Kayıtlar

Bazı Şeyler Bize Bağlıdır, Bazıları ise Değildir

Bazı insanlar hatalarını kabul edemedikleri için değil, hatalarıyla yüzleşecek cesareti geliştiremedikleri için özür dilemezler. İnsan ilişkilerinde beni en çok düşündüren meselelerden biri, insanların kendi davranışlarını değerlendirirken gösterdikleri hoşgörüyü başkalarından neden esirgedikleridir. Hepimiz anlaşılmak istiyoruz. Haklılığımızın görülmesini, kırgınlıklarımızın önemsenmesini, incindiğimiz yerde karşımızdaki insanın sorumluluk almasını bekliyoruz. Fakat aynı beklentiler bize yöneltildiğinde ne kadarını karşılayabiliyoruz? Bence asıl mesele tam da burada başlıyor. İnsan kendisini haklı görmekte ne kadar ısrarcıysa, kendi yanılgılarını fark etmekte o kadar zorlanabiliyor. Üstelik bu durum her zaman kibirden kaynaklanmıyor. Bazen insanın kendi benliğiyle kurduğu ki ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Haklı olmak ile hakikati aramak aynı şey değildir. Sokrates’in felsefesinin merkezinde insanın kendi bilgisini ve kabullerini sorgulaması vardır. Ona atfedilen meşh...

Duygu Tanımı

“İnsanları rahatsız eden şeyler değil, şeyler hakkında verdikleri yargılardır.” Epiktetos İnsan bazen ne hissettiğini bildiğini sanıyor. “Üzgünüm.” “Yorgunum.” “Kırıldım.” “Değersiz hissediyorum.” Belki beklediğim ilgiyi görmedim. Belki seçilmedim. Belki kıyaslandım. Belki birinin davranışını kendi değerimin ölçüsü yaptım. Kıskançlığın altında kaybetme korkusu. Suskunluğun altında gurur. Sürekli açıklama istemenin altında belirsizliğe tahammülsüzlük. “Umurumda değil” dediğimiz yerde bile bazen fazlasıyla önemsemiş olmak vardır. Söylüyoruz ve geçiyoruz. Oysa biraz durup baktığımızda, bunların çoğunun tek başına bir duygu olmadığını fark ediyoruz. Bazen içeride olup biten karmaşık bir şeyin üzerine koyduğumuz genel bir isim sadece. Mesela “kırıldım” diyorum. Ama neden? Beklediğim davranışı görmediğim için mi? Önemsenmediğimi düşündüğüm için mi? Yanlış anlaşıldığım için mi? Bir başkasının tercih edilmesi gururuma mı dokundu? Yoksa karşımdaki insanın davranışından çok, o davranışın...

Sevgi ve Kendilik

  İnsan bazen yalnız kalmaktan değil, seçilmemekten korkuyor. İkisi aynı şey değil. Yalnızlık hayatın içinde zaman zaman karşılaştığımız bir durum. Seçilmemek ise insanın kendisiyle ilgili bir hüküm gibi algılanabiliyor. Yeterince güzel değildim, yeterince iyi değildim, daha farklı davransaydım belki kalırdı… Zihin, bir ilişkinin bitişinden kendisi hakkında sonuçlar çıkarmaya fazlasıyla yatkın. Belki de asıl yanılgı burada başlıyor. Geçenlerde Küçük Kadınlar üzerine bir yazıya rastladım. Jo’nun Laurie’ye söylediği “hayır” üzerinden anlatılıyordu. Laurie onu seviyor, onunla evlenmek istiyor. Üstelik dışarıdan bakıldığında ortada reddedilmesi gereken büyük bir sorun da yok. İyi bir insan, yakın bir arkadaş, güvenli bir hayat… Ama Jo istemiyor. Bence hikâyenin güçlü tarafı tam olarak burada. Bazen bir şeye hayır diyebilmek için onun kötü olması gerekmiyor. Bazen yalnızca bize ait olmaması yeterli. Hayatımızdaki pek çok kararı ise bunun tam tersinden veriyoruz. Bir insan kötü de...

Makul

  İnsanın kendisiyle kavgası çoğu zaman kusurları yüzünden başlamıyor. Kusursuz olması gerektiğine inandığı gün başlıyor. Bir yerde bize iyi olmanın yetmediği öğretildi. Daha güzel, daha başarılı, daha güçlü, daha bilgili, daha sevilen, daha çok aranan biri olmalıydık. Olduğumuz kişiyle yetinmek neredeyse vazgeçmek gibi anlatıldı. Hep daha iyi bir versiyonumuzun peşinden gitmemiz gerekti. Ve insan, ulaşmaya çalıştığı o hayali kişiye bakarken elindeki gerçek kişiyi sevmeyi unuttu. Kendini. Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu burada. İnsanlar yaşamaktan çok kendilerini ispatlamaya çalışıyorlar. Başarılarını, ilişkilerini, bedenlerini, bilgilerini, mutluluklarını… Hatta bazen acılarını bile gösteriyoruz. Görünür olmakla değerli olmak arasındaki sınır giderek kayboluyor. Oysa değer, seyirciye ihtiyaç duymaz. Bir ağacın kimse görmediğinde de çiçek açması gibi, insanın bazı güzel taraflarının kimse tarafından bilinmesine gerek yoktur. Her iyiliğin anlatılması, her başarının gör...