özel...

22 Eylül 2010 Çarşamba

RÜYA


Rüyamda U2 konserindeyim, konser sırasında bir anons yapılıyor. “ Serdar Ortaç vefat etmiştir.” Sonra U2 solisti Bono bu anons üzerine bir açıklama yapıyor “ Serdar Ortaç’dan bir şarkı söylüyoruz; Hayat beni neden yoruyorsun, madem çok günah oyunu sen bozuyorsun” ...

Hayırolsun, yarattığı garip etkiden sıyrılmak için arkadaşıma anlattım bu rüyayı. Ancak arkadaşımdan yorum aynen şöyle; Hadi ya; peki Bono şarkıyı hangi dilde söyledi?

Oluyor bana bazen...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Venedik Gezdikce

Aşk şehri Venedik

Bir şehrin ne kadar romantik olduğu nasıl anlaşılır bilmiyorum. Belki de romantik olmak bilmemekden kaynaklıdır. Kendi içindedir gizemi. Venedik'in beni bu kadar etkileneceğimi düşünmemişdim. Şehir buram buram romantizim kokmakda. Kaldı ki İtalyan dilinin kendine has melodisi de bunu fazlasıyla tetiklemekde. Enerjik, sıcacık merhaba telaffuzları, cümlenin bitişinde teşekkür edersin, ancak cümle bitsin istemezsin.... “Grazie” diyerek bulunduğunuz yerden ayrılırsın, ancak bu telaffuz ile ayrılamazsın.

İtalya gezimizin İlk durağı Milano’dan otobüs ile ayrılarak kalacağımız otele yol alıyorduk. Rotamız Venedik’e yakın bir kasabadaydı. Eğer tekrar Venedik’e gitme fırsatım olursa kesinlikle Venedik’de konaklayacağım...

Otobüs yolculuğu tahminimden daha uzun sürmüş, bu sayede günün yorgunluğu ile gece eğlencesine kalmadan mışıl mışıl uyumuşduk.

Sabah erkenden uyanıp, Venedik’e gitmek üzere yol alıyorduk, hava da bizden yanaydı. Bir saat süren otobüs yolculuğumuz sonrasında, kısa bir tekne yolculuğu ile Venedik’e ulaşacakdık. Güneş ışıl ışıl en tepeden gülümsüyordu bu gizemli romantik şehirden bize.

Bu şehrin hangi köşesine bakarsanız bakın her binanın bir hikayesi var. Özellikle meydana adım attığınız andan itibaren baktığınız her binada yaşanmış hikayeleri hissedebilirsiniz...
Heyecanlıydık, birgün öncesinde gerçek şehir görüntüsündeki Milano’dan sonra, Venedik çok başka görünmüşdü gözümüze...

Dünyanın dört bir yanından insanlar bizim gibi keşfe çıkmış etraf bu anlamda çok kalabalıkdı. Yerleşik halkı görmek ya da şehrin günümüz yerleşik yaşamından izler bulmak mümkün değildi. Herşey eskiyi yaşatmak çabasında devam ediyordu...

İlk olarak meydanda bulunan yapıları keşfe çıkıyorduk.

Venedik, Laguna’ya geçmeye zorlanan yerli halk tarafından M.S. 811 yılında kurulmuş. 823 yılında kemikleri İskenderiye’den Venedik’e getirilen San Marco ( St. Mark The Evangelist ) kanatlı aslan olarak tasvir edilerek şehrin koruyucu Azizi ünvanını almış. Venedik’in ilk kurulduğu dönemdeki anlamı; Sukunet’miş. Bana göre tam da ismini bulmuş... Burada stresli olmak imkansız gibi görünmekde...

Venedik hakkında bildiklerim 1254-1324 yılları arasında Marco Polo ve 1725-1798 yılları arasında Kazanova'nın yaşamış olduğu... hikayeler peşi sıra anlatılıyor. Tarih kendini burada gösteriyor, yapıların gölgelerinde anlatılan hikayeler canlanıyor teker teker...
Kazanova'nın çapkınlığı kadar, sanata ve bilime neleri kattığı, neleri başardığı ve bulunduğu yaşamın O'na neler dunduğu...
Marco Polo'nun gezgin ruhunu yapılarda fotoğraflamak...

17 Eylül 2010 Cuma

Milano Gezdikce

09/09/2010
Bayram sabahlarını çok seviyorum, her bayramın kendine has bir kokusu var bana göre.
Bu Ramazan bayramını kendime ayırdım. Değerli arkadaşım Çiğdem Karabulut ve yine Çiğdem vasıtasıyla tanışma fırsatı yakaladığım Sevgili Zehra ile üç gezgin olarak İtalya’ya yol aldık.

Merak duygusu, heyecan duygusu, yeni yerler keşfetme isteği, ve bunların birleştiği yer; İtalya şehri!

İşin aslı ben bu gezide herşeyden önce kendi hayalimde canlandırdığım İtalya'dan farklı bir yer görecek miydim? Bunu merak ediyordum. Ki hayalimdeki İtalya ile gördüğüm İtalya arasında bir fark yokdu. Tam da düşündüğüm gibiydi herşey, sadece biraz da olsa Venedik şehri beni biraz şaşırtmışdı.

İlk durak Milano;

Modanın başkenti Milano. Bayanların en çok görmeyi arzu ettikleri şehir Milano. Belki de bu İtalya gezimizde en çok Milano’yu beğendim diyebilirim. Çünkü merak ettiğim ya da ilk kez görme fırsatı yaşadığım yerler için daha çok yerleşik hayat dikkatimi çekmekde, Milano’da da kendine has bu yerleşik/doğal havayı yakaladım.

Başarılı bir uçuş ile Milano Hava alınına iniyorduk, Çok büyük olmayan bu hava alanında kolayca istenilen yere ulaşmak mümkün.

İtalya'da en eğlenceli anlar herkesin yaşadığı gibi lisanlarını şiir gibi dinlediğinizde gerçekleşmekde. Ne kadar etkileyici, ne kadar melodik bir o kadar da eğlenceli bir dilleri var...

Zaten seyahate çıkmadan önce Çiğdem ile bir kaç İtalyanca kelime ezberi yapmışdık, bu açıdan kendimizi daha güvende hissedebilirdik.

Bugün Milano'da sadece birkaç saat kalabilmemiz mümkün olacakdı.

Havaalınından çıkıp da şehir merkezine doğru otoban üzerinden yol sizi geniş caddeler ile şehir merkezine doğru ulaştırmakda. Yol boyunca binaların en çekici yanı balkonların çeşit çeşit çiçeklerle dolu olması. Bunun dışında pek çok Avrupa Şehrindeki gibi, göz alıcı ya da mimari açıdan çarpıcı yapılar bulunmuyor, çok nadir olarak caddede birkaç yapı sizi etkileyebilir. Ancak yine de küçük pencereli çok katlı binaların balkonlarında bulunan küçük botanik bahçeleri etkileyici ve dikkat çekici şüphesiz. Hani pek çoğumuzun çocukluğundan bildiği ortanca çiçekleri bina balkonlarda çokça göze çarpmakda. Her balkon rengarenk küçük birer bahçe şenliğinde eğlenceli, hoş görünmekte...

Başka şekilde yine caddeler boyunca bisiklet otoparkları ve vespa otoparkları beni benden almaya yetiyor. Öyleki alışık olduğum İstanbul trafiğinden çok farklı olarak her yer iki teker dolu. Sınıf farkı olmaksızın bu şehirde besbelli hemen hemen herkes iki teker kullanmakda. Bu da sanırım trafiği bir nebze olsun daha keyifli hale getirmekde. Aynı şekilde, İstanbul’da çok nadir görebileceğiniz Smart araçları her köşe başında karşıma çıkıveriyor. Ciks tiplerin bile bu şirin araçları kullanıyor olması şehrin kendine has bir havası olduğunu hissetiriyor.

