25 Ekim 2010 Pazartesi

Güz Mevsimi

Mevsimleri yaşamak,

Güz mevsiminin kucağındayız bu günlerde. Rengi güzel, sıcaklığı güzel... Yaz mevsiminden sonra bir silkelenme, kendine gelme hali yaratır insan ruhunda...
Doğanın gücünü anlamak mevsimlerden geçiyor, mevsimleri sırasıyla yaşamak... Gerçi mevsimleri anlamak İstanbul’da pek mümkün olmasa da. Güz mevsiminde doğa başka güzel görünür, hissedilir...

Güz mevsimi süprizdir, güz mevsimi ılık yağmurdur, gündüz rengi hafif loş ışıklı görünür...
Bu mevsimde atlayıp vapura, yağmurun ve hafif soğuğun ısırdığı ellerini ısıtmak için bir çay ısmarla kendine vapurda boğaz manzarasına karşı. Sonra tranvaya binip Moda’ya yola almak. Moda’dan Topkapı Sarayı’na karşı kahvaltı keyfini yaşamak... kahvaltıdan sonra belki de yağmur çoğalır, göz gözü görmez, ancak doğa kendini bilir, gereğini bilir, güzelliği bundadır...

Sen istersen başka yere koştur Güz mevsimini yaşamak için... Belki Eminönü’ne gidersin, oradan Sultanahmet’e merhaba demek üzere boğazın güzelliğini burada yaşarsın...

Mevsimler süprizle gelir, mevsimlerin güzelliği kendi renklerinde gizlidir...

Haftalık Ruh Halimi Fotoğrafladım


Monday;
Hiç şaşmaz her hafta bu halde başlar bana Pazartesi! Yine de seviyorum Pazartesi günlerini, dengeler beni, silkelenirim...


Tuesday;
Yarın neler olacak belli değil, Salı günlerim belirsizdir hep!


Wednesday;
Çarşamba günleri hep riskli olmuştur benim için. Geçtğimiz hafta bir arkadaşım şu açıklamayı yapmışdı; maaşlı çalisan gunumuz kolelerinin en güzel - verimli çalistiklari gün carsambaymis... ‘arabanın çarsamba günü üretilmişini alın’ derdi üniversitede sosyal psikoloji hocamız...


Thursday;
Perşembe günleri hep güzel gelmişdir, hep mutlu etmişdir beni:) süpriz günümdür perşembe benim...


Friday ;
Çılgın gün Cuma! Yorumsuz...


Saturday;
Cumartesi günleri, müthiş Cumartesileri, ömrümü uzatır bugün, hayatıma anlam katar, hergün Cumartesi olsun ne mutlu...


Sunday Evening;
Sadece Sabahları güzeldir bu günde... Günün ielrleyen saatleri gerilim yaratır, yapılacaklar iş listesi bitmez, süründürür...

22 Ekim 2010 Cuma

Bir Hal



Bugün Cuma günü ve ben bu günde;

Venedik’de olmayı çok istedim, Venedik'de herhangi bir kanalın kıyısında, kaldırıma oturup ayaklarımı uzatmak, hiç nedensiz etrafı izlemek istedim.

Özlemek ne güzel bir duygu, içinde pek çok duyguyu barındıran nadir bir hal özlem...

Özlüyorsun, hırslanıyorsun, tebessümleniyorsun, planlıyorsun, çoşuyorsun... sonra sakinliyorsun:))

15 Ekim 2010 Cuma

İstanbul S.O.S.


10 Ekim Pazar günü Atlas Dergisi’nin düzenlediği bir organizasyon ile “İstanbul S.O.S” dedik. Bu organizasyon ile Fener-Balat/ Süleymaniye/ Zeyrek tarihi bölgelerine bir gezi düzenledik.

Pazar günü saat 11:00’de Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü buluşma noktamız idi. Belirtilen saatte Atlas Dergisi okuyucuları ve gönüllü gezginler Haliç Kıyısı’nda toplanmış, basın açıklaması ile toplanma amacımızdan bahsedilmişdi. Açıklama sonrası Son Irmak Doğa Orkestrası grubunun klasik müziik dinletisi ile buradaki söyleşimizi sonlandırıyorduk.

Ancak tam da basın açıklaması yapıldığında dikkatimi çeken, basından kimsenin bulunmamasıydı. Herşeyden önce bu organizasyonda onlardan oluşan topluluk değil, yüzbinlerin burada olması ve basının da bizlere destek vermesi olurdu. Sonra sekiz müzisyenden oluşan müzik grubu dinletisi ile değil de senfoni orkestrası ile müzik şöleni sunulmasını dilerdim. Çünkü sahip olduğumuz İstanbul şehrine ancak bu yakışırdı.

