6 Haziran 2012 Çarşamba

Güzel Atlar Şehri Kapadokya

28 Nisan Cumartesi saat 03:30 uykunun en derin anı… Uyandım!


05:00da İstanbul-Atatürk Havaalanında olmamız gerekli. Saat 06:00’da İstanbul’dan Ankara’ya uçuyoruz. Bugün her şey yolunda giderse Ankara üzerinden Kapadokya’da olmayı planlıyoruz.

Valizimi kaç kez boşalttım bilmiyorum, çünkü bugün İstanbul’da hava yağmurlu. Eğer Kapadokya’da da hava yağmurlu ise valizde bulunan kıyafetler hiçbir işe yaramayacak…

04:30! İstanbul ne kadar sessiz, sakin, havada yağmur sonrası oluşan doğal bir sakinlik hakim…

Derya ile çek çekli valizlerimizi çekiştirerek hava alanında uçuş noktamızda bekliyoruz…

Heyecanlıyız, çünkü Kapadokya’yı çok merak ediyorum… Merak ve uykusuzluk arasında uçuş başlıyor. Yolculuklar uzun ya da kısa sürsün, uyurum ben. Bu kısa uçak yolculuğunda da hiç zorlanmadan bıraktığım yerden rüyaya dalıyorum. Ta ki uçuş görevlisinin koltuğunuzu dik duruma getirin uyarısını algılayana kadar… Başarılı bir uçuş sonrası Ankara’dayız. Sabah erken bir saat olması sanırım, havaalanı karmaşadan uzak sessiz, kendi halinde bizi karşılıyor.

Ankara’da, Ağrı Dağı tırmanışında tanıştığım dünya tatlısı arkadaşım Salim’le buluşup, Kapadokya’ya doğru yol alacaktık. Havaalanında Salim arkadaşımızı beklerken kahve molası veriyoruz ve bu sayede uykum bir nebze açılıyor…

Her gezide totem olmalı; Kapadokya dilek ağacı
Saat 08:00 sularında Ankara’dan yola çıkıyoruz. En son Ankara’ya 2003 senesinde gelmiştim ve bu süreçte sanırım Ankara’da çok bir şey değişmemiş. Yahya Kemal ne güzel söylemiş; Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür”…

Yollar… yollar… uçsuz bucaksız yollar… yollar olmadan bir yere ulaşmak mümkün değil, yollar doğanın haritası gibi… Bu kadar yola gözlerim dayanmıyor ve biraz kestiriyorum… Bu biraz kestirme durumu sorunsuz bir halde Kapadokya’ya ulaştırıyor beni :)
Hava müthiş güzel, güneş en tepede, pırıl pırıl parlıyor… Çok şanslıyız ve bu şansımız şu dört günlük gezi boyunca devam eder; inşallah…

Kapadokya; peri bacaları… bu doğa harikasını görmek ilk bakışta beni şaşırtmıştı. Kafamı nereye çevirsem doğa harikası peri bacaları göze çarpıyor, şehir hayatından farklı olan bu görsel şölen bir süre sonra beni sarhoş etmeye yetiyordu… Bir arkadaşım burada iki haftadan fazla kalınırsa, kişi buraya aşık olur ve buraya yerleşir demişti… Bu nedenle ben de bu ruh haline bürünebilir miydim?… İnanılmaz bir görsel sanat şöleni hakim buralarda…

Buranın en yüksek bölümüne gidip, türk kahvelerimizi manzaraya karşı yudumluyoruz… hani burada hiçbir şey yapmadan öylece oturup etrafı izleyebilirim… Biz de tüm gün olmasa bile birkaç saatimizi burada geçiriyorduk… Doğa bize cömert davranıyordu ve havanın da güzelliğinde manzara pırıl pırıl kendi izletiyordu...

Hasan Dağı sen ne kadar heybetli ve güzelsin...


3 Mart 2012 Cumartesi

Nerde kalmıştık!


Sanki beynimde filler en yavaş adımları ile ilerliyor; bam güm/bam güm! ve bu her adım beynimde yankı yankı yankılanıyor...
işler çok yoğun, dersler çok yoğun... filler ....

Böyle karışık zamanlarda gökten bir uçak bileti düşse böyle, hem de kafamın tam ortasına düşsün... Neden mi kafamın tam ortasına? Bu aralar kendimden beklemediğim halde çok programlı yaşıyorum, şaşırma tepkimi kaybettiğimi düşündüm geçen gün... Olur, O da olur diyorum... Olmazsa da bir sonraki sürece erteleniyor kendiliğinden.
Şöyle kafama beklemediğim anda uçak bileti düşsün :) bu ani duruma tepki ile bağırmam gerek! Ne oluyor? derken... O anki ruh halinde gördüğüm uçak biletine bakarken, biraz önce bağır bağır bağıran ses; şaşkınlıktan hemen susuverirrr... Şaşkın olan ben, bilete bakarım, baktıkça daha da sessizleşirim... O an sessizlik hem bana hem etrafıma huzur yaşatır... sonra her şeyin farkına varınca tekrar bir bağırtı kopar, telaş yok bu kez sevinçten kopar bu bağırtı...

Uçak biletini alıp doğruca koyulurum yollara... mümkünse cam kenarı olsun...
hatta nereye gideceğime de şimdi karar verdim galiba, yazı yazarken aynı zamanda açık olan tv'ye göz atıyorum. TV'8'de Gülhan'nın Galaksi rehberi gezi programı yayında, Hindistan/Mauritius gezisinde. Bu arada oldum olası seyahat programları yapan kişilerden nedensiz yere nefret ederim... Ama bu öyle böyle bir duygu değil... nefret ediyorum bildiğin... ancak bu kız çok şeker, iyiki de bu işi yapıyor... aferim!
Yeri de seçtik, ama yok biraz dikkatlice izleyince vazgeçtim galiba... her ne kadar bu yer deniz kenarı olsa da mekanik bir görüntüsü var gibi geldi, olmadı...
belki de çok uzak bir yerlere gitmek bile gerekmiyor...
dün akşam iş çıkışı arkadaşım Derya ile birlikte Taksimde birkaç mağaza dolaştık ve sonrasında kahve keyfi yapalım dedik, ancak Taksim gözüme eskisi gibi görünmüyorrrr... evet bu itiraf benden olunca çok şaşırtıcı oldu... Bu kısa alışveriş ve kahve keyfinden sonra eve gidelim artık dedik, taksim sokaklarından otoparka yürürken hınca hınç kalabalıklar arasında taksim eğlence mekanlarına insanlar yeni yeni akıyorlardı...
Bu arada yazı yarken Tv ye de arada bir göz atıyorum, Mauritius, ülkedeki sistem İngiliz usuluymuş, bu nedenle trafikte sağdan işliyor... Günümüz koşullarında bile trafikten nefret eden ben tatilde bu sürprize merhaba diyemeyeceğim... :)) sanki her şey tamam ben de hayır buraya gidemem diyorum...ekiekieki... Anlaşılan gerçekten işler çok yormuş beni ve bu hafta sonu çalışacağım yığınla ders çevirmeleri var... olmayan ingilizcem ile harika çeviriler yaratıyorum...yaşam ne garip ben kendimle yarışmayı ve kendimi yormayı seviyorum bu sayede burcuma yakışır halde etrafımı yormaya zaman bulamıyorum :))
Aslında bu gezi mekanı Mauritiu'su sevmememin nedeni doğallık yok, her şey konfor üzerine kurulu, evet çok mekanik ve yerleşik hayattan eser yok... o nedenle burası ancak balayı tatili olur....
bu hafta sonu kafamı dağıtmak için yapacağım tek şey dün akşam parfüm dükkanında normal koşullarda gördüğümde ayıpladığım ancak dün akşam bizim de yaptığımız gibi üzerimize boca ettiğimiz; kokuda güzel, ancak ücrette oldukça pahalı yeni "Dior to life" parfümünden sonra başka bir alış/veriş yapmak imkansız olacak... parfüm halen burnumda buram buram kokmakta... :)

Hayat gezdikce güzel olsun olmasına, lakin gezmedikce de güzel olur hayat...Hayat herşeye rağmen paylaştıkça güzel olur, ürettikçe de anlamlaşır...
farkındayım yazdığım en karmaşık ve saçma yazı oldu...

22 Ocak 2012 Pazar

Yazı mı; Fotoğraf mı?



Bazen yazı yazmaya gerek kalmadan fotoğraflar anlatır her şeyi. şimdi sayfalar dolusu yazı yazabilirim, ancak ekli fotoğrafa bakmak yeterli anlamak için!
O'anı(?)
Geçen yıl Ağrı Dağı tırmanış kampında çok güzel zamanlar geçti.
Bugün seyahat fotoğraflarını karıştırırken ekli fotoğraf karesi ister istemez dikkatimi çekti...Fotoğraf çok şey anlattı bana... Bilmediğim/görmediğim bir yörede, yaz sıcaklarına inat örtünmüşüm burnuma kadar... etraf yemyeşil, iliklerime değin güneşin keyfine varıyorum...
botlar çıkmış ayaktan, sonra çekinmeden çoraplar da çıkmış ayaktan... Bu da bir keyif, bir rahatlık bana göre... Henüz iki gündür tanıdığım ve bugünde düşündüğümde iyiki de tanımışım dediğim arkadaşlarımla O'anın keyfini çıkartıyorum; aynı amaç için!
Ekli fotoğraf turdan arkadaşım Salim Arslan'ın kadrajından.
3200m ana kampına ilk adım attığımız anlardan biri; 1800m den, 3200m ye uzanan yorucu bir yürüyüş sonrasında yaşanılan bir keyif bu...

işte bugün/bu zamanda ağrı dağı tırmanış fotoğraflarına göz attığımda, gezi sırasında fark edemediğim şeyleri şimdi fark edebiliyorum.
Keyifli zamanlarla dolu güzel bir gezi olmuş,

bazen yazılar anlatır dillendirir, basense bir fotoğraf karesi anlatır ...
(fark ettiklerimizdir bizi canlı tutan; fark ettiklerimiz özlem yaratır, özlem de değer kılandır, değer vermek de hayata anlam katar)


Hayat gezdikce güzel!


3200m kampında son günümüz ve kamp arkadaşlarım, keyifli zamanlarımızdan hatıra


4200m Uçurum kenarında çadır kurmak, ne güzel bir tecrübe ve yaşanması gerekli bir macera, manzara şüphesiz müthiş, ancak gece rüzgarın oluşturduğu uğultu ve sesler mecaranın ta kendisi...


Teknoloji burada da mümkün ancak telefonum günlerce kapalı olunca anlaşılmaz bir sessizlik karşılıyor...


Turun en hızlı ve sportmen kişisi Hari( Avusturya'lı)


Muazzam güzellikteki Küçük Ağrı Dağı


Kamp sonrası eşyalarımızı toparlayan bize merkeze kadar eşlik eden tur arkadaşlarımız. dost canlısı pırıl pırıl gençler...teşekkürler.


Henüz iki günlük bir bebek :) doğanın gücüne inanmamak ne mümkün

1 Ocak 2012 Pazar

kısa ve öz


'Gerçekten hayatta hiçbirşey kendiliğinden var olmuyor ya da ortada bir neden yokken gerçekleşmiyor...'

2011 yılı başladığı ilk günden itibaren zor bir yıl oldu benim için...
bu zamanlarda U2 ne güzel çaldın sen fonda... "beautiful day" tüm yıl bana moral olan şarkılardan biri...

Bırakıyorum 2012 yılı bildiği gibi gelsin! Olurunda olsun her şey...

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...