Otobüs ile gerçekleşen bu kısa şehir turumuzu merkezde sonlandırıyorduk. Merkeze adım atıp da tam karşımda gözlerimi kamaştıran şey aslında beni şaşırtmakdan öte çok başka hislere götürdü. Bu muazzam yapı tam da şehrin göbeğinde hala sapa sağlam ayakda durabiliyordu. Yüzyıllardır burada kaç kişiye tarihin yaşanmışlığını simgelemişdi acaba? Duomo Katedral'i muazzam büyüklükde, dim dik ayakta sizi selamlıyor. İlk gördüğünüz andan itibaren de siz onu hayran hayran selamlıyorsunuz. Bu şaşkınlığın sonrasında merak duygusunun yardımı ile bu yapının 500 yıl sonrasında tamamlandığını öğrenmek de şaşkınlığıma şaşkınlık katıyor. Yapının sivri kule yapıları, en üste Aziz Meryem Heykeli ile büyüleyici. Her yolun katedrale çıkıyor olması bulunduğu konumu ve önemi gösteriyor. Aynı anda 40,000 kişiyi ağırlayacak kadar büyük alana sahip olması zaten nasıl bir yapı olduğunu ortaya koymakta. Katedralin dış cephesindeki işlemeler olağanüstü güzellikde. Gotik sanatının inceliği, İtalyan kültürünün zevkiyle buluşmuş ve ortaya inanılmaz bir yapı çıkmış. 135 kulesinden en yükseği 107.5 m. ve üzerindeki Madonna heykeli altından yapılmış. Katedralin içi de dışı kadar büyüleyici. Muhteşem işlemelerin yanında, heykeller ve tablolar da büyüleyici.

Bu yapının büyüsü ile La Scala Opera binasını görmek için adımlarım hızlanıyordu. Yakın zamanda kaybettiğimiz Leyla Gencer'in de burada temsiller sunduğunu bilmek hoş bir duygu yaratıyor. Bina tahmin ettiğim kadar görkemli bir yapı değildi. TR.'de görebileceğiniz düz bir bina havasında merkeze konumlanmış, ancak gelmiş geçmiş en güzel operaların sahne aldığı bir yer. Ayrıca keskin kuralları olması da değerini ve önemini sanata karşı değeri de arttırmaktadır. Her yıl 7 Aralık'da sahne perdelerini aralıyor. Burada bir kaç fotoğraf çekip, aynı meydanda bulunan Galleria Vittorio Emanuele II çarşına gidiyorduk. Belki de burada sadece bir gününüzü sıkılmadan harcayabilirsiniz. Rengarenk, ışıl ışıl, pırıl pırıl, ferah bir çarşı burası. Gündüzü ayrı gecesi ise başka ayrı size kucak açmakda. Çeşit çeşit mağazaları, çeşit çeşit restoranları ve cafeleri, kitap dükkanları ile her kişiye merhaba demekde.

Yerden tavana kadar mimarisi gözleri büyülemekde, en keyifli alışverişlerin hatırlanacağı çok görkemli kocaman bir pazar alanı burası. Ancak fiyatlar görkemine uygun şekilde yüksek. Restorantlar çok şık, yemek sunumları çarşıya yakışır güzellikde, hem eğlenceli hem de çok romantik bir atmosfer hakim burada. Biz de buraya gelmişken, güzel bir yemek ile leziz şaraplarımızı yudumluyoruz. Etraf şıkır şıkır insanlarla dolu. Özgür bir atmosfer hakim, çouğunlukla bu tarz yerlerde sınıf farkları gözetilir gibi hissedilse de ortam her sınıfa özgür olan sunmakda... Yemek yerken etrafı izlemek, kare kare fotoğrafları kayıt etmek çok keyifli. Seviyorum düzenli yaşamı ve düzenli insan manzaralarını:)

Kahvelerimizi de içtikten sonra, birkaç gün sonra tekrar Milano şehrine gelmek üzere, Venedik'e gitmek üzere buradan ayrılıyorduk.

Milano'da ulaşım çok kolay, her keseye uygun ulaşım mümkün, ancak taksi ile ulaşım sağlamak isterseniz taksi ücretleri biraz pahalı olabilir. Biz otobüs ile yolculuk etmeyi tercih ediyorduk. Ancak başda da belirttiğim üzere her sokak başında size iki teker sesleri merhaba demekde. Beni en çok şaşırtan da motor kullanan kişilerin ne kadar şık olduğuydu, bayanların topuklu ayakkabıları ile, erkeklerinse takım elbiseleri ile sürüş keyfi yapmalarıydı. Yerleşik yaşamın bu kadar kendine özgü olması gerçekten çok güzel kareler ortaya koymakta.

Milano kendine özgü yapısı, yaşam şekli ile büyüleyici, bu şehri gezmek için dört gün yeterli olabilir. Como Gölü'nü de görmeden bu şehirden ayrılmamak gerekli. Biz bu kez Como Gölü'nü göremedik ancak en kısa zamanda burayı da seyahat listeme dahil edeceğim.

Milano ekonomik gücüne yakışır şekilde varlığını sürdürmekde. EXPO 2015'i neden Milano'nun aldığını anlamak, Milano'yu gördükten sonra daha anlaşılır olmakda...

16 Eylül 2010 Perşembe

Nietzsche Demiş ki!

"Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz.
Sadece seçim yaptığını zanneder.
Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır.
Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir...”

Friedrich Wilhelm Nietzsche

15 Eylül 2010 Çarşamba

İyi Haber!



Çalıştığım kurumun eğitim/akademi bölümü için, eğitimin sahnesi ve eğitimin hazırlanması/tasarım alanlarında çalışmak üzere başvurum kabul edildi. Bu nedenle yoğun ancak bir o kadar da keyifli bir döneme merhaba diyorum :) Belki bu süre zarfında sevgili blogumda çok serbest zamanım olamayacak:)

Ancak bu süreçde belki de daha verimli düşünceler ile arada da olsa yazma fırsatı yaratacağım sevgili blogum, tatlı satırlarım, serbest kürsüm:)

14 Eylül 2010 Salı


Tek oyla ne değişiri sorgulamak istemiyorum, oy kullanmanın bir görev olduğunu biliyorum ve bunun bilincinde olduğum halde referandumda oyumu kullanamadım, Çünkü TR.’de değildim maalesef!

Ne kadar açık ki, benim gibi pek çok kişi aynı durumda oyunu kullanamadı, referandum sonucu ne olursa olsun bunu tartışmak yersiz görünüyor, ancak bu teknik açıdan oy kullanamama durumunu önceden tahmin edebilmenin ne kadar net olduğu da ortada. Yani bu referandum tarihini özellikle bu döneme denk getirmek büyük bir başarı diye düşünmekteyim.

Ne kadar koştursam, ne kadar çırpındımsa da yetişemedim işte, yetişebildiğim tek şey basketbol dünya şampiyonası idi.

Neden hava alanlarında oy kullanılamıyor? Hele ki bu bir yerel seçim değil, genel bir oylama ise? Nerede olursak olalım bu hakkımızı bulunduğumuz yerden kullanıyor olmamız gerekli bana göre.

Hayır, hayır yetişmem gerekli deyip durdum kendi kendime, ancak olmadı maalesef.

Temennim bundan sonraki dönemin en sağlıklı şekilde değerli milletimize hayırlı olması. Değişimlere ihtiyacımız var şüphesiz, ancak değişimleri kendine pay biçerek, bunu kişisel bir başarı olarak görmeden, demokratik bir yaklaşım ile, kişisel düşüncelerin ne olursa olsun özgürce savunulduğu bir ortam yaratmasını temenni ederim.

Bu dönem belki de bizim için önemli bir dönem, şapkamızı önümüze koyup bir kez daha düşünmemiz gerektiğini açıkça ortaya koymakda.

7 Eylül 2010 Salı

Normal

Uzun süredir dinlemediğiniz bir sanatçıyı dinlediğinizde özlemek duygusu o an için çok tatlı gelir. O parçayı bir daha bir daha dinlersiniz. Özlem böylelikle kıvamında tüketilir ve giderilir. Tadı damakda kalır tatlı tebessüm bırakır yüzde. Bu sabah çok tesadüf radyoda öylesine bir frekans ararken, Bülent Ortaçgil rast geldi, öyleki sanki şarkı değil de, sanki sohbet edermiş edasında odaklandım. Zaten kendisinin öyle buğulu bir sesi var ki, "susma daha da devam et" demekten kendimi alamıyorum her defasında.

İşin başka tarafı parça şuydu; Normal?