Belkide en büyük tarihi mirasımız İstanbul şehri!

Tek bir taş parçasının bile koruma altına alınması gerekirken, maalesef Unesco tarafından koruma altına alınmış bölgelerin dahi tehdit altında olduğunu görmek endişe verici ve düşündürücü.

S.O.S. İstanbul Organizasyonun amacı;

2003 yılından bu yana tekrarlanan ve 1 Haziran 2010 tarihli Dünya Miras Komitesi Taslak Karar’ında da yinelenen konularla ilgili gerekli gelişmeler sağlanmazsa 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş olan İstanbul, 890 Dünya Miras Alanından birisi olma niteliğini kaybecek.

Haliç Metro Köprüsünün yapımının durdurulması gibi konular İstanbul’un en azından “Tehlikede Olan Dünya Mirası Listesi”nde kalabilmesi için aciliyet teşkil etmekte. Bunun için yalnızca İstanbullular olarak değil tüm dünya vatandaşları olarak harekete geçmek gerekli kanısındayım.

1) Haliç Metro Köprüsü mevcut projesi değiştirilmezse,
2) 5366 sayılı Kanun’un mevcut uygulaması durdurulmazsa,
3) İstanbul Surları restorasyon projeleri ile ilgili bilgi sağlanmazsa,
4) Tarihi Yarımada’ya hergün 75.000 aracın girmesine neden olacak tünel projesi durdurulmazsa,
5) Ahşap yapıların korunaması sağlanmazsa,
6) Alanın değerlerini koruyan bir Yönetim Planı uygulamaya konulmazsa,

2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş olan İstanbul, Dünya Miras Alanından birisi olma niteliğini kaybecektir.

Yukarıda yazılan metinler, benim için bu hafta sonu yazıda kalmadı, buraları yerinde görmek durumun ciddiyetini de gösterdi. Bugünde bizlere gönüllü olarak rehberlik yapan Mimar arkadaşımız Ali Kurultay, Süleymaniye’de uzun süre yaşamış, pırıl pırıl çok değerli bir genç, Mimarlık ofisi de halen Süleymaniye’de hizmet vermekde. Burasını belli ki çok seviyor ve önemsiyor. Ofisi tarihi bir yapı ve burasını kendi elleri ile restore etmiş. Komşuları ile dialogları takdire değer nitelikde.

Aynı zamanda yine bu gezide tanışma fırsatı yakaladığım Umut Yıldız’da kalemi sağlam bir gazeteci ve profosyonel bir fotoğrafçı. Araştırmalarını ve yazılarını bizle çekinmeden paylaşdı ve bu anlamda tarihi değerlerimizin korunması anlamında bilmediğim çok şey olduğunu da öğrenmiş oldum.

İstanbul kendine özgü kültürü, değerleri, tarihin canlı tanığı olan yapıları ile vazgeçilemeyecek bir şehir. İstanbul farkında olamadığımız bir hızla değişmekde ve değerlerini de aynı hızla kaybetmekde.

İstanbul sessiz ancak çok hızlı şekilde S.O.S demekde!

8 Ekim 2010 Cuma

Tüketim toplumu; ben de dahilim buna...

Bir sermaye üzerinden 5 kişi daha nemalansın. Tüketime dayalı toplumlarda bunu görmek mümkün. Tüketimden para kazanmak. Daha çok tüketmeye teşvik etmek. Girişimcilikle de alakası yok bunun. Düpe düz “0” üretimden para kazanmak anlayışıdır bu...

En basitinden bir örnek; kullandığım mobil hattının bu ayki fatura tutarı olması gerekenden daha yüksek faturalandırılmış... Geçtiğimiz ay bağlı olduğum operatör, cep telefonuma bir mesaj gönderiyor. Ben de ücret bakımından daha cazip olması sebebiyle bu tarifeye geçiyorum. İşlemi de müşteri hizmetlerini arayacak gerçekleştiriyorum. Özellikle müşteri temsilcisine de soruyorum; her ay faturam ne kadar gelecek? Bunun dışında herhangi bir vergi vs. ücret ödeyecek miyim?

-Müşteri Temsilcisi; hayır, net tutarınız şu kadar, bunun dışında bir ücret ödemeyeceksiniz.... deniyor...

Daha öncesinde yüzeysel bilgilendirmeler nedeniyle bu tarz tüketim ürünlerinde belirtilen/anlaşılan bedel dışında ekstradan bedeller ödediğim için, ısrarla tekrar soruyorum... Aldığım cevaplar doğrultusunda bu kez sorun yok gibi görünüyor...

Ancak bu ay gönderilen fatura bedeli, anlaştığımız hizmet tutarından daha yüksek!

Arıyorum müşteri hizmetlerini, haklı olarak yanlışlık nedir öğrenmek istiyorum...

