23 Haziran 2010 Çarşamba

Oh be dünya varmış!



Ekli fotoğrafdaki gibi bir sessizlik ile iki hafta hokus pokus yaparak kayboluyorum. İki hafta ayağım toprağa basacak. İki haftanın en azından üç günü hiç birşey yapmadan pinekleyeceğim! Öylece kumsalda uyuyacağım, deniz gözümün önünde duracak; hayal değil en gerçeğinden!
Ancak ben denize şöyle bir göz ucuyla bakıp o şırıl şırıl dalga seslerinde hamakda uyumaya devam edeceğim...

Ben böyle yazmaya başlarsam gidemeyeceğim sanırım...

***Umarım döndüğümde herşey bugünkü ruh halimden daha kötü olmaz! Hepimiz için...
Sevgiler.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Renksiz

Bir önceki gün, ondan önceki gün, daha önceki gün ve sonra bugüne uyanışım hep güven dolu. Ben uyuyorum güvende, sen uyanıyorsun güvende, ayağımı bastığım toprak, gökte dalgalanan bayrağım, herkes güvende...

Biz güvendeyiz, sen de güvendesin, peki birbirimize güveniyor muyuz?

Ya da daha dün 11 şehit verdiklerimiz ne düşünüyordu her gününde? O güne dair düşüncelerinde neler dolaşıyordu? Ne umutları ne sevinçleri vardı yaşama karşı? Yürekleri sevgi dolu muydu?

Ben uyandım başımı göğe kaldırdım gök mavi, ışıl ışıl, güneş sıcak!
Giden şehitlerin ailelerinin rengi ise kırmızı. En acı kırmızı, en karanlık kırmızı , en yakıcı renk kırmızı...

Söyle kaç yaşındasın? Daha çocuk, daha düşüncelerinde nefret yer etmemiş dahi, daha hayat başlamamış gencecik yüreklerde... Uzanmış öylece, sessiz sakin, ölüm nedeni derin kuşrun yarası, bir değil çok yerinden yaralanmış. Oluk oluk kırmızı renkler boşalmış bedeninden, gözleri sönmüş sonra, elleri düşmüş, en son başı düşmüş... Kaç yaşında? Daha çocuk! Belki de aşık bile olmamış... Daha, belki de, ya da, aslında O bir çocuk???

Renkler ne acı, renkler ne kadar da anlamsız aslında...Hayat renksiz ne kadar da anlamsız... benim için dün öyleydi, bugün öyle, yarın öyle olacak...
Sonra ateş düştüğü yerde kalacak...

18 Haziran 2010 Cuma

Charles Bukowski



En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan uzaklaşmayı neden isteyebileceğini
bir türlü tam olarak anlayamazlar.
Charles Bukowski

Derin Bakış


Christian Charles Philip Bale
30 Ocak 1974 doğumlu,(genç)
Derin bakışı, müthiş oyunculuğu ve özel hayatı ile de kıskanılacak bir eş:)
Dark Knight filmi ile arşivdir.

17 Haziran 2010 Perşembe

Biz 78'ler


Biz çocukken;

1978 yılı çocuğu olarak hem ağlanırım bu dönemde doğmuş olmaya hem de aslında ne kadar şanslı olduğumu düşünürüm. Varla yok arasında bir döneme denk gelişimiz, ancak emir büyük yerden ailem böyle uygun görmüş ve ben bu tarihde gözlerimi açmışım dünyaya :)

İstanbul'da doğup, ilkokul ikinci sınıfa kadar İstanbul kültürü ile yetişmek. Sonra hoooppp biranda Çanakkale/Karabiga'ya yerleşmişiz. Öncesinde tatil için Karabiga'ya yaz aylarında gidip de, İstanbul'dan gelen cool kız havası biranda sönmüşdü bu sayede. Ben de artık buralı olmuşdum, havam sadece topu topu iki ay daha sürmüşdü, sonrasında normal çocuk statüsünde kendime mahallede yer edinmeye çalışıyordum. Her cümlemde " biz İstanbul'da yaşarken" derken, yerleşik çocuk arkadaşlarımdan laf yiyordum habire:)

İstanbul'da yaşadığım dönemde rahmetli annem evde dahi kıyafetlerimizi temiz tutmamızı isterken, ben Çanakkale'de sokakda yerlere oturur, killi toprakdan şekiller yaratır, sokakda gördüğüm her canlıya elimi sürer, sonrasında temizlik anlayışım kendimce dere kenarında ellerimi yıkamakdan ibaret olurdu.
Tam bir sokak çocuğuydum/duk aslında. Okul döneminde sabahçı/öğlenci olmak kavramı yok idi. Sabahdan bir okula giderdik, öğleden sonra 16:00/16:30 gibi evde olurduk. İşin eğlenceli tarafı öğle yemeğinde de eve gelirdik:) ev ile okul uzaklığı sadece çocuk hızında koşma mesafesi ile iki dakika idi... Öğle yemeğinde anne görülür, sonra nasıl bir ruh hali ise tekrar okula gidilirdi. Şimdi iş yerinde eve gidip yemek yeme müsadesi verilse evden tekrar işe gelmem pek mümkün olmaz! Hele ki bana hayatta olmayan anneni de göreceksin deseler, işimden istifa ederim! :))

Okul dönüşünde annem evde yok ise kapıda kalmak gibi bir korkum olmazdı hiç, evin bahçesine okul çantamı bırakıp, dışarı çıkabilirdim. Dışarı çıkma yasağı da yokdu. Sınır akşam ezanıydı:))

Sonra kardeşim oldu, benden yedi yaş küçük bir erkek kardeş, sürekli ağladığını hatırlıyorum, kocaman bir kafası vardı, kafasının hep öyle kocaman olacağından korkardım hep, hatta birgün kardeşimi kıskanma duygum evi terk etmeme sebep olmuşdu. Evi terkedip, bahçeye çadır kurmuşdum! Bahçenin ortasında kurulan çadırı evhalkı görmüyordu aklım sıra:)

Derslerim hep iyiydi, kimse kimseyi rencide etmezdi, biz de uslu yaramaz çocuklar olurduk hep :))

Arkadaşlarımla aramda fark yoktu hiç, çok uç noktalarda yaşamazdı kimse, ya da hissettirmezlerdi... Herkes okula yaya gelirdi, yaya olarak da ayrılırdı. Özel araçlar, ya da servis olgusu yokdu...

En büyük üksümüz bisikletimizdi, herkesin de bisikleti vardı...

O yıllarda gözünü sevdiğim sadace TRT vardı, belli saatlerde çizgi filmler yayımlanır, hala hatırımda olanlar; voltran, he-man, Judy ve Uzunbacak adında bir çizgi film, sonra alf, altın kızlar dizisi vardı.

Beni en çok etkileyen "Judy ve Uzunbacak" adındaki çizgi filmdi; bu çizgi filmi izlerken annemin hazırladığı o muhteşem ekmek dilimi üzerine sürülmüş, "sana" margarini ve yine margarinin üzerine serpilmiş toz şekerli ekmeğin tadı hala damağımdadır... Judy karakterini merakla izlerdim, o çocuk yaşıma göre biraz ağır konulu bir çizgi filmiş gibi aslında, uzun bacaklı esrarengiz bir tip var hiç yüzü gösterilmeyen, aşk da var tabi:))

Sonra Heidi vardı, Clementine vardı; Clementine çizgi filmi çok cool gelirdi bana, çok başka izlerdim bu çizgi filmi :) karakterleri kendi arkadaşlarıma uyarlardım:)) ancak bu çizgi filme karşılık biz hiç cool olamamışdık :))


TRT hakkaten güzel günler yaşattın sen bize:))

Unutmuşum bir de Yakari adında çizgi film vardı:) müthişdi...
Şimdilerde de gizli saklı kalmış çocukluk halleri var bende, hepimizde vardır sanırım... Arada bir de olmalı kanımca:)"

16 Haziran 2010 Çarşamba

Türk Kızı Ayşegül'ün Gurur Günü


Yeni bir haber değil, ancak okuduğumda çok etkilendim ve paylaşmak istedim.

Türkiye'den 14 yasindayken ailesi ile birlikte göç ettigi ABD’de, New York’un Manhattan bölgesindeki ünlü Baruch College’da “Ekonomi ve Siyaset Bilimi” okuyan 22 yasindaki Aysegül, Amerikali arkadaslarina fark atarak okulunu ikinci bitirmeyi basardi.

New York’taki dünyaca ünlü Madison Square Garden spor salonunda yapilan mezuniyet töreninde 4 bin 184 ögrenci diplomasini alirken onlari yaklasik 20 bin veli ve yakinlari izledi. Mezun olduklari Baruch College’da 4.0 tam puani ile en yüksek bitirme notunu alan Veronika Ilyuk (21) ile birlikte 2 bin 184 mezun içinde kürsüye çikarak konusma yapmaya hak kazanan Aysegül, dinleyicilere duygulu anlar yasatti.

ABD’ye daha 14 yasindayken geldigini anlatan Aysegül, ailesine kendisine verdikleri için tesekkür etti. Aysegül, bireysel sorumluklarin önemine degindigi konusmasinda, insanlarin para kazanma hirslari olabilecegini ancak bunu yaparken kendi idealleri ve degerlerini kaybetmemeleri gerektigini söyledi.

Kendisinin özel degil bir devlet okulundan mezun oldugunu ve bunun çok önemli bir basari oldugunu belirten Aysegül, herkesin buna deger verip katkida bulunmasini istedi.

Yüksek ögrenimini Ingiltere’deki ünlü London School of Economics’de yapmak istedigini belirten Aysegül, bunun için gerekli bursu henüz alamadigini, ancak yüzde 90 gelecek yil bu okulda okuyacagini ve ögrenimini tamamladiktan sonra da Türkiye'deki ya da uluslararasi bir yardim kurulusunda çalismayi düsündügünü söyledi.

http://www.hurriyetusa.com/manset_detay.asp?id=25047

Cemal Süreya


öperek uyandırdım bu sabah ayrılığı.
fırından yeni çıkan bekleyişler satın aldım.
kırmızı mavi ekoseli yalnızlığımı serdim masaya.
manzaraysa ayrılığa sıfır! işte her şey hazır..
acılarımla iki lafın belini kırdık.
yokluğunda bir kuş sütü eksik..
yalnızlığım ve ben; seni çok bekledik...

15 Haziran 2010 Salı

Teknolojinin gözbebeğini seveyim!

Mobil telefonuma kısa mesaj geliyor, fatura tutarınızı 7500 tuşlayarak bilgi alabilirsiniz. Ben de bu ay iki gün bedava süremin bittiğinden habersiz ver yansın kullanmışım bedava olmayan günlerimi. Hatta öyleki beni arayan numaraları da meşkule verip ben geri aramışım... " aaa benim bedava günüm" centil davranışını sergilemişim. Son anda aklım şaşarak bedava günlerimin bittiğinden haberdar olmuşum. Neyse konumuz bu değil!
Gelen mesaj üzerine 7500'ü tuşlayarak operatöre bağlanıyorum. Bankacı olduğum için tuşlama sistemine aşinayım; bizim sektör tuşlar efenim:)

Aradığım bu hat tuşlama değil bildiğin operatör ile karşılıklı konuşma üzerine kurulmuş. Karşıma bir bayan sesi çıkıyor ve sanki kanlı canlı konuşurcasına bana ne yapmak istediğimi söylememi istiyor. Bu durumda da ben de bir düşünme zamanı oluşuyor. " Noluyor yaw" diyorum hemen! operatör hemen bana geri dönüyor. " söylediğiniz anlaşılamamıştır" bende başlıyorum gülmeye hahahahaha... canım operatör tekrardan "lütfen yapmak istediğiniz işlem için anlaşılır konuşunuz" uyarısını yapıştırıyor akabinde !

Neyse şaka bir yana sistem gerçekten çok güzel, "yanlış tuşa bastınız" gibi uyarılardan kat be kat daha güzel... günümüz minik bilgisayar telefonlarından tuşa basmak zor oluyordu, tek parmak işlemine 5 tuş yerleşince yanlış tuşlma yapmak da kaçınılmaz oluyordu. Dön başa dön başa, derken aptallaşmaktan iyidir bu sesli yanıt sistemi:))

Evet sonuç şudur; öğrendim fatura tutarımı; bir mühdet daha telefonumdan uzak kalacağım! fatura kabarık efenim:))

......

Neden fotoğraf albümü oluştururuz? Eziyet midir bu bize? Çoktan toprağa karışmış vücutların en canlı halini fotoğraflarda görmek ne acı bir duygudur aslında!