Biralar soğuk mu dedim
Dedi ki normal
Peki ya havalar?
Valla gayet normal
İşler dedim gidişler dedim?
Hepsi normal
Peki ya sen, ben? Normal
Peki biz, ikimiz? NormalHalimiz dedim?
Ne dese beğenirsiniz, normal!
Uf biri anlatsın hemen nedir bu normal
Canım sıkıldı yoksa ben miyim anormal
Peki dedim Türkiye? Dedi ki normal
Ya AB? Bilmem! Normal
Ya ABD dedim? Dedi ki çok normal
Peki dedim ya DGM? dedi ki normal
Ya OHAL, o kadar yıl? Bilmem! Normal
Peki GAP, ZAP hasan keyf? Hepsi normal
Uf biri anlatsın hemen nedir bu normal
Canım sıkıldı yoksa ben miyim anormal
Peki ya medya, RTÜK? Dedi ki normal
Ya reklamlar, rating? Valla, normal
Yahu hiç mi ikinci yok dedim? Dedi ki normal
Peki trafik, katliam? Dedi ki normal
Ya susurluk, kamyon ? Dedi ki normal
Yine kaybettik dedim dedi ki normal
Uf biri anlatsın hemen nedir bu normal
Canım sıkıldı yoksa ben miyim anormal

Ne güzel bir parçadır bu, kaç yıl geçse de her dinlendiğinde anlamlı gelecektir.
iyi dinletiler...

5 Eylül 2010 Pazar

Yaşlanmamak ???


Bu yılı da bitirmeye çeyrek zaman kala ben hala çocukluğumu, enerjimi korumaya çabalıyorum. Yaşlı değilim, o kös kös yarının telaşını yaşayan orta yaş kısımdan olmayacağım, diyorum!
Ancak zaman geçtikçe de bunla mücadele etmek için daha fazla çaba harcadığımı fark ediyorum.
Yediklerime dikkat etmeye, hava koşullarına ayak uydurmaya, vs..
Yani bir mühdet sonra ruhunu koruyabilsen bile, fiziksel olarak yenilebiliyorsun. Ya da süreyi uzatıyorsun diyelim buna.

Yani sen ne dersen de, vücut dengesi olması gerektiği gibi çalışıyor bir yerlere taşıyor seni,bu da ruhsal açıdan seni ister istemez etkiliyor!

Henüz saçlarım beyazlamadı, ancak pek çok arkadaşımın saçlarına ak düştü :)
Bu kötü bir şey değil, ancak dengeler değiştiğinde değerlerin de değişeceği sinyalini almakda gecikmiyorsun.

Daha sakin müzikler dinlemek de beyaz saç oluşumu ile ilgili mi bu?
Gecenin bir vakti sokakda olmak düşüncesi ürkütücü geliyorsa, bu da eğlencenin eskisine göre zamanı olduğunu mu gösteriyor acaba?

Sanırım zamanın bu ilerleyişinde, zamanı daha kaliteli yaşama çabasına giriyorsun, renkler ana renklerden ibaret oluyor. Yaşam daha naturel gerçekleşiyor...

Ruhum bir mühdet daha çocuk kalacak, bunu yeterince depolamışım, ancak fiziksel değişimler ruhu da yavaş yavaş şekillendirip istemesek de bizi etkilemekde...

4 Eylül 2010 Cumartesi

U2



Sizi seviyorum çünkü çok iyi müzik yapıyorsunuz.
Sizi seviyorum; müzik evrenseldir anlayışı ile kaç kişiye ulaştınız aynen ekli fotoğrafdaki gibi.
Sizi seviyorum; en sıkıntılı, bunaltılı zamanlarımda düşüncelerimde sizden bir parça çalmakda.
Sizi seviyorum; her geçen gün daha da devleşiyorsunuz.
Sizi seviyorum; bana sizi tanıma fırsatı verdiniz.
Sizi seviyorum; bu sayede sizi seven herkesi de sevmiş oluyorum:)
Sizi seviyorum; Türkiye/İstanbul'a Hoş Geldiniz!

....

Neden fotoğraf albümü oluştururuz? Eziyet midir bu bize? Çoktan toprağa karışmış vücutların en canlı halini fotoğraflarda görmek ne acı bir duygudur aslında!

İki çift laf etmek istersin ancak ses sadece senden gelir... İnsanoğlu nasıl bir varlık olur o zaman, fotoğrafla konuşma isteği, işte O'anda duyguların en doruğunda eski fotoğraflarla konuşurken kendini bulmak!

Aile büyükleri ile çekilmiş bir kare, benim bile hatırlamadığım kendimi tanımakda güçlük çektiğim, küçük bir kız çocuğu...

Fotoğraflar, şarkılar...
Hayat, adaletsiz hayat! Gün gelicek biz de böyle fotoğraf karelerinde kendimize yer bulacağız...

***Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış, hani siyah kazaklı duyuyorsun değil mi?

2 Eylül 2010 Perşembe

Eylül


Daha iki gün öncesinde dışarı çıktığımda tek yaprak kımıldamıyordu bile. Güneş en tepede, havada inanılmaz bir nem ve gün ışığında dışarıda olmak akıllara zarardı.
Oysa bu zamanlarda dışarıda olmak, keyifli yürüyüşler yapmak, serin serin serilmek gerek toprağa...

Nihayet Eylül ayı püfür püfür esintisiyle geldi, gün ışığında dışarıda olmak keyfi ile geldi....
Güneş en tepede olsa dahi, nasıl güzel bir esinti var havada, rüzgar ne güzel bir ferahlık hissi yaşatıyor. uzun yürüyüşler işkence yaratmıyor artık.

İşte en sevdiğim aylardan biridir Eylül, Eylül ayı bitişin habercisi, ancak başlangıcı da merhabadır. İşte bu iki olgusu ile tatlı telaşlar yaşanır bu ayda. Telaş duygusunu severim, ruhu diri tutar, disiplinli olmayı sağlar...

Telaşa karşılık alırsınız yanınıza hırkanızı, çünkü hava akşama doğru eser biraz ve hafif tırmalar teni, üşütür birazcık...
Açık havada kahve keyfi de en özlenen, beklenendir...
Eylül ayı hoş gelmiş,

23 Ağustos 2010 Pazartesi

20 Ağustos günü önemlidir!


Tarih 20 Ağustos 2010, 20 Ağustos tarihi önemli bir tarih benim için!
Bu tarihde çok değerli arkadaşım doğdu benim!
27 yıldır tebessümlerle geçirdiğimiz bir dostluğumuz var! İyiki de var. Bazen nedensiz yere çok kahkahalar attığımız oluyor, bir fruko gazoz ile sanki bir büyük rakı bitirmiş kadar keyiflenbiliriz. On yüz bloncuk yuttuk biz bu süre zarfında...

Ancak ben bu yıl farkında olmadan bir gün ertleme ile doğum gününü kutlamaya yeltendim, bunu bile beceremedim diye bilirim! 21 ağustos günü sabah erkenden aradım ilk arayan ben olmak adına; aradığımdaki cümle şuydu; dün benim doğum günümdü!
Ve Feto o an kalakaldı!
Kare kare dünkü telefon konuşmalarımız düştü aklıma, defalarca telefonla konuştuk, o kadar çok geyik yaptık ki... Ancak ben atladım, bu yıl ramzan ayının da verdiği dalgınlık ile hatırlayamadım...

Nasıl unuturdum?
Şöyle unutulurmuş; teknolojinin ağına düştüm oysaki ben! Telefonumu değiştirmişdim ve yeni telefonuma doğum gününü büyük bir dalgınlık ile 21 Ağustos tarihini giriş yaptım! İşte bu nedenle de hala tam olarak kutlayabilmiş değilim.

İnsanda unutanma duygu ne garip işliyor! Dün kaç kez telefon ile aradım ancak gene kutlayamadım. Bu nedenle savunacak hiç bir yanı yok bunun bana göre:)

Ancak biz çok iyi dostlarız,
Nilgün; sen! Evet sana sesleniyorum!
İyiki doğmuşsun! İyi doğmuşsun Nilgün!
Ağustos ayının tüm günlerinde doğum gününü kutlayacağım!

Dileklerin istediğin zaman istediğin şekliyle gerçekleşsin!
Tatlı ruhlu arkadaşım!

( 32 yaş güzeldir bu arada :))

19 Ağustos 2010 Perşembe

17 Ağustos 2010 Salı

En sevdiğin yemek, en sevdiğin film, en sevdiğin içecek, en sevdiğin şarkı, en sevdiğin sözcük, en sevdiğin mevsim...
Bu hisler hep güzel anlar yaşatır, morali yüksek tutar...