Durum şu; operatörden yıllardır aldığım hizmetin adı “tarife” imiş, geçtiğimiz ay müşteri hizmetlerini arayıp da tercih ettiğim hizmetin adı da “kampanya” imiş. Yani bağlı olduğum X operatör şirketi, kendi kendine adlandırdığı hizmetler için bana iki ayrı faturalandırma yapıyor. Var mı böyle bir dünya??

Müşteri ne bilir bu sistemi! Normal şartlarda bir ürünü tercih ettiğinizde sistem diğer ürünü otomatik olarak iptal eder. Çünkü ürün adlarının farklı olması vs... ne garip pazarlama stratejileri bunlar? Müşteri bunu neden bilsin ayrıca? Anlaşılan o ki zaten bunlar da müşteri bilmesin diye oluşturulmuş, tüketim toplumuna en güzel örnek işte...

İşte bu nedenle sevgili operatör servisi haklı olarak sunduğu bu iki ürün için de benden çaktırmadan ücret alıyor... Sonra sürekli değişen kampanyalarına dahil olarak Müşterinin bunları bilmesi, adı ne ise artık; tarife/kampanya/hizmet değişikliğini de tercih ederken yine bundan haberi olmayan müşterinin iptal ettirmesini talep ediyor...

Ancak iptal işlemi nasıl yapılacak, işte bu çok daha çarpıcı!

Hazır müşteri hizmetlerini aramışken iptal işlemini de yapayım diyorum. Ancak yapamıyorsunuz! Cep telefonunuzdan kısa mesaj ile IPTAL yazıp göndermek gerekli imiş. Yani benden kendi sistemlerinin işlemi için de çaktırmadan +mesaj ücreti alıyorlar, tüketimden gizli gizli para kazanmak budur...!

Sonra bunlardan bağımsız başka bir mesaj geliyor, “Yıllırdır müşterimizsiniz size hediyemiz var”. Ne mutluluk verici bir durum... :))

Hediye'nin tanımı nedir? Aynen adı gibidir; Hediye!
Hazır birşeydir çünkü, pakettir, karşılıksızdır ve hemen sunulur... Ancak durum yine öyle sanıldığı gibi değil! Senin bu hediyeyi hak etmen gerekli.... Operatöre bir mesaj gönder hediye senin...

Bu sayede kaç tane müşteriye mesaj gönderip cevap aldıklarını da hesaplamak çok zor değil... Bu olayların tümünde hiçbir emek, üretim vs. yok. Sadece cüzi bir ücreti var...

Hadi benim gibi itiraz edecekler olacak, ya itirazda bulunmayanlardan alınan ücretler....???

Hani bilinçli olmak da çare değil bu düzene karşı, donkişot gibi müşteri hizmetlerine derdini anlatmak... Bu tarz olaylarda kendimi müşteri hizmetleri ile konuşurken karikatür gibi hissediyorum...

Şimdi bir sürü itiraz konuşması yaptım... Gerekli yerlere iletildi bunlar, cevap bekle, sonuçlansın, sana geri dönsünler; derdini bir kez daha anlat vs...

Ya da uğraşmayıp kapitalist sisteme ayak uydur... umursama... mı???

Hadi leynnnnn!!! Bu saye şapka koleksiyonuma huni’yi de eklemiş bulunuyorum... :)

1 Ekim 2010 Cuma

Hey Dostum!

Dostluk
Dostluk tanımı nedir tam olarak bilmiyorum. Dostluk bağı nasıl oluşur, neden uzun süreli olur çok da anlamış değilim. Bunların hepsi göreceli... Dönem dönem farklı nedenlerle dostluk oluşabilir, ya da dost olduğun kişinin karakteri çok başka olabilir. Belki de dost olmanın tek nedeni emek ve değer vermek. Sonrası da dürüst olmakda gizli...

Herkes gibi benim de dostlarım çok değerli şüphesiz. Uzun süreli arkadaşlıklarımı da korumaya sonsuz çaba gösteriyorum. Fakat bazen elimizde olmadan öyle olaylarla karşılaşıyoruz ki, bir anda karar verip pire için yorgan bile yakılabiliyor...
Bu hafta sonu benim hikayemde de iki pire vardı...

Çok değerli arkadaşlarım Ömer ve Serkan'la buluşacağız. Ömer’i 10 yıldır tanırım, Serkan’ı da aynı süredir Ömer vasıtasıyla tanıyorum. İkisi de birbirinden iyi, pırıl pırıl gençler:)

Aynı zamanda gezdikce.com sitesini hatır gönül ilişkileri ile yazdılar, emek verdiler:)

Geçtiğimiz hafta sonu Cumartesi günü gezdikce.com sitesini yenilemek için buluşmaya karar verdik. Buluşmanın tüm detayları Ömer ve Serkan’a aitti, ben sadece sabah kendileri ile buluşmak üzere Anadolu Yakasına geçecektim.

