Kayıtlar

Sevgi ve Kendilik

  İnsan bazen yalnız kalmaktan değil, seçilmemekten korkuyor. İkisi aynı şey değil. Yalnızlık hayatın içinde zaman zaman karşılaştığımız bir durum. Seçilmemek ise insanın kendisiyle ilgili bir hüküm gibi algılanabiliyor. Yeterince güzel değildim, yeterince iyi değildim, daha farklı davransaydım belki kalırdı… Zihin, bir ilişkinin bitişinden kendisi hakkında sonuçlar çıkarmaya fazlasıyla yatkın. Belki de asıl yanılgı burada başlıyor. Geçenlerde Küçük Kadınlar üzerine bir yazıya rastladım. Jo’nun Laurie’ye söylediği “hayır” üzerinden anlatılıyordu. Laurie onu seviyor, onunla evlenmek istiyor. Üstelik dışarıdan bakıldığında ortada reddedilmesi gereken büyük bir sorun da yok. İyi bir insan, yakın bir arkadaş, güvenli bir hayat… Ama Jo istemiyor. Bence hikâyenin güçlü tarafı tam olarak burada. Bazen bir şeye hayır diyebilmek için onun kötü olması gerekmiyor. Bazen yalnızca bize ait olmaması yeterli. Hayatımızdaki pek çok kararı ise bunun tam tersinden veriyoruz. Bir insan kötü de...

Makul

  İnsanın kendisiyle kavgası çoğu zaman kusurları yüzünden başlamıyor. Kusursuz olması gerektiğine inandığı gün başlıyor. Bir yerde bize iyi olmanın yetmediği öğretildi. Daha güzel, daha başarılı, daha güçlü, daha bilgili, daha sevilen, daha çok aranan biri olmalıydık. Olduğumuz kişiyle yetinmek neredeyse vazgeçmek gibi anlatıldı. Hep daha iyi bir versiyonumuzun peşinden gitmemiz gerekti. Ve insan, ulaşmaya çalıştığı o hayali kişiye bakarken elindeki gerçek kişiyi sevmeyi unuttu. Kendini. Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu burada. İnsanlar yaşamaktan çok kendilerini ispatlamaya çalışıyorlar. Başarılarını, ilişkilerini, bedenlerini, bilgilerini, mutluluklarını… Hatta bazen acılarını bile gösteriyoruz. Görünür olmakla değerli olmak arasındaki sınır giderek kayboluyor. Oysa değer, seyirciye ihtiyaç duymaz. Bir ağacın kimse görmediğinde de çiçek açması gibi, insanın bazı güzel taraflarının kimse tarafından bilinmesine gerek yoktur. Her iyiliğin anlatılması, her başarının gör...

Bize Gösterilen Alan

Geçenlerde bir tatil planına dahil oldum. Grupta yalnızca bir kişiyi tanıyordum, diğerleriyle ilk kez tanışıyordum. Ben yapı olarak mesafeli biriyim. Eğlenceli ve matrak bir tarafım da var ama bunu her ortamda ve herkese göstermiyorum. Bazen hiç göstermiyorum. İkisi de benim ve ikisinden birinin diğerinden daha “gerçek” olduğunu düşünmüyorum. Tatilde de bir süre sonra daha eğlenceli tarafım ortaya çıktı. Gruptaki arkadaşlardan biri buna özellikle dikkat çekti. Bana tiyatro eğitimi almam gerektiğini, böylece “içimdeki yaramaz kişinin” daha fazla ortaya çıkacağını söyledi. Bunu tamamen iyi niyetle söylediğini biliyorum. Hatta benim için iyi bir şey önerdiğinin de farkındaydım. Ama benim açımdan ortada ortaya çıkarılması gereken biri yoktu. Sonra biraz kendimden bahsettim. Aslında onun önerdiği şeyle benim kendi içsel yolculuğumun çok farklı yerlerde olduğunu anlatmaya çalıştım. İleri seviye nefes ve meditasyon eğitimleri aldığımı, bunların bir kısmını yurtdışında yaptığımı söyledim...

Gerçekliği Olduğu Gibi mi Görüyoruz?

  Dünyayı olduğu gibi gördüğümüzü düşünüyoruz. Gözümüzün önünde bir olay oluyor, onu görüyoruz, değerlendiriyoruz ve ne olduğuna karar veriyoruz. Bize göre ortada oldukça açık bir gerçek var. Üstelik çoğu zaman başka bir ihtimali düşünmeye bile gerek duymuyoruz. Ama aynı olaya bakan iki insanın birbirinden tamamen farklı şeyler görmesi biraz düşündürücü. George Carlin’in çok basit ama iyi anlatan bir esprisi var: “Otoyolda sizden hızlı giden herkes manyak, sizden yavaş giden herkes aptaldır.” Aslında mesele araba kullanmak değil. İnsan farkında olmadan kendisini ölçü kabul ediyor. Kendi bulunduğu yeri normal, makul ve doğru kabul edip çevresindekileri buradan değerlendiriyor. Bu yalnızca günlük hayatta da olmuyor. Bir insan bize göre fazla hassas olabiliyor, bir başkasına göre duyarsız. Bize göre cesur olan bir davranış, başkasına göre düşüncesizlik olabiliyor. Bizim çok açık gördüğümüz bir olayın başka biri tarafından bambaşka yorumlanmasına şaşırabiliyoruz. Çünkü gördüğü...