Bir solukda okumaya başlayıp da bitirdiğim kitap benim için endir...
Tadı damağımda kalmıştır, lezizdir, buz gibi bir içeceğin yaşattığı ferahlık hissi gibidir, hala kulaklarımda çalan melodilerin dansıdır, sözcükler hatırımdadır tek tek, dört mevsimin güzelliğindir düşüncelerim.

bir daha okusam gene tadı damağımda kalacaktır şüphesiz...
" Kürk Mantolu Madonna"
Sabahattin Ali'ye sonsuz saygılar...

13 Ağustos 2010 Cuma


Eğer birgün evlenmeye karar verirsem Zengin biri ile evlenicem!
Cümlenin başına eğer kelimesini yerleştirdimse bu çok da gerçek olmayacak değil mi?
Ben var ya bazen çok sinirleniyorum, bazen şu yaşadığımız toplumda kendini bilmez insanlara birşeyler anlatmak ya da öğretmeye çalışmak o kadar zor ki?
İronik yaklaşsan bir türlü, sinirlensen bir türlü, kafasına tekme atsan hiç olmayacak birşey tabi bu...
Peki bunun evlilikle ne alakası var özellikle de zengin koca alakası ne?
Şöle; bazen anlıyorum şu sosyete kültüründe yaşaşan zat-ı muhterem kişileri, kendilerini nasıl soyutlayıp nasıl özel fanuslarda kendilerine bir dünya yaratıyorlar. Laf anlatma süreçleri biz normal insanlar kadar uzun ve yıpratıcı olmuyor. Hemen çıkarıyorlar tomar tomar paraları kişiler susuveriyor... hahhahaha durum bu da değil aslında; direk paraları ağızlarına tıkıyorlar da ondan mı susuyor millet? Yahu bizim milletimizi ancak para mı susturacak? Nerde kaldı "onur" ?
Durum şu ki, hayat beni neden yoruyorsun?

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Hayırlı Ramazanlar

Hayırlı Ramazanlar; sıcacık pide almak için pide sırası bekleyip sonra koştura koştura iftar yemeğine yetişmek...

Ramazan ayında hep bir telaş gizli, ancak sabırlı telaşlar bunlar hep, on bir ay gizlenen tahammul duygusu bu ayda kendini gösteriveriyor.

Ramazan ayının ilk günü, bu sıcak havalarda hem oruça niyetlenmek hem de dışarıda çalışmak durumunda olmak ne kadar zor ve dayanılmazdır kimbilir.

Modern çağın düzenine uyarak ofis ortamında klimalar ile serinleyen ben, sadece susuzlukla baş etmeye çabalamaktayım. Mecbur kalmadıkca burnumu dışarı bile çıkartmak istemiyorum...

Herşeyin bir nedeni var; inançlar, inandıklarımız hep gerçekçi bir nedene dayanmakda. En ufak ayrıntı bile dünyadaki varlığımızı bir nebze olsun anlamlı kılabilir...

Bizi tüm canlılardan ayıran en önemli özellik belki de nefis!
Nefsine sahip olmak, dünya olaylarından kendini biraz olsa da soyutlayabilmek yaşamdaki varlığımızı daha sağlıklı devam ettirmemize olanak sağlar şüphesiz...

Hayırlı bir ramazan ayı dilerim,

5 Ağustos 2010 Perşembe

Komşu Komşunun Külüne Muhtaçtır


Komşu komşunun külüne muhtaçtır lafını atalarımız boşuna söylememişler.
Biraz önce aracı kapının önüne park edicem ancak park yeri benim boyutlarımdan daha küçük. Gerçekten öyle ve ben aracı park edemedim, sağa kay sola kay, bekle, dur, kalakaldım:(
Sonra yan komşu çıktı, siz çoğunluğu başarmışsınız zaten, ben birkaç rütüj yapayım dedi, iki hamlede araç yerine yerleşdi...
Allah razı olsun vallahi...

Keşfetmek


Nefes almak, derinden nefes almak... Varlığını devam ettireceğin belki de tek neden keşifdir. Keşif sadece gezmekden ibaret değil, somut ya da soyut pek çok şey seni birşeylere ulaştırabilir...

Keşfetmek cesareti yaşatır, cesaret hayatı canlı tutar heyecanı kucaklar, heyecan ruhu temizler...
Keşfetmek üretmektir aynı zamanda, keşifler yaratıcı fikirler doğrur ve paylaşımlar artar...
yaşamda keşiflerin sürekli olması dileğiyle...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

:)


Film izlerken kendi aranızda filmden daha dikkat çekici replikler yarattığınız oluyor mu? Bu hafta sonu bir korku filmi izlerken ben de birkaç örnek oluştu.

Filmin başrolündeki genç kız evde yalnızdır, sürekli rahatsız edici esrarengiz telefonlar almaktadır.

Esas Kız telaşlanır ve Polisi arar;

-Esas Kız; ardı ardına gizemli telefonlar almaktayım, korkuyorum!

-Polis; Ne şekilde telefonlar alıyorsunuz? Taciz, küfür, müstehcen söylemler var mı?.

Tam o anda yeğenim araya giriyor ve; teyze müstehcenin ingilizcesi nedir? Bendeki cevap; Ayıp gibi! ???

Başka bir replik;

Filimin sonlarına doğru sürekli sesini duyduğumuz polis memuru kamera karşısında beliriverir... Gördüğüm manzara karşısında sarf ettiğim cümle şudur; Polisteki göbeğe bakın; rezalet!!!??

15 Temmuz 2010 Perşembe

Tatil



Havada ılık bir rüzgar var. En uzun hafta sonu bu, tarih haziran ayının son demlerini gösteriyor. Bense yetişme teleşında, içim kıpır kıpır. Bir an önce İstanbul ile vedalaşmayı diliyorum....

Ev yolu uzadıkça uzadı. Aklımda tatil için hazırlanması gerekli eşyalar listesi, bir şey unutmamak adına da liste kabarmakda. Sanki dönmeyecekmiş gibi bir ruh halinde hazırlanıyorum.

Düşüncelerim gibi araç tıka basa dolu, neredeyse kafama kadar dolu araç...

Hayırlısı ile yola çıkıyoruz. İşte kaçma isteğim daha araç 100m ilerlemeden kendini haklı çıkartıyor. Yol alabildiğine araç,araç,araç... Trafik kendini bilmez halde bekleyişde.

Şehirden ayrılmamız üç saati bulacak gibi.

Hava karardı biz hala şehirden çıkamadık. Hani ilk kez trafikde bekleyiş keyfili olmakda. Herkes aynı düşüncede ileriki kavşakdan sonra bu trafik açılacak.

Ve nihayet şehirden ayrıldık. Tatil bereketi ile geldi, yağmur başladı, yollar ıslak ıslak ışıldıyor karanlıkda. Araç silecekleri birbiri ile yarışmakda, su damlacıkları göz kırpar gibi araca düşmekde... Tatile yakışacak şekilde müzik çalışıyor en sessiz bir o kadar güçlü ve bir o kadar da okşayıcı ruhu; Müzeyyen Senar/Nostalji....



Gecenin karanlığını tarif etmek mümkün değil, araçda herkes uykuda, herkes sakin, herkes huzurlu bu saaatlerde... Müzik hala çok güçlü hissettiryor hala duygular en en sakin halinde kulakların pası silinmekde... Gün birkaç saat sonra doğacak, gecenin karanlığı, ay ışığı, yağmur dinmek üzere... Yeni bir günde, gün kadar herşey yeni, tatil kendi gibi, sessiz, huzurlu...



Gün doğdu, deniz yağmur sonrası uykuda, sıcacık bir hava hakim. Pamuk kadar yumuşak deniz, herşey bu ve buna benzer durumda...



Tatil başladı...

Tatil en güzel anında...

Tatil sevgili gibi...

13 Temmuz 2010 Salı

İstanbul S.O.S

http://istanbulsos.wordpress.com/

Yukarıda bağlantı İSTANBUL S.O.S kampanyasının sayfasıdır. İçinde imza bölümü bulunur.
İstanbul UNESCO Miras Listesinden çıkarılsın isteniyor. Çünkü UNESCO'ya taahhüt edilen hiçbir şey yapılmıyor.