Belirtilen saatten daha da erken Anadolu Yakasına geçtim, Hatta doğru dürüs bilmediğim Anadolu Yakası’nda kayboldum, Buluşma yeri İkea idi, otobandan İkea girişini kaçırdığım için, ver elini ÇekmeKöy, Serkan’da Çekmeköy’de oturuyor, tam da evlerinin önünden geçtim, ancak buluşma yerinde olacağını düşünerek, arama gereği duymadan İkea’ya ya yöneldim. Buluşma saatimiz 10:30’du, ben 10:00 gibi kaybolduğum halde İkea’daydım. İlk önce Ömer’i aradım. Telefon, çaldı çaldı çaldı, nihayet açıldı. Ömer uykudan yeni uyanmış.

Sonra Serkan’ı aradım, belki kendisi yoldadır gelmek üzeredir diyerek. Telefon çaldı çaldı çaldı çaldı... Ancak açılmadı... İki dakkika geçmeden Serkan geri dönüş yaptı... O’da uyuya kalmış. Ancak nerede olduğunu bilmiyor. Ne kadar bu duruma kızmış olsam da, telaşlanıyor insan.

-Serkan; Fetile, inan şuan ben nerde olduğumu bilmiyorum!
-Fethiye; Serkan geç dalgayı da hemen hazırlanıp çık
-Serkan; ya vallahi bilmiyorum, sanırım Avrupa Yakasında bir yerlerdeyim.
-Fethiye; tabi anlıyorum, şimdi odandan çık, kolidorda annen ile karşılaşırsın, hadi hadi, ben sizi bekliyorum burada sabahın köründe...
-Serkan; Fethiye vallahi evde değilim.
-Fethiye; Serkan böbreklerini kontrol et hemen!
-Serkan; ok sorun yok!
-Fethiye; Vallahi Ömer’i ara, eğer 10:30 gibi burada olacaksa ben ok. Ancak bir dakkika gecikirse giderim. Ve bir daha da sizle görüşmem!
-Serkan; Fethiye yapma böyle.......
-Fethiye; Hadi Ömer’i ara sadece....

Ben bu arada, İkea’ya giriş yapıyorum. Sabah erken olmasına rağmen içerisi baya kalabalık, ancak insan profilleri belli, çocuklu aileler mevcut. Ne yapacağımı bilmiyorum, belki de düşündüğüm son şey haftasonumu İkea’da kahvaltı yaparak geçiriyor olmak....

Saat 10:30 olmuş, hatta 5 dakkika bile geçmiş. Ne arayan var, ne de gelen! Ben de mağazada turluyorum. Birkaç eşya alıyorum, işte gereksiz alışverişlerden benimki gene...

Bu arada Ömer arıyor 10 dakkaya kadar geliyorum?
Saat olmuş 11:00!
Sonra Serkan arıyor, haliyle ben telefonumu açmıyorum....

Ömer’le buluşuyoruz. Normal şartlarda sohbetin kendini alıp götürdüğü buluşmalarımızdan eser yok.

-Ömer’; bak dediğim gibi geldim, buradayım!:)

Ben de;
-bir daha sizle görüşmeyeceğim, Asla plan yapmayacağım, unutun beni, arayıp sormayın. Allah korusun sağlık dışında, ne doğumgününüze ne düğününüze gelmem! burası hakkaten çok komikdi:))

10 dakka sonra Serkan geldi, kendisi Halkalı’daymış, atlamış taksi ile gelmiş. Geciken kahvaltımızı ben gergin halde, ancak dostlarım gülerek birbirimize bakmaktaydık.

Gezdikce.com site yeniliklerini de konuşmuş, Serkan’ın işe gitmesi gerektiği için biz Ömer ile çalışmaya devam etmişdik.

Gezdikce.com’u görsel anlamda tekrardan düzenleyecektik. Bu arada Ömer’le aramızdaki dialog da sakinlemişdi. İşte tam bu arada benden şu cümle çıktı;

- Ya önümüzdeki hafta buluşalım, ben İtalya’dan çok güzel şaraplar getirdim, İkea’dan aldığım şu kadehlerle şaraplarımızı yudumlarız, hem gezdikce’nin son halini tekrar konuşuruz...
-Neeeee!! Ben ne dedim biraz önce!! Yok.... yok..., sizin ne doğumgününüze, ne düğününüze gelirim ben bundan böyle! :)))

İşte Dostluk böyle bir hal sanırım, emek istiyor, telafi gerektiriyor, özveri gerektiriyor. Sonra anılar oluşuyor, en keyiflisi biriktirdiğimiz anılar...

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...