Çalışmaya ara verince vakti biraz daha özgür değerlendiriyorum. Daha sakin ve programlı geçiyor günler kendi kontrolümde. En azından sağımdan solumdan ne geçiyor diye gözlem yapıyorum. Açıkçası dikkatimi çeken bazı durumlar var. Bunu eleştirisel olarak yazmayacağım. Bu artık bir yaşam dinamiği haline gelmiş. Bundan kaçamıyorsun. Ve müdahale etmek de aşırı yorucu bir yaklaşım. Yine de sakin kalıp durum tespiti ile ele almaya çabalıyorum. Gelelim gözlemlerime :)) Gözlem bir; insanlar sessizliği sevmiyor. Gerçekten sevmiyorlar. Bir kafeye oturuyorsun, müzik son ses. Metroda kulaklık takmamış biri telefondan dizi izliyor. Doğada yürüyüşe çıkıyorsun, hoparlörden müzik açılmış. Sessizlik, sanki tehlikeli bir şeymiş gibi kaçılıyor. Çünkü sessiz kalınca insan kendisiyle karşılaşıyor. Ve belki de bundan korkuluyor en çok. İkincisi, kolay olanı bile yapmıyoruz. Sitede çöp odası var mesela. Toplasan yirmi adım. Kapıyı açıyorsun, şutu kaldırıp çöpü atıyorsun. Elin mi kirlendi? Mimar düşünm...
Nezaket Nedir? Nezaket, çoğu zaman yalnızca kibar sözler söylemek ya da nazik bir jest yapmakla karıştırılır. Oysa nezaket, özünde karşındakinin varlığını tanımak, ona değer vermek ve yaşam alanını gözetmek bana göre. Basit bir “teşekkür ederim” ya da yol verirken gülümsemek bile bu derin anlayışın bir yansımasıdır. Toplumda Nezaket Anlayışı Ancak toplumda nezaketin yeri zamanla değişti. Bir dönem, “nezaketli olmak” adeta bir erdem ve kültürel normdu. İnsanların hitap biçimleri, davranış tarzları, hatta gündelik yaşam ritüelleri bile nazik bir dille örülürdü. Günümüzde ise çoğu zaman nezaket, yüzeysel bir “etiket” olarak görülüyor; kimi zaman da “zayıflık” ya da “fazla iyi niyetlilik” ile eş tutuluyor. Oysa bu bakış açısı, nezaketin özündeki gücü görememek değil mi? Goethe’nin de dediği gibi: “Nezaket, zekânın ve kalbin birleştiği noktadır.” Günümüz dünyasında çoğu zaman başarı, güç ve öne çıkma kavramları yüksek sesle gözümüze sokulurken; nezaket çoğu insanın gözünde geri pl...
İnsanın kendi sessizliğinde yankılanan en çarpıcı cümlelerden biri şu olsa gerek: “Kimsenin ne düşündüğü umurumda değil.” Bu cümleyi ilk kez düşündüğümde, bir tür duyarsızlık gibi gelmişti. Oysa şimdi, bunun duyarsızlık değil; duyguların, beklentilerin ve kendinden ödün vererek yaşanan yılların arasından süzülüp gelen en sade özgürlük hali olduğunu anlıyorum. “İnsan, özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuştur.” Jean-Jacques Rousseau Zincir dediğimiz şey bazen bir bakış, bazen bir susuş, çoğu zaman da bir iç ses: “Bunu yaparsam ne derler?” O iç sesi susturmak yıllar alıyor. Hele ki kendinden önce başkalarını düşünen, sevilmeye yatırım yapan bir kalbin varsa… Ama sonra bir sabah uyanıyorsun. Aynaya bakarken artık kendine başka bir gözle bakıyorsun. “Ben buradayım.” diyorsun. Başkasının gözündeki yansımana değil, kendi içindeki berraklığa tutunuyorsun. İşte o an, yıllarca örülen kabuğun çatladığı an. “Başkalarının senin hakkında ne düşündüğü, aslında onların problemi...
Yorumlar