25 Temmuz'da Brezilya'da UNESCO Kültürel Miras Komitesi, İstanbul'u da görüşecek. İstanbul'u "Tehlike altındakiler miras listesine" indirecek büyük ihtimalle. Tamamen de çıkarabilir. Tehlike altında listesine girerse, bir yıl daha süremiz var. Bu kampanyanın amacı, İstanbul Belediyesini, Kültür Bakanlığını ve hükümeti baskı altında tutmak ve İstanbul'un tarihi mirasını korumaya zorlamak. En önemli engellerden biri, Süleymaniye Camii'nin önünde geçmesi planan, Haliç üzerindeki metro köprüsü. Daha doğrusu bu köprünün her biri 70 metreye yakın olan iki boynuzu. Bu boynuzlar, Mimar Sinan'ın eserini örtüyor.Metro köprüsünün mimarı da, tasarımcısı da, yapıcısı da, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Mimar Kadir Topbaş.

İmza at.

İmzaya yolla.

İmzasız bırakma.

İmza iste.

İmzala.

İmzalat.

Az zaman kaldı.Az zaman kaldı.

11 Temmuz 2010 Pazar

Kürkçü Dükkanı


İstanbul'u ne kadar sevdiğimi uzak kaldığımda daha iyi anlıyorum. Tatil müthiş güzeldi, ancak İstanbul herşeye rağmen özleniyor...

Tatilin daha ikinci günü yağmur yağdı, ertesi günü de yağmur yağdı, toplamda dört gün yağmurluydu... Yine de o yağmura ragmen denizin keyfini sürdüm. Yakın zamanda yağmurda denize girmişliğim yokdu, bu keyifi de yaşamak güzel bir anı oldu şüphesiz...

Hergün denizde olmak, hergün yüzmek demekdi benim için. Hergün mangal/balık keyfi de kendiliğinden geldi. Elimden eksik etmediğim ve kendime şaşırdığım çekirdek çitlemek de akıllara zarardı... Normalde iki yılda tüketeceğim çekirdiği bu tatilde zorlanmadan tüketiverdim...

Tatilin iyisi kötüsü olmaz, dinlenmek, yemek yemek, deniz keyfi ve yanımda sevdiğim insanlar olunca herşey kendiliğinden güzel hale geliyor...

Kürkçü dükkanına döndüm ben!

23 Haziran 2010 Çarşamba

Oh be dünya varmış!



Ekli fotoğrafdaki gibi bir sessizlik ile iki hafta hokus pokus yaparak kayboluyorum. İki hafta ayağım toprağa basacak. İki haftanın en azından üç günü hiç birşey yapmadan pinekleyeceğim! Öylece kumsalda uyuyacağım, deniz gözümün önünde duracak; hayal değil en gerçeğinden!
Ancak ben denize şöyle bir göz ucuyla bakıp o şırıl şırıl dalga seslerinde hamakda uyumaya devam edeceğim...

Ben böyle yazmaya başlarsam gidemeyeceğim sanırım...

***Umarım döndüğümde herşey bugünkü ruh halimden daha kötü olmaz! Hepimiz için...
Sevgiler.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Renksiz

Bir önceki gün, ondan önceki gün, daha önceki gün ve sonra bugüne uyanışım hep güven dolu. Ben uyuyorum güvende, sen uyanıyorsun güvende, ayağımı bastığım toprak, gökte dalgalanan bayrağım, herkes güvende...

Biz güvendeyiz, sen de güvendesin, peki birbirimize güveniyor muyuz?

Ya da daha dün 11 şehit verdiklerimiz ne düşünüyordu her gününde? O güne dair düşüncelerinde neler dolaşıyordu? Ne umutları ne sevinçleri vardı yaşama karşı? Yürekleri sevgi dolu muydu?

Ben uyandım başımı göğe kaldırdım gök mavi, ışıl ışıl, güneş sıcak!
Giden şehitlerin ailelerinin rengi ise kırmızı. En acı kırmızı, en karanlık kırmızı , en yakıcı renk kırmızı...

Söyle kaç yaşındasın? Daha çocuk, daha düşüncelerinde nefret yer etmemiş dahi, daha hayat başlamamış gencecik yüreklerde... Uzanmış öylece, sessiz sakin, ölüm nedeni derin kuşrun yarası, bir değil çok yerinden yaralanmış. Oluk oluk kırmızı renkler boşalmış bedeninden, gözleri sönmüş sonra, elleri düşmüş, en son başı düşmüş... Kaç yaşında? Daha çocuk! Belki de aşık bile olmamış... Daha, belki de, ya da, aslında O bir çocuk???

Renkler ne acı, renkler ne kadar da anlamsız aslında...Hayat renksiz ne kadar da anlamsız... benim için dün öyleydi, bugün öyle, yarın öyle olacak...
Sonra ateş düştüğü yerde kalacak...

18 Haziran 2010 Cuma

Charles Bukowski



En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan uzaklaşmayı neden isteyebileceğini
bir türlü tam olarak anlayamazlar.
Charles Bukowski

Derin Bakış


Christian Charles Philip Bale
30 Ocak 1974 doğumlu,(genç)
Derin bakışı, müthiş oyunculuğu ve özel hayatı ile de kıskanılacak bir eş:)
Dark Knight filmi ile arşivdir.

17 Haziran 2010 Perşembe

Biz 78'ler


Biz çocukken;

1978 yılı çocuğu olarak hem ağlanırım bu dönemde doğmuş olmaya hem de aslında ne kadar şanslı olduğumu düşünürüm. Varla yok arasında bir döneme denk gelişimiz, ancak emir büyük yerden ailem böyle uygun görmüş ve ben bu tarihde gözlerimi açmışım dünyaya :)

İstanbul'da doğup, ilkokul ikinci sınıfa kadar İstanbul kültürü ile yetişmek. Sonra hoooppp biranda Çanakkale/Karabiga'ya yerleşmişiz. Öncesinde tatil için Karabiga'ya yaz aylarında gidip de, İstanbul'dan gelen cool kız havası biranda sönmüşdü bu sayede. Ben de artık buralı olmuşdum, havam sadece topu topu iki ay daha sürmüşdü, sonrasında normal çocuk statüsünde kendime mahallede yer edinmeye çalışıyordum. Her cümlemde " biz İstanbul'da yaşarken" derken, yerleşik çocuk arkadaşlarımdan laf yiyordum habire:)

İstanbul'da yaşadığım dönemde rahmetli annem evde dahi kıyafetlerimizi temiz tutmamızı isterken, ben Çanakkale'de sokakda yerlere oturur, killi toprakdan şekiller yaratır, sokakda gördüğüm her canlıya elimi sürer, sonrasında temizlik anlayışım kendimce dere kenarında ellerimi yıkamakdan ibaret olurdu.
Tam bir sokak çocuğuydum/duk aslında. Okul döneminde sabahçı/öğlenci olmak kavramı yok idi. Sabahdan bir okula giderdik, öğleden sonra 16:00/16:30 gibi evde olurduk. İşin eğlenceli tarafı öğle yemeğinde de eve gelirdik:) ev ile okul uzaklığı sadece çocuk hızında koşma mesafesi ile iki dakika idi... Öğle yemeğinde anne görülür, sonra nasıl bir ruh hali ise tekrar okula gidilirdi. Şimdi iş yerinde eve gidip yemek yeme müsadesi verilse evden tekrar işe gelmem pek mümkün olmaz! Hele ki bana hayatta olmayan anneni de göreceksin deseler, işimden istifa ederim! :))

Okul dönüşünde annem evde yok ise kapıda kalmak gibi bir korkum olmazdı hiç, evin bahçesine okul çantamı bırakıp, dışarı çıkabilirdim. Dışarı çıkma yasağı da yokdu. Sınır akşam ezanıydı:))

Sonra kardeşim oldu, benden yedi yaş küçük bir erkek kardeş, sürekli ağladığını hatırlıyorum, kocaman bir kafası vardı, kafasının hep öyle kocaman olacağından korkardım hep, hatta birgün kardeşimi kıskanma duygum evi terk etmeme sebep olmuşdu. Evi terkedip, bahçeye çadır kurmuşdum! Bahçenin ortasında kurulan çadırı evhalkı görmüyordu aklım sıra:)

Derslerim hep iyiydi, kimse kimseyi rencide etmezdi, biz de uslu yaramaz çocuklar olurduk hep :))

Arkadaşlarımla aramda fark yoktu hiç, çok uç noktalarda yaşamazdı kimse, ya da hissettirmezlerdi... Herkes okula yaya gelirdi, yaya olarak da ayrılırdı. Özel araçlar, ya da servis olgusu yokdu...

En büyük üksümüz bisikletimizdi, herkesin de bisikleti vardı...

O yıllarda gözünü sevdiğim sadace TRT vardı, belli saatlerde çizgi filmler yayımlanır, hala hatırımda olanlar; voltran, he-man, Judy ve Uzunbacak adında bir çizgi film, sonra alf, altın kızlar dizisi vardı.

Beni en çok etkileyen "Judy ve Uzunbacak" adındaki çizgi filmdi; bu çizgi filmi izlerken annemin hazırladığı o muhteşem ekmek dilimi üzerine sürülmüş, "sana" margarini ve yine margarinin üzerine serpilmiş toz şekerli ekmeğin tadı hala damağımdadır... Judy karakterini merakla izlerdim, o çocuk yaşıma göre biraz ağır konulu bir çizgi filmiş gibi aslında, uzun bacaklı esrarengiz bir tip var hiç yüzü gösterilmeyen, aşk da var tabi:))

Sonra Heidi vardı, Clementine vardı; Clementine çizgi filmi çok cool gelirdi bana, çok başka izlerdim bu çizgi filmi :) karakterleri kendi arkadaşlarıma uyarlardım:)) ancak bu çizgi filme karşılık biz hiç cool olamamışdık :))


TRT hakkaten güzel günler yaşattın sen bize:))

Unutmuşum bir de Yakari adında çizgi film vardı:) müthişdi...
Şimdilerde de gizli saklı kalmış çocukluk halleri var bende, hepimizde vardır sanırım... Arada bir de olmalı kanımca:)"

16 Haziran 2010 Çarşamba

Türk Kızı Ayşegül'ün Gurur Günü


Yeni bir haber değil, ancak okuduğumda çok etkilendim ve paylaşmak istedim.

Türkiye'den 14 yasindayken ailesi ile birlikte göç ettigi ABD’de, New York’un Manhattan bölgesindeki ünlü Baruch College’da “Ekonomi ve Siyaset Bilimi” okuyan 22 yasindaki Aysegül, Amerikali arkadaslarina fark atarak okulunu ikinci bitirmeyi basardi.

New York’taki dünyaca ünlü Madison Square Garden spor salonunda yapilan mezuniyet töreninde 4 bin 184 ögrenci diplomasini alirken onlari yaklasik 20 bin veli ve yakinlari izledi. Mezun olduklari Baruch College’da 4.0 tam puani ile en yüksek bitirme notunu alan Veronika Ilyuk (21) ile birlikte 2 bin 184 mezun içinde kürsüye çikarak konusma yapmaya hak kazanan Aysegül, dinleyicilere duygulu anlar yasatti.

ABD’ye daha 14 yasindayken geldigini anlatan Aysegül, ailesine kendisine verdikleri için tesekkür etti. Aysegül, bireysel sorumluklarin önemine degindigi konusmasinda, insanlarin para kazanma hirslari olabilecegini ancak bunu yaparken kendi idealleri ve degerlerini kaybetmemeleri gerektigini söyledi.

Kendisinin özel degil bir devlet okulundan mezun oldugunu ve bunun çok önemli bir basari oldugunu belirten Aysegül, herkesin buna deger verip katkida bulunmasini istedi.

Yüksek ögrenimini Ingiltere’deki ünlü London School of Economics’de yapmak istedigini belirten Aysegül, bunun için gerekli bursu henüz alamadigini, ancak yüzde 90 gelecek yil bu okulda okuyacagini ve ögrenimini tamamladiktan sonra da Türkiye'deki ya da uluslararasi bir yardim kurulusunda çalismayi düsündügünü söyledi.

http://www.hurriyetusa.com/manset_detay.asp?id=25047

Cemal Süreya


öperek uyandırdım bu sabah ayrılığı.
fırından yeni çıkan bekleyişler satın aldım.
kırmızı mavi ekoseli yalnızlığımı serdim masaya.
manzaraysa ayrılığa sıfır! işte her şey hazır..
acılarımla iki lafın belini kırdık.
yokluğunda bir kuş sütü eksik..
yalnızlığım ve ben; seni çok bekledik...

15 Haziran 2010 Salı

Teknolojinin gözbebeğini seveyim!

Mobil telefonuma kısa mesaj geliyor, fatura tutarınızı 7500 tuşlayarak bilgi alabilirsiniz. Ben de bu ay iki gün bedava süremin bittiğinden habersiz ver yansın kullanmışım bedava olmayan günlerimi. Hatta öyleki beni arayan numaraları da meşkule verip ben geri aramışım... " aaa benim bedava günüm" centil davranışını sergilemişim. Son anda aklım şaşarak bedava günlerimin bittiğinden haberdar olmuşum. Neyse konumuz bu değil!
Gelen mesaj üzerine 7500'ü tuşlayarak operatöre bağlanıyorum. Bankacı olduğum için tuşlama sistemine aşinayım; bizim sektör tuşlar efenim:)

Aradığım bu hat tuşlama değil bildiğin operatör ile karşılıklı konuşma üzerine kurulmuş. Karşıma bir bayan sesi çıkıyor ve sanki kanlı canlı konuşurcasına bana ne yapmak istediğimi söylememi istiyor. Bu durumda da ben de bir düşünme zamanı oluşuyor. " Noluyor yaw" diyorum hemen! operatör hemen bana geri dönüyor. " söylediğiniz anlaşılamamıştır" bende başlıyorum gülmeye hahahahaha... canım operatör tekrardan "lütfen yapmak istediğiniz işlem için anlaşılır konuşunuz" uyarısını yapıştırıyor akabinde !

Neyse şaka bir yana sistem gerçekten çok güzel, "yanlış tuşa bastınız" gibi uyarılardan kat be kat daha güzel... günümüz minik bilgisayar telefonlarından tuşa basmak zor oluyordu, tek parmak işlemine 5 tuş yerleşince yanlış tuşlma yapmak da kaçınılmaz oluyordu. Dön başa dön başa, derken aptallaşmaktan iyidir bu sesli yanıt sistemi:))

Evet sonuç şudur; öğrendim fatura tutarımı; bir mühdet daha telefonumdan uzak kalacağım! fatura kabarık efenim:))

......

Neden fotoğraf albümü oluştururuz? Eziyet midir bu bize? Çoktan toprağa karışmış vücutların en canlı halini fotoğraflarda görmek ne acı bir duygudur aslında!

İki çift laf etmek istersin ancak ses sadece senden gelir... İnsanoğlu nasıl bir varlık olur o zaman, fotoğrafla konuşma isteği, işte O'anda duyguların en doruğunda eski fotoğraflarla konuşurken kendini bulmak!

Aile büyükleri ile çekilmiş bir kare, benim bile hatırlamadığım kendimi tanımakda güçlük çektiğim, küçük bir kız çocuğu...

Fotoğraflar, şarkılar...
Hayat, adaletsiz hayat! Gün gelicek biz de böyle fotoğraf karelerinde kendimize yer bulacağız...

***Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış, hani siyah kazaklı duyuyorsun değil mi?

8 Haziran 2010 Salı

Uzak olmak acıtmaz...



Kader denilen şey uzak olmakdan yana oyunu kullanınca... Meğer yakın olmaya çabalamak pek çare değilmiş!
kocaman dünyaya karşı, kaç m2lik alanda bu koşturmaca...
burada da zaman şaşmışsa eğer, uzak olmak daha bir motive hayata devam etmek adına...
en çok da çabaladıklarıma mahçubiyetim... mahçubiyetim pişmanlık duygusuna nedenler sunmakda zorlanışım. sunduğum en mantıklı nedenlerimi dahi acıtınca pişmanlık, insanoğlu bu haklı çıkmağa karşı daha da istek duyar uzaklaşmaya,
uzak olunca geçer mi hiç? geçmez tabi! ancak yine de pişmanlık olsun! varsın yine de acıtsın düşüncelerimi... bu kez bilirim ki mantığıma sunacağım en geçerli neden; uzak, olmadı! demektir...

5 Haziran 2010 Cumartesi

Sadece SU



Doğa birbirine bağlı ve kopmayan zincir halkası gibidir, bu halkalardan biri koptuğunda doğanın dengesi bozulur ve süreç yavaç yavaş kayboluş ile sonuçlarınır.

Yaşamın bir bütün olduğunu düşünürsek eğer, kişilerin tek başlarına yaşamaları zordur. Yalnız olmak hem fiziksel hem de düşünsel olarak yaşamsal güçlülerimizi zayıflatır. Kişi paylaştıkça ve ürettikçe varlığını devam ettirebilir. Ancak bunu sadece kendi için düşünmediği sürece mutluluğu kalıcı ve sağlıklı olabilir. Aile yaşamından pay biçerek konuya açıklık getirmek gerekirse; anne ya da baba çocuk sahibi olduğu andan itibaren istekleri her zaman çocuklarının mutluluğu üzerinedir, çünkü çocuklarının yaşayacağı bir gülümseme onlar için en güzel yaşam kaynağı olup, kendi yaşamlarını devam ettirmek adına ayrı bir mutluluk yaratır.

Mutlu yaşam felsefelerinde sevgiler ve mutluluklar çevre için dilenir ya da istenirse kendi mutluluklarımız kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktır...

Doğada bu felsefe üzerine kuruludur. Sen, dere yolunu kapatıp oraya bir iş merkezi kurarsan, gün gelir güçlü yağmurlar yağar ve su hiç zorlanmadan yolunu bulur. O kurulan iş merkezi zarara uğrar, zarara uğrayan bazen maddi değil, manevi de olabilir.

Doğada bulunan her canlının bir varlık gücü vardır, bu dengelerin korunması ve yaşaması için doğanın kendi kendine oluşturduğu su yataklarına ihtiyaç vardır. Sonrasında insanoğluna geri dönüşümü olacak bu su dengesi varlığını devam ettirmekde maalesef güçlük çekmektedir.

Ekli linke bir göz atmanızı istiyorum;
http://www.turkiyesumeclisi.net/
Türkiye Su Meclisi, 16-17 Ocak 2010 tarihinde Rize, İkizdere'de "doğa hakkının anayasal güvence altına alarak; suyun kamu tarafından sahiplenilmesini sağlayan bir su politikasının oluşturulmasını ve suyla ilgili yanlış uygulamaların süratle ve kararlılıkla düzeltilmesini sağlamak" amacıyla bir araya gelen sivil oluşumlar ve bireyler tarafından kurulmuştur.

Açıkçası siteye ilk girdiğimde kuruluş tarihi dikkatimi çekti, çok yakın bir tarih olması biraz düşündürücü olsa bile, yine de hiç birşey için geç kalınmamış sayılırız.
İnsan vücudunun yüzde 66'sı, insan beyninin yüzde 75'i sudur. Susuz kalan bir vücut çalışamaz, en önemlisi sususz kalan bir beyin aptallaşır!

***
DÜNYADA TATLI SU
Canlı organizmaların yüzde 60-90'ı sudan oluşmaktadır. Canlılar için bu kadar önemli olan tatlı su doğada çok kısıtlı olarak bulunmaktadır. Yeryüzü su kaynaklarının yalnızca yüzde 1,5'i canlı organizmaların kullanabileceği tatlı sudur.
DÜNYA VE SU
Dünya yüzeyinin yüzde 80’i sudur.
Dünyadaki tüm suların yüzde 97’si deniz ve okyanuslardan oluşur.
Dünyadaki donmuş haldeki su oranı yüzde 2’dir.
Dünyadaki tüm suların sadece yüzde 1’i içilebilir niteliktedir.
SANAYİ ÜRETİMİNDE SU KULLANIMI
1 Hamburger üretimi için 4 lt,
4 Adet otomobil lastiği üretimi için 7500 ton,
1 Otomobil üretmek için 150 ton,
1 Ton çelik üretmek için 240 ton,
1 Fıçı bira elde etmek için (arpanın yıkanmasından başlayıp bira haline getirilmesine kadar) 5600 lt,
1 Kutu meyve ya da sebze konservesi elde etmek için 35 lt,
1 Kg kumaş için (baskılı boya yapılıyorsa) 200 lt,
1 Kg kumaş için (baskısız boya yapılıyorsa ) 120 lt,
1 Satranç tahtası üretmek için 16 lt,
450 Gram plastik üretmek için 90 lt,
450 Gram pamuk ya da yün üretimi için 381 lt,
1 Varil ham petrolü rafine etmek için 7 ton su kullanılmaktadır.
EV VE BİREYE GÖRE SU TÜKETİMİ
Bir insanın günlük su tüketimi: 190 lt
Bir evin yıllık su tüketimi: 400 bin lt

Bir evin günlük su tüketimi dağılımı;
Banyo için: 60-115 lt
Bulaşık için (makine kullanımı halinde): 110 lt
Bulaşık için (elle yıkama): 75 lt

Çamaşır makinesi: 110 lt
Tuvalet: 26 lt
Diş Fırçalama: 4 lt
İçme suyu: 4-8 lt

2 Haziran 2010 Çarşamba

Mavi Marmara


Son dönemlerde sıkça hayretler içinde kalıyorum. Hayretim acı ile sonuçlanıyor ve tüm bunların ne uğruna olduğu belli olmayan ölümlerle sonuçlanması aslında insanoğlunun ne kadar da değersiz olduğunu gösteriyor!
Beni korkutan da sadece birkaç birkaç yıl sonra artık hayretler içinde kalmaya da alışacak olmamız???

İnsan denilen varlık daha doğmadan haklarını kazanır. Buna nedenle yaşama hakkını kim elinden alabilir ki?
İkinci bir cümle kurmak dahi istemiyorum; bu hakkı kendinde gören zihniyet zaten insanlıkdan nasibini almamıştır!

Yapılan bu vahşet dolu saldırılar, sadece başka dine mensup olmaktan ibaret mi ? Oysaki tüm dinlerin ana teması aynı değil mi???

İnsan olmak nedir peki? Bizi diğer canlılardan ayıran özellik sadece düşünüyor olmamız mı?
Oysa adilce yaşam hakkı sadece insanlara değil tüm canlılara tanınmış bir hak değil mi?!

Şavaş olgusunu masum insalara karşı kullanmak, savunmasız insanların haklarına tecavüz etmek, sonrasında hiç bir haklı dayanağı olmayan açıklamaları pişkince savunmak, insanlık adına gelecekteki çocuklarımız adına üzücüdür. Aslında bu açıklamalar ile gelinilen nokta bellidir...

Umarım on yıl sonrasında kalbimiz hala onurla atıyor olur, düşünce sistemimiz miğdemizle değil, aklımızla çalışıyor olur!...

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Söyle Kaç yaşındasın? Henüz 21'inde duran kalbin mi?...


Yaş-lar dondu, bu yaşda ömür bitti, kalp atmaz oldu...
Yaşlar akamadı gözlerden, yüreğine sel oldu aktı,
Zaman durdu sonra,
Akıl durdu, Kalp bir kez daha durdu...

Durmak bilmeyen ne varsa aslında herşey durdu!
Silahdan çıkan kurşun, kurşuna basan el, suçlu olan o el-ler mi? Bu ele basan düşünce mi hepten duran...?

Durmayan tek şey, kulaklarda yer eden aynı ağıtlar hep!
Vatan Sağolsun!

Aileler aynı ağıt ile yüreklerin acısına inat, gururuna dayanak; Vatan Sağolsun! dedi...

Başımız sağolsun, başımızdaki düşünceler birlik beraberlik olsun, başımız sağlam olsun...

Varlığımız Türk Varlığına, Ulusumuza armağan olsun...

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Bana biraz ses ver!



**Bana biraz renk ver*
Aç kapıyı ne olur, dışarda kaldım!
Çok üşüdüm kucağına bel bağladım!

Sıla'dan çok güzel bir şarkı tavsiye ederim...

www.dailymotion.com/video/xclbzf_sila-bana-biraz-renk-ver-2010-oriji_music

27 Mayıs 2010 Perşembe

Şiir ( Birhan Keskin )


kapı

geç benden, ben dururum, ben beklerim, geç benden,
ama nereye geçersin benden ben bilemem.

dediler ki, olgun bir meyve var sabır perdesinin ardında,
dünya sana sabrı öğretecek, olgun meyvenin tadını da.

dediler ki, şu ağaçlar gibi bekledin, şu ağaçlar gibi hayal,
şu ağaçlar gibi kederli.

açıldım, kapandım, açıldım, kapandım, gördüm
gelenler kadar gidenleri de,
hani sabrın sonu, hani gamlı eşek, pervasız nar nerde,
hani bahçe?
Kapı

biri gelse.. biri görse.. biri gelmişti.. açmıştı.. durmuştu..
duruyor hala bende.

kaç zamandır çınlıyor içimde bu boşluk, kim
kıydı, bahçenin şen duluydu, karşımda duran dut?
en çok onunla bakıştımdı, bir kere olsun dilegelsindi,
çok istedimdi.

bana kalsa susardım daha, ama dilimdeki paslı kilit çözülür belki,
sapaya kaçmış cümlem uğuldar, içimin kurtları kıpırdar diye
gıcırdandım takatsız.

gördüm hepsini, gördüm hepsini, sabrın sonunu!
biri gelse, biri görse, şimdi,
rüzgar sallıyor beni...

Birhan Keskin!

23 Mayıs


23 Mayıs 2010

İşin aslı bugüne dair ne yazacağımı tam bilemiyorum! Ancak arkadaşlıklar önemli bunu bir kez daha anladım... Doğduğunuz günün kutlu olması hoş bir duygu... Hatırlanmak da bu anlamda yaşama karşı motive edici... Bu yıl parti vs.. olmadı, ancak bayram edasında misafirler evi donattı diyebilirim...
İşin aslı bu yıl başladım ve doğum günü kutlamamın bir ay opsiyonu var, o yüzden kutlamalar devam etmekde...

Gerçekten iyiki doğmuşum ben! :))

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Gerçek ne ise O'dur!


Yıllar yılı var olan sigara unsurunu hayatımızdan biranda çıkartmamız mümkün değil. Ancak bilinen bir gerçek var ki, o da sigara unsurunun görselliğini yasaklayamayacağımız. Günümüz en önemli iletişim aracı televizyonda sigara görüntüsünü yasaklamak amacında görünen şey daha da vahim bana göre. Kişilerin ellerinde ya da ağızlarında görünen ot ya da çiçek figürü vahimden öte, komik gelmekde. O zaman ne düşünüyorum biliyor musunuz? " İster istemez görüntüde bulunan kişinin ot içtiğini düşündürüyor"

Görselde görünen gerçek unsuru sigara ise, sigaradır! Bunun ot ya da başka şekille saklanıyor olması rahatsız edici ya da dikkat edilidğinde komik değil mi?

Film izliyorum, sahne belli, kişi, karakter ortada, kaldı ki filmde herhnagi bir sahnede kişinin elinde bulunan sigara dumanına silik bir görüntü yerleştirmak, ya da sigaraya ot görüntüsü ile gizlemek, nedir???

Olmadı işte! Ben izlemiyorum kapattım filmi...
Şimdi bir dizi açtım, 1950-1960 yıllar hakim, yağmurdan kaçarken doluya tutuldum sanırım, her sahnede püfür püfür sigara....!!!!
Olmadı işte...

*** oldum olası sigara benim yaşantımda yer edememiş ve gerçek bir olgudur...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Anne olmanın üç hali; ben, sen, o!

Anneler gününde birşeyler yazmak beni yarayalacağından sonrasında birşeyler yazmak istedim...

Bir defasında anneler gününde, anneme hediye alacak param yokdu, ona kendi ellerim ile yaptığım limonlu pudingi hediye etmişdim. Afiyet ile yemişdik!

Şimdi düşünüyorum da puding çeşidini bile kendi damak zevkime uygun olarak annem için yapmışdım. Çünkü limon tadını (ben) çok seviyordum, bu hediyede bile bencillik yapmışdım. Ancak bildiğim birşey var ki, annem bu tatlıyı çok beğenmişdi...

Yaşamda karşılıksız ne var ise bunun sadece ailede oluştuğu. Karşılıksız, çıkarsız ne var ise de annede olduğu...

Çocuklukdan başlayıp da ne kadar yetişkin olursak olalım hep gözü üzerimizde bizle birlikde nefes alan, eğer uzakda olsa dahi, bize ulaşmak için teknolojinin her türlü nimetinden fayadalanan kişi annedir, Hiç bilmediği telesekreter aletine sanki sizle konuşur gibi sıkılmadan mesaj bırakan, bıraktığı mesajın sonunda “duyuyorsun değil mi? Anladın mı çocuğum diyen annedir!

Canın sıkkın ise, peşini bırakmayan, öğrenene kadar ne şaklabanlıklar yapan, öğrendiğinde de” aman üzüldüğün de bu muydu?” diyen... seni neşelendirmek için de başka türlü şaklabanlıklar yapan annedir...

Tatlının içine proteğin olsun diye et katan annendir, ( ben tanık oldum ). Sabah uykudan uyandırmak için çalar saatten daha fazla gürültü yapabilmeyi ve bu yüzden azimle odana yüz defa gelmeye üşenmeyen tek kişi annedir.

Yaşamın boyunca bir gün olsun kilolarına takılmayıp, canı gönülden sarıldığın, o kilolu haline aldırmadığın, anne kilolu olur mantığı ile beğendiğin tek kadın annendir.

Bilir misin evde gürültülü müzik dinlediğin zamanlarda sana bağırdığını, ancak sen evde olmadığın zamanlarda, sırf seni anlamak adına sevdiğin müzik çaldığında” aaa bu bizim kızın sevdiğii grup, açık kalsın, açık kalsın!” dediği, kişi annedir...

Sevgilinden ayrıldığında seni anlamaya çalışan; zaten beğenmemiştim, iyi oldu sana kimler kimler layık deyip, kendince destek olan!

Ailede herkesi idare edecek güce ve sabra sahip, her çocuğuna eşit davranmayı başarabilmiş, tek kişi annedir.

O’na söylediğin olumsuz söleri saniyesinde unutan, en anlamlı sözleri dakikası dakikası hafızasında yer eden yine annedir.

Anne olmak emek ister, yürek ister! Eğer şu yaşamında annen var ise başka birşeye sahip olmak gerekmez, çünkü sahip olduğun en değerli varlık budur! Çünkü hesapsız kitapsız sadece senin için yaşamına devam edecek tek varlık da annendir şüphesiz...

Arkadaşlarının yanında seni sanki küçücük çocuk gibi sevmesine kızıyorsan, öğünlerini atladığın için seni süreklia rayıp yemek yedin mi diye sorduğunda kızıyorsan, işe ya da okula yetişmen için seni uyandırma görevini çalar saatinden daha iyi yapabildiği için O'na kızıyorsan. Sırf seni doğduğun günden itibaren çoşkulu görmeye alıştığı için, her daim çoşkulu görmek için senden daha çoşkulu davrandığı için, O'nu çocukça bulup kızıyorsan... Bakış açılarınız farklı olduğu ve aslında senin tecrübenin on katı kadar dünya tecrübesibe sahip olduğu ancak bazı şeyleri yaşarak öğrenmenin yanında üzülmeyesin diye senden daha az biliyormuş gibi davranıp sırf seni cesaretlendirmek adına bu sana göre manyak hallere bürünüyorsa... Annen aslında senin yaşam kaynağın, desteğin, anne üzerinde çok da düşünülmeyecek, konuşmadan kucağına gömüldüğün en güvenli yerdir...

Eğer fırsatın var ise demeyeceğim bu yazının üzerine...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Ridley Scott



Hangi filmi izleyip de gıpta ettimse yönetmeni Ridley Scott şüphesiz! Gerilim, tarih, bilim kurgu, her türde filmleri baş yapıt...
1937 yılında İngiltere'de doğmuştur. Şanslı ki mesleğini seçmekde gecikmeyip, bize de keyifle izlemek adına güzel filmler yaratmıştır...

Son filmi Robin Hood'da, Russell Crowe ile çalışmıştır ve ben bu filmi dört gözle beklemekteyim! 14 Mayıs'da gösterimde...

*** eklemesem olmazdı; Ridley Scott ayrıca çok da karizmatik bir kişilik, kaldı mı hem bu kadar başarılı hem de karizmatik kişiler:))

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...