İki çift laf etmek istersin ancak ses sadece senden gelir... İnsanoğlu nasıl bir varlık olur o zaman, fotoğrafla konuşma isteği, işte O'anda duyguların en doruğunda eski fotoğraflarla konuşurken kendini bulmak!

Aile büyükleri ile çekilmiş bir kare, benim bile hatırlamadığım kendimi tanımakda güçlük çektiğim, küçük bir kız çocuğu...

Fotoğraflar, şarkılar...
Hayat, adaletsiz hayat! Gün gelicek biz de böyle fotoğraf karelerinde kendimize yer bulacağız...

***Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış, hani siyah kazaklı duyuyorsun değil mi?

8 Haziran 2010 Salı

Uzak olmak acıtmaz...



Kader denilen şey uzak olmakdan yana oyunu kullanınca... Meğer yakın olmaya çabalamak pek çare değilmiş!
kocaman dünyaya karşı, kaç m2lik alanda bu koşturmaca...
burada da zaman şaşmışsa eğer, uzak olmak daha bir motive hayata devam etmek adına...
en çok da çabaladıklarıma mahçubiyetim... mahçubiyetim pişmanlık duygusuna nedenler sunmakda zorlanışım. sunduğum en mantıklı nedenlerimi dahi acıtınca pişmanlık, insanoğlu bu haklı çıkmağa karşı daha da istek duyar uzaklaşmaya,
uzak olunca geçer mi hiç? geçmez tabi! ancak yine de pişmanlık olsun! varsın yine de acıtsın düşüncelerimi... bu kez bilirim ki mantığıma sunacağım en geçerli neden; uzak, olmadı! demektir...

5 Haziran 2010 Cumartesi

Sadece SU



Doğa birbirine bağlı ve kopmayan zincir halkası gibidir, bu halkalardan biri koptuğunda doğanın dengesi bozulur ve süreç yavaç yavaş kayboluş ile sonuçlarınır.

Yaşamın bir bütün olduğunu düşünürsek eğer, kişilerin tek başlarına yaşamaları zordur. Yalnız olmak hem fiziksel hem de düşünsel olarak yaşamsal güçlülerimizi zayıflatır. Kişi paylaştıkça ve ürettikçe varlığını devam ettirebilir. Ancak bunu sadece kendi için düşünmediği sürece mutluluğu kalıcı ve sağlıklı olabilir. Aile yaşamından pay biçerek konuya açıklık getirmek gerekirse; anne ya da baba çocuk sahibi olduğu andan itibaren istekleri her zaman çocuklarının mutluluğu üzerinedir, çünkü çocuklarının yaşayacağı bir gülümseme onlar için en güzel yaşam kaynağı olup, kendi yaşamlarını devam ettirmek adına ayrı bir mutluluk yaratır.

Mutlu yaşam felsefelerinde sevgiler ve mutluluklar çevre için dilenir ya da istenirse kendi mutluluklarımız kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktır...

Doğada bu felsefe üzerine kuruludur. Sen, dere yolunu kapatıp oraya bir iş merkezi kurarsan, gün gelir güçlü yağmurlar yağar ve su hiç zorlanmadan yolunu bulur. O kurulan iş merkezi zarara uğrar, zarara uğrayan bazen maddi değil, manevi de olabilir.

Doğada bulunan her canlının bir varlık gücü vardır, bu dengelerin korunması ve yaşaması için doğanın kendi kendine oluşturduğu su yataklarına ihtiyaç vardır. Sonrasında insanoğluna geri dönüşümü olacak bu su dengesi varlığını devam ettirmekde maalesef güçlük çekmektedir.

Ekli linke bir göz atmanızı istiyorum;
http://www.turkiyesumeclisi.net/
Türkiye Su Meclisi, 16-17 Ocak 2010 tarihinde Rize, İkizdere'de "doğa hakkının anayasal güvence altına alarak; suyun kamu tarafından sahiplenilmesini sağlayan bir su politikasının oluşturulmasını ve suyla ilgili yanlış uygulamaların süratle ve kararlılıkla düzeltilmesini sağlamak" amacıyla bir araya gelen sivil oluşumlar ve bireyler tarafından kurulmuştur.

Açıkçası siteye ilk girdiğimde kuruluş tarihi dikkatimi çekti, çok yakın bir tarih olması biraz düşündürücü olsa bile, yine de hiç birşey için geç kalınmamış sayılırız.
İnsan vücudunun yüzde 66'sı, insan beyninin yüzde 75'i sudur. Susuz kalan bir vücut çalışamaz, en önemlisi sususz kalan bir beyin aptallaşır!

***
DÜNYADA TATLI SU
Canlı organizmaların yüzde 60-90'ı sudan oluşmaktadır. Canlılar için bu kadar önemli olan tatlı su doğada çok kısıtlı olarak bulunmaktadır. Yeryüzü su kaynaklarının yalnızca yüzde 1,5'i canlı organizmaların kullanabileceği tatlı sudur.
DÜNYA VE SU
Dünya yüzeyinin yüzde 80’i sudur.
Dünyadaki tüm suların yüzde 97’si deniz ve okyanuslardan oluşur.
Dünyadaki donmuş haldeki su oranı yüzde 2’dir.
Dünyadaki tüm suların sadece yüzde 1’i içilebilir niteliktedir.
SANAYİ ÜRETİMİNDE SU KULLANIMI
1 Hamburger üretimi için 4 lt,
4 Adet otomobil lastiği üretimi için 7500 ton,
1 Otomobil üretmek için 150 ton,
1 Ton çelik üretmek için 240 ton,
1 Fıçı bira elde etmek için (arpanın yıkanmasından başlayıp bira haline getirilmesine kadar) 5600 lt,
1 Kutu meyve ya da sebze konservesi elde etmek için 35 lt,
1 Kg kumaş için (baskılı boya yapılıyorsa) 200 lt,
1 Kg kumaş için (baskısız boya yapılıyorsa ) 120 lt,
1 Satranç tahtası üretmek için 16 lt,
450 Gram plastik üretmek için 90 lt,
450 Gram pamuk ya da yün üretimi için 381 lt,
1 Varil ham petrolü rafine etmek için 7 ton su kullanılmaktadır.
EV VE BİREYE GÖRE SU TÜKETİMİ
Bir insanın günlük su tüketimi: 190 lt
Bir evin yıllık su tüketimi: 400 bin lt

Bir evin günlük su tüketimi dağılımı;
Banyo için: 60-115 lt
Bulaşık için (makine kullanımı halinde): 110 lt
Bulaşık için (elle yıkama): 75 lt

Çamaşır makinesi: 110 lt
Tuvalet: 26 lt
Diş Fırçalama: 4 lt
İçme suyu: 4-8 lt

2 Haziran 2010 Çarşamba

Mavi Marmara


Son dönemlerde sıkça hayretler içinde kalıyorum. Hayretim acı ile sonuçlanıyor ve tüm bunların ne uğruna olduğu belli olmayan ölümlerle sonuçlanması aslında insanoğlunun ne kadar da değersiz olduğunu gösteriyor!
Beni korkutan da sadece birkaç birkaç yıl sonra artık hayretler içinde kalmaya da alışacak olmamız???

İnsan denilen varlık daha doğmadan haklarını kazanır. Buna nedenle yaşama hakkını kim elinden alabilir ki?
İkinci bir cümle kurmak dahi istemiyorum; bu hakkı kendinde gören zihniyet zaten insanlıkdan nasibini almamıştır!

Yapılan bu vahşet dolu saldırılar, sadece başka dine mensup olmaktan ibaret mi ? Oysaki tüm dinlerin ana teması aynı değil mi???

İnsan olmak nedir peki? Bizi diğer canlılardan ayıran özellik sadece düşünüyor olmamız mı?
Oysa adilce yaşam hakkı sadece insanlara değil tüm canlılara tanınmış bir hak değil mi?!

Şavaş olgusunu masum insalara karşı kullanmak, savunmasız insanların haklarına tecavüz etmek, sonrasında hiç bir haklı dayanağı olmayan açıklamaları pişkince savunmak, insanlık adına gelecekteki çocuklarımız adına üzücüdür. Aslında bu açıklamalar ile gelinilen nokta bellidir...

Umarım on yıl sonrasında kalbimiz hala onurla atıyor olur, düşünce sistemimiz miğdemizle değil, aklımızla çalışıyor olur!...

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...