Kayıtlar

Potansiyel

  Nietzsche’nin şu sözü:  “Olabileceğin kişi ol.” Yıllardır bu cümleyi büyük bir motivasyon sözü gibi okudum ve duydum.  Ama hiç şu soruyu sormadım kendime… Olabileceğim kişi olmak zorunda mıyım? Yoksa olduğum kişi olmam yeterli mi? Bize çocukluğumuzdan beri aynı cümle söylendi. “Sen daha fazlasını yapabilirsin.” İlk bakışta umut veren bir cümle gibi görünüyor. Fakat zamanla insanın omzuna görünmez bir yük bırakıyor.. Artık yaptığın hiçbir şey yeterli olmaz. Çünkü yapılabilecek olan, yapılmış olanın hep önüne geçer. Carl Gustav Jung okumak muhteşem bir şey ve hep beni kurtarıyor: “Olgunlaşmanın ayrıcalığı, olduğun kişi olmaktır.” Belki de insanın en zor yolculuğu yeni birine dönüşmek değil, kendisinden kaçmayı bırakmaktır. Hayatın ilginç bir tarafı var. Kimse sana sahip olduklarını hatırlatmıyor. Herkes senden henüz olmadığın kişiyi bekliyor. Böyle olunca “potansiyel”, özgürlüğün değil, beklentilerin başka bir adı haline geliyor. Epiktetos’un söyledi...

Ben Demiştim

  “Ben demiştim.” Sanırım günlük hayatta en sık duyduğum ama en az sevdiğim cümlelerden biri bu. İlk bakışta masum gibi görünür. Hatta bazen gerçekten haklı çıkan kişinin söylediği bir cümledir. Ama yine de bana hep eksik gelir. Çünkü bu söz, yaşananı anlamaktan çok, sonucu sahiplenmeye benziyor. Hayat geriye doğru izlediğimiz bir film değil ki… Bir filmi bitirdikten sonra, “Bu karakter en başta bunu yapmamalıydı.” demek kolaydır. Çünkü artık sonunu biliyoruz. Oysa hayatın içinde böyle bir ayrıcalığımız yok. İnsan kararlarını sonunu bilerek değil; o an bildikleriyle, hissettikleriyle ve sahip olduğu imkânlarla verir. Bu yüzden bir olay gerçekleştiğinde “Ben demiştim.” demek, çoğu zaman yaşananı açıklamaz. Sadece sonucun tahmin edildiğini gösterir. Üstelik doğru çıkan her tahmin, doğru bir değerlendirme yapıldığı anlamına da gelmez. Bazen insanlar sadece olasılıklardan birini söyler ve o gerçekleşir. Ama asıl önemli olan, neden gerçekleştiğini anlayabilmektir. Belki de bu yüz...

İntikam Almadan Önce İki Mezar Kaz

“İntikam almadan önce iki mezar kaz.”  Konfüçyüz'e ait deniliyor.  Bazı cümleler vardır; ilk okuduğunda anlamını bildiğini sanırsın. Sonra yıllar geçer, aynı cümleyi yeniden okursun ve bu kez başka bir tarafını görürsün.  Bende düşündürdüğü şu: Neden hiçbirimiz intikamı, henüz almadan önce düşünmeyiz de aldıktan sonra düşünürüz? Belki de bazı cümlelerin gücü cevap vermesinde değil, soru sormasındadır. İntikam denildiğinde çoğu kişinin aklına büyük hesaplaşmalar gelir. Oysa benim deneyimlediğim şu; hayatın içinde intikam çok daha sessiz biçimlerde de ortaya çıkabiliyor. Bir sözü özellikle söylemek, susulması gereken yerde susmamak, birini görmezden gelmek, bekletmek… Bazen insan farkında bile olmadan, incindiği yerden karşılık vermeye başlıyor. Belki de bu yüzden bu söz hala canlılığını koruyor. Çünkü bize başkasını değil, tam o anda kendine dön bir bak diyor.  İntikam gerçekten karşı tarafa mı yöneliktir, yoksa insanın kendi içinde bitiremediği bir hesap mıdır? Belki...

Ayakkabılarıyla yürümediğiniz sürece kimseyi yargılamayın

  Beni en çok düşündüren şey, bazı insanların neden birkaç cümleyle bile insana iyi gelebildiğidir.” Rainer Maria Rilke, Genç Bir Şaire Mektuplar ’ında şöyle der: “Sizi rahatlatmaya çalışan kişinin… yaşamında pek çok dert ve keder vardır. Başka türlü olsaydı zaten o sözcükleri bulmayı asla beceremezdi.” Bu cümle bