28 Eylül 2010 Salı

İtaly Gezdikce

Kısa ancak keyifli geçen İtalya gezisinden izlenimlerim;

Milano’da çok kalamadığım için sadece merkezini ziyaret etmek beni bir daha buraya gitmem için zorluyor. Çünkü eminin Milano’da keşfidilecek çok yer var, gece yaşantısını da merak etmiyor değilim?

İtalya ülkesi, geçmiş tarihi, günmüz yaşam şekli ve ekonomik varlığı, başarıları, hepsi bir bütünü oluşturmakda. Mesela çoğunlukla tüm yerleşim yerlerinde küçük araçlar ve iki teker kullanılımı yaygın. Çünkü trafik kuralları çok net ve zorlayıcı!

Trafik kuralları sayesinde uygulanan sert yaptırımlar ile şehirlerin kendine has yaşam şekilleri oluşmuş ve sonrasında pek çok şeyi de beraberinde getirmiş.

Bilmiyorum bana mı denk geldi? Kişilerin görüntüsü; kıyafet, giyimlerine çok dikkat etmekteler. Bu da günlük yaşamda motivasyonu beraberinde getiriyor olabilir. Açıkçası benim hoşuma gitti, etrafımda şıkır şıkır dolaşan insanları görmek güzeldi. Özellikle erkeklerin fit duruşları etkileyici...

Sanatın, özellikle Floransa’daki yaşam şekline kendiliğinden dahil olması, en azından İstanbul’a göre Floransa’nın sanat açısından daha zengin olduğunu görmüş oldum. Her sokak size sanat adına süprizler sunabiliyor. Sokak kaldırımlarına görsel açıdan yapılmış resim çalışmaları görülmeye değer. Rastgele bir sokakda klasik müzik resitalleri kullaklarınıza inceden inceden işliyor.

Gelelim Venedik şehrine; ilk olarak sizi etkiliyor, sonrasında biribirine benzer sokaklar, her sokağın sizi bir köprüye bağlaması, köprü geçişlerindeki kanal bağlantıları, gondollar, maskeler sizi etkisinden çıkamayacağınız bir halde tutsak ediyor...Kısacası Venedik çok romantik bir şehir, tavsiye ederim sevgiliniz ile gidiniz...

Dip not; seyahatlerde sinema kültürünün de ne kadar önemli olduğunu anladım. Sinema, farkında olmadan pek çok şehri size tanıtma görevini de üstleniyor. İzlediğiniz sinema filmlerinde hafızanıza kazınmış tarihi yapılar olsun, mekanlar olsun, cadde olsun, buraları canlı haliyle gördüğünüzde, size hoş duygularla tanıdık gelip kesinlikle merakınızı pekiştirebiliyor. Bunu özellikle Floransa ve Venedik’de yaşadım. Kaldı ki izlediğim filmler yakın dönem filmleri de değildi.

Hayat gezdikce güzel, gezdikce tatlı ve özel...

22 Eylül 2010 Çarşamba

RÜYA


Rüyamda U2 konserindeyim, konser sırasında bir anons yapılıyor. “ Serdar Ortaç vefat etmiştir.” Sonra U2 solisti Bono bu anons üzerine bir açıklama yapıyor “ Serdar Ortaç’dan bir şarkı söylüyoruz; Hayat beni neden yoruyorsun, madem çok günah oyunu sen bozuyorsun” ...

Hayırolsun, yarattığı garip etkiden sıyrılmak için arkadaşıma anlattım bu rüyayı. Ancak arkadaşımdan yorum aynen şöyle; Hadi ya; peki Bono şarkıyı hangi dilde söyledi?

Oluyor bana bazen...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Venedik Gezdikce

Aşk şehri Venedik

Bir şehrin ne kadar romantik olduğu nasıl anlaşılır bilmiyorum. Belki de romantik olmak bilmemekden kaynaklıdır. Kendi içindedir gizemi. Venedik'in beni bu kadar etkileneceğimi düşünmemişdim. Şehir buram buram romantizim kokmakda. Kaldı ki İtalyan dilinin kendine has melodisi de bunu fazlasıyla tetiklemekde. Enerjik, sıcacık merhaba telaffuzları, cümlenin bitişinde teşekkür edersin, ancak cümle bitsin istemezsin.... “Grazie” diyerek bulunduğunuz yerden ayrılırsın, ancak bu telaffuz ile ayrılamazsın.

İtalya gezimizin İlk durağı Milano’dan otobüs ile ayrılarak kalacağımız otele yol alıyorduk. Rotamız Venedik’e yakın bir kasabadaydı. Eğer tekrar Venedik’e gitme fırsatım olursa kesinlikle Venedik’de konaklayacağım...

Otobüs yolculuğu tahminimden daha uzun sürmüş, bu sayede günün yorgunluğu ile gece eğlencesine kalmadan mışıl mışıl uyumuşduk.

Sabah erkenden uyanıp, Venedik’e gitmek üzere yol alıyorduk, hava da bizden yanaydı. Bir saat süren otobüs yolculuğumuz sonrasında, kısa bir tekne yolculuğu ile Venedik’e ulaşacakdık. Güneş ışıl ışıl en tepeden gülümsüyordu bu gizemli romantik şehirden bize.

Bu şehrin hangi köşesine bakarsanız bakın her binanın bir hikayesi var. Özellikle meydana adım attığınız andan itibaren baktığınız her binada yaşanmış hikayeleri hissedebilirsiniz...
Heyecanlıydık, birgün öncesinde gerçek şehir görüntüsündeki Milano’dan sonra, Venedik çok başka görünmüşdü gözümüze...

Dünyanın dört bir yanından insanlar bizim gibi keşfe çıkmış etraf bu anlamda çok kalabalıkdı. Yerleşik halkı görmek ya da şehrin günümüz yerleşik yaşamından izler bulmak mümkün değildi. Herşey eskiyi yaşatmak çabasında devam ediyordu...

İlk olarak meydanda bulunan yapıları keşfe çıkıyorduk.

Venedik, Laguna’ya geçmeye zorlanan yerli halk tarafından M.S. 811 yılında kurulmuş. 823 yılında kemikleri İskenderiye’den Venedik’e getirilen San Marco ( St. Mark The Evangelist ) kanatlı aslan olarak tasvir edilerek şehrin koruyucu Azizi ünvanını almış. Venedik’in ilk kurulduğu dönemdeki anlamı; Sukunet’miş. Bana göre tam da ismini bulmuş... Burada stresli olmak imkansız gibi görünmekde...

Venedik hakkında bildiklerim 1254-1324 yılları arasında Marco Polo ve 1725-1798 yılları arasında Kazanova'nın yaşamış olduğu... hikayeler peşi sıra anlatılıyor. Tarih kendini burada gösteriyor, yapıların gölgelerinde anlatılan hikayeler canlanıyor teker teker...
Kazanova'nın çapkınlığı kadar, sanata ve bilime neleri kattığı, neleri başardığı ve bulunduğu yaşamın O'na neler dunduğu...
Marco Polo'nun gezgin ruhunu yapılarda fotoğraflamak...

17 Eylül 2010 Cuma

Milano Gezdikce

09/09/2010
Bayram sabahlarını çok seviyorum, her bayramın kendine has bir kokusu var bana göre.
Bu Ramazan bayramını kendime ayırdım. Değerli arkadaşım Çiğdem Karabulut ve yine Çiğdem vasıtasıyla tanışma fırsatı yakaladığım Sevgili Zehra ile üç gezgin olarak İtalya’ya yol aldık.

Merak duygusu, heyecan duygusu, yeni yerler keşfetme isteği, ve bunların birleştiği yer; İtalya şehri!

İşin aslı ben bu gezide herşeyden önce kendi hayalimde canlandırdığım İtalya'dan farklı bir yer görecek miydim? Bunu merak ediyordum. Ki hayalimdeki İtalya ile gördüğüm İtalya arasında bir fark yokdu. Tam da düşündüğüm gibiydi herşey, sadece biraz da olsa Venedik şehri beni biraz şaşırtmışdı.

İlk durak Milano;

Modanın başkenti Milano. Bayanların en çok görmeyi arzu ettikleri şehir Milano. Belki de bu İtalya gezimizde en çok Milano’yu beğendim diyebilirim. Çünkü merak ettiğim ya da ilk kez görme fırsatı yaşadığım yerler için daha çok yerleşik hayat dikkatimi çekmekde, Milano’da da kendine has bu yerleşik/doğal havayı yakaladım.

Başarılı bir uçuş ile Milano Hava alınına iniyorduk, Çok büyük olmayan bu hava alanında kolayca istenilen yere ulaşmak mümkün.

İtalya'da en eğlenceli anlar herkesin yaşadığı gibi lisanlarını şiir gibi dinlediğinizde gerçekleşmekde. Ne kadar etkileyici, ne kadar melodik bir o kadar da eğlenceli bir dilleri var...

Zaten seyahate çıkmadan önce Çiğdem ile bir kaç İtalyanca kelime ezberi yapmışdık, bu açıdan kendimizi daha güvende hissedebilirdik.

Bugün Milano'da sadece birkaç saat kalabilmemiz mümkün olacakdı.

Havaalınından çıkıp da şehir merkezine doğru otoban üzerinden yol sizi geniş caddeler ile şehir merkezine doğru ulaştırmakda. Yol boyunca binaların en çekici yanı balkonların çeşit çeşit çiçeklerle dolu olması. Bunun dışında pek çok Avrupa Şehrindeki gibi, göz alıcı ya da mimari açıdan çarpıcı yapılar bulunmuyor, çok nadir olarak caddede birkaç yapı sizi etkileyebilir. Ancak yine de küçük pencereli çok katlı binaların balkonlarında bulunan küçük botanik bahçeleri etkileyici ve dikkat çekici şüphesiz. Hani pek çoğumuzun çocukluğundan bildiği ortanca çiçekleri bina balkonlarda çokça göze çarpmakda. Her balkon rengarenk küçük birer bahçe şenliğinde eğlenceli, hoş görünmekte...

Başka şekilde yine caddeler boyunca bisiklet otoparkları ve vespa otoparkları beni benden almaya yetiyor. Öyleki alışık olduğum İstanbul trafiğinden çok farklı olarak her yer iki teker dolu. Sınıf farkı olmaksızın bu şehirde besbelli hemen hemen herkes iki teker kullanmakda. Bu da sanırım trafiği bir nebze olsun daha keyifli hale getirmekde. Aynı şekilde, İstanbul’da çok nadir görebileceğiniz Smart araçları her köşe başında karşıma çıkıveriyor. Ciks tiplerin bile bu şirin araçları kullanıyor olması şehrin kendine has bir havası olduğunu hissetiriyor.

Otobüs ile gerçekleşen bu kısa şehir turumuzu merkezde sonlandırıyorduk. Merkeze adım atıp da tam karşımda gözlerimi kamaştıran şey aslında beni şaşırtmakdan öte çok başka hislere götürdü. Bu muazzam yapı tam da şehrin göbeğinde hala sapa sağlam ayakda durabiliyordu. Yüzyıllardır burada kaç kişiye tarihin yaşanmışlığını simgelemişdi acaba? Duomo Katedral'i muazzam büyüklükde, dim dik ayakta sizi selamlıyor. İlk gördüğünüz andan itibaren de siz onu hayran hayran selamlıyorsunuz. Bu şaşkınlığın sonrasında merak duygusunun yardımı ile bu yapının 500 yıl sonrasında tamamlandığını öğrenmek de şaşkınlığıma şaşkınlık katıyor. Yapının sivri kule yapıları, en üste Aziz Meryem Heykeli ile büyüleyici. Her yolun katedrale çıkıyor olması bulunduğu konumu ve önemi gösteriyor. Aynı anda 40,000 kişiyi ağırlayacak kadar büyük alana sahip olması zaten nasıl bir yapı olduğunu ortaya koymakta. Katedralin dış cephesindeki işlemeler olağanüstü güzellikde. Gotik sanatının inceliği, İtalyan kültürünün zevkiyle buluşmuş ve ortaya inanılmaz bir yapı çıkmış. 135 kulesinden en yükseği 107.5 m. ve üzerindeki Madonna heykeli altından yapılmış. Katedralin içi de dışı kadar büyüleyici. Muhteşem işlemelerin yanında, heykeller ve tablolar da büyüleyici.

Bu yapının büyüsü ile La Scala Opera binasını görmek için adımlarım hızlanıyordu. Yakın zamanda kaybettiğimiz Leyla Gencer'in de burada temsiller sunduğunu bilmek hoş bir duygu yaratıyor. Bina tahmin ettiğim kadar görkemli bir yapı değildi. TR.'de görebileceğiniz düz bir bina havasında merkeze konumlanmış, ancak gelmiş geçmiş en güzel operaların sahne aldığı bir yer. Ayrıca keskin kuralları olması da değerini ve önemini sanata karşı değeri de arttırmaktadır. Her yıl 7 Aralık'da sahne perdelerini aralıyor. Burada bir kaç fotoğraf çekip, aynı meydanda bulunan Galleria Vittorio Emanuele II çarşına gidiyorduk. Belki de burada sadece bir gününüzü sıkılmadan harcayabilirsiniz. Rengarenk, ışıl ışıl, pırıl pırıl, ferah bir çarşı burası. Gündüzü ayrı gecesi ise başka ayrı size kucak açmakda. Çeşit çeşit mağazaları, çeşit çeşit restoranları ve cafeleri, kitap dükkanları ile her kişiye merhaba demekde.

Yerden tavana kadar mimarisi gözleri büyülemekde, en keyifli alışverişlerin hatırlanacağı çok görkemli kocaman bir pazar alanı burası. Ancak fiyatlar görkemine uygun şekilde yüksek. Restorantlar çok şık, yemek sunumları çarşıya yakışır güzellikde, hem eğlenceli hem de çok romantik bir atmosfer hakim burada. Biz de buraya gelmişken, güzel bir yemek ile leziz şaraplarımızı yudumluyoruz. Etraf şıkır şıkır insanlarla dolu. Özgür bir atmosfer hakim, çouğunlukla bu tarz yerlerde sınıf farkları gözetilir gibi hissedilse de ortam her sınıfa özgür olan sunmakda... Yemek yerken etrafı izlemek, kare kare fotoğrafları kayıt etmek çok keyifli. Seviyorum düzenli yaşamı ve düzenli insan manzaralarını:)

Kahvelerimizi de içtikten sonra, birkaç gün sonra tekrar Milano şehrine gelmek üzere, Venedik'e gitmek üzere buradan ayrılıyorduk.

Milano'da ulaşım çok kolay, her keseye uygun ulaşım mümkün, ancak taksi ile ulaşım sağlamak isterseniz taksi ücretleri biraz pahalı olabilir. Biz otobüs ile yolculuk etmeyi tercih ediyorduk. Ancak başda da belirttiğim üzere her sokak başında size iki teker sesleri merhaba demekde. Beni en çok şaşırtan da motor kullanan kişilerin ne kadar şık olduğuydu, bayanların topuklu ayakkabıları ile, erkeklerinse takım elbiseleri ile sürüş keyfi yapmalarıydı. Yerleşik yaşamın bu kadar kendine özgü olması gerçekten çok güzel kareler ortaya koymakta.

Milano kendine özgü yapısı, yaşam şekli ile büyüleyici, bu şehri gezmek için dört gün yeterli olabilir. Como Gölü'nü de görmeden bu şehirden ayrılmamak gerekli. Biz bu kez Como Gölü'nü göremedik ancak en kısa zamanda burayı da seyahat listeme dahil edeceğim.

Milano ekonomik gücüne yakışır şekilde varlığını sürdürmekde. EXPO 2015'i neden Milano'nun aldığını anlamak, Milano'yu gördükten sonra daha anlaşılır olmakda...

16 Eylül 2010 Perşembe

Nietzsche Demiş ki!

"Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz.
Sadece seçim yaptığını zanneder.
Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır.
Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir...”

Friedrich Wilhelm Nietzsche

15 Eylül 2010 Çarşamba

İyi Haber!



Çalıştığım kurumun eğitim/akademi bölümü için, eğitimin sahnesi ve eğitimin hazırlanması/tasarım alanlarında çalışmak üzere başvurum kabul edildi. Bu nedenle yoğun ancak bir o kadar da keyifli bir döneme merhaba diyorum :) Belki bu süre zarfında sevgili blogumda çok serbest zamanım olamayacak:)

Ancak bu süreçde belki de daha verimli düşünceler ile arada da olsa yazma fırsatı yaratacağım sevgili blogum, tatlı satırlarım, serbest kürsüm:)

14 Eylül 2010 Salı


Tek oyla ne değişiri sorgulamak istemiyorum, oy kullanmanın bir görev olduğunu biliyorum ve bunun bilincinde olduğum halde referandumda oyumu kullanamadım, Çünkü TR.’de değildim maalesef!

Ne kadar açık ki, benim gibi pek çok kişi aynı durumda oyunu kullanamadı, referandum sonucu ne olursa olsun bunu tartışmak yersiz görünüyor, ancak bu teknik açıdan oy kullanamama durumunu önceden tahmin edebilmenin ne kadar net olduğu da ortada. Yani bu referandum tarihini özellikle bu döneme denk getirmek büyük bir başarı diye düşünmekteyim.

Ne kadar koştursam, ne kadar çırpındımsa da yetişemedim işte, yetişebildiğim tek şey basketbol dünya şampiyonası idi.

Neden hava alanlarında oy kullanılamıyor? Hele ki bu bir yerel seçim değil, genel bir oylama ise? Nerede olursak olalım bu hakkımızı bulunduğumuz yerden kullanıyor olmamız gerekli bana göre.

Hayır, hayır yetişmem gerekli deyip durdum kendi kendime, ancak olmadı maalesef.

Temennim bundan sonraki dönemin en sağlıklı şekilde değerli milletimize hayırlı olması. Değişimlere ihtiyacımız var şüphesiz, ancak değişimleri kendine pay biçerek, bunu kişisel bir başarı olarak görmeden, demokratik bir yaklaşım ile, kişisel düşüncelerin ne olursa olsun özgürce savunulduğu bir ortam yaratmasını temenni ederim.

Bu dönem belki de bizim için önemli bir dönem, şapkamızı önümüze koyup bir kez daha düşünmemiz gerektiğini açıkça ortaya koymakda.

7 Eylül 2010 Salı

Normal

Uzun süredir dinlemediğiniz bir sanatçıyı dinlediğinizde özlemek duygusu o an için çok tatlı gelir. O parçayı bir daha bir daha dinlersiniz. Özlem böylelikle kıvamında tüketilir ve giderilir. Tadı damakda kalır tatlı tebessüm bırakır yüzde. Bu sabah çok tesadüf radyoda öylesine bir frekans ararken, Bülent Ortaçgil rast geldi, öyleki sanki şarkı değil de, sanki sohbet edermiş edasında odaklandım. Zaten kendisinin öyle buğulu bir sesi var ki, "susma daha da devam et" demekten kendimi alamıyorum her defasında.

İşin başka tarafı parça şuydu; Normal?



Biralar soğuk mu dedim
Dedi ki normal
Peki ya havalar?
Valla gayet normal
İşler dedim gidişler dedim?
Hepsi normal
Peki ya sen, ben? Normal
Peki biz, ikimiz? NormalHalimiz dedim?
Ne dese beğenirsiniz, normal!
Uf biri anlatsın hemen nedir bu normal
Canım sıkıldı yoksa ben miyim anormal
Peki dedim Türkiye? Dedi ki normal
Ya AB? Bilmem! Normal
Ya ABD dedim? Dedi ki çok normal
Peki dedim ya DGM? dedi ki normal
Ya OHAL, o kadar yıl? Bilmem! Normal
Peki GAP, ZAP hasan keyf? Hepsi normal
Uf biri anlatsın hemen nedir bu normal
Canım sıkıldı yoksa ben miyim anormal
Peki ya medya, RTÜK? Dedi ki normal
Ya reklamlar, rating? Valla, normal
Yahu hiç mi ikinci yok dedim? Dedi ki normal
Peki trafik, katliam? Dedi ki normal
Ya susurluk, kamyon ? Dedi ki normal
Yine kaybettik dedim dedi ki normal
Uf biri anlatsın hemen nedir bu normal
Canım sıkıldı yoksa ben miyim anormal

Ne güzel bir parçadır bu, kaç yıl geçse de her dinlendiğinde anlamlı gelecektir.
iyi dinletiler...

5 Eylül 2010 Pazar

Yaşlanmamak ???


Bu yılı da bitirmeye çeyrek zaman kala ben hala çocukluğumu, enerjimi korumaya çabalıyorum. Yaşlı değilim, o kös kös yarının telaşını yaşayan orta yaş kısımdan olmayacağım, diyorum!
Ancak zaman geçtikçe de bunla mücadele etmek için daha fazla çaba harcadığımı fark ediyorum.
Yediklerime dikkat etmeye, hava koşullarına ayak uydurmaya, vs..
Yani bir mühdet sonra ruhunu koruyabilsen bile, fiziksel olarak yenilebiliyorsun. Ya da süreyi uzatıyorsun diyelim buna.

Yani sen ne dersen de, vücut dengesi olması gerektiği gibi çalışıyor bir yerlere taşıyor seni,bu da ruhsal açıdan seni ister istemez etkiliyor!

Henüz saçlarım beyazlamadı, ancak pek çok arkadaşımın saçlarına ak düştü :)
Bu kötü bir şey değil, ancak dengeler değiştiğinde değerlerin de değişeceği sinyalini almakda gecikmiyorsun.

Daha sakin müzikler dinlemek de beyaz saç oluşumu ile ilgili mi bu?
Gecenin bir vakti sokakda olmak düşüncesi ürkütücü geliyorsa, bu da eğlencenin eskisine göre zamanı olduğunu mu gösteriyor acaba?

Sanırım zamanın bu ilerleyişinde, zamanı daha kaliteli yaşama çabasına giriyorsun, renkler ana renklerden ibaret oluyor. Yaşam daha naturel gerçekleşiyor...

Ruhum bir mühdet daha çocuk kalacak, bunu yeterince depolamışım, ancak fiziksel değişimler ruhu da yavaş yavaş şekillendirip istemesek de bizi etkilemekde...

4 Eylül 2010 Cumartesi

U2



Sizi seviyorum çünkü çok iyi müzik yapıyorsunuz.
Sizi seviyorum; müzik evrenseldir anlayışı ile kaç kişiye ulaştınız aynen ekli fotoğrafdaki gibi.
Sizi seviyorum; en sıkıntılı, bunaltılı zamanlarımda düşüncelerimde sizden bir parça çalmakda.
Sizi seviyorum; her geçen gün daha da devleşiyorsunuz.
Sizi seviyorum; bana sizi tanıma fırsatı verdiniz.
Sizi seviyorum; bu sayede sizi seven herkesi de sevmiş oluyorum:)
Sizi seviyorum; Türkiye/İstanbul'a Hoş Geldiniz!

....

Neden fotoğraf albümü oluştururuz? Eziyet midir bu bize? Çoktan toprağa karışmış vücutların en canlı halini fotoğraflarda görmek ne acı bir duygudur aslında!

İki çift laf etmek istersin ancak ses sadece senden gelir... İnsanoğlu nasıl bir varlık olur o zaman, fotoğrafla konuşma isteği, işte O'anda duyguların en doruğunda eski fotoğraflarla konuşurken kendini bulmak!

Aile büyükleri ile çekilmiş bir kare, benim bile hatırlamadığım kendimi tanımakda güçlük çektiğim, küçük bir kız çocuğu...

Fotoğraflar, şarkılar...
Hayat, adaletsiz hayat! Gün gelicek biz de böyle fotoğraf karelerinde kendimize yer bulacağız...

***Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış, hani siyah kazaklı duyuyorsun değil mi?

2 Eylül 2010 Perşembe

Eylül


Daha iki gün öncesinde dışarı çıktığımda tek yaprak kımıldamıyordu bile. Güneş en tepede, havada inanılmaz bir nem ve gün ışığında dışarıda olmak akıllara zarardı.
Oysa bu zamanlarda dışarıda olmak, keyifli yürüyüşler yapmak, serin serin serilmek gerek toprağa...

Nihayet Eylül ayı püfür püfür esintisiyle geldi, gün ışığında dışarıda olmak keyfi ile geldi....
Güneş en tepede olsa dahi, nasıl güzel bir esinti var havada, rüzgar ne güzel bir ferahlık hissi yaşatıyor. uzun yürüyüşler işkence yaratmıyor artık.

İşte en sevdiğim aylardan biridir Eylül, Eylül ayı bitişin habercisi, ancak başlangıcı da merhabadır. İşte bu iki olgusu ile tatlı telaşlar yaşanır bu ayda. Telaş duygusunu severim, ruhu diri tutar, disiplinli olmayı sağlar...

Telaşa karşılık alırsınız yanınıza hırkanızı, çünkü hava akşama doğru eser biraz ve hafif tırmalar teni, üşütür birazcık...
Açık havada kahve keyfi de en özlenen, beklenendir...
Eylül ayı hoş gelmiş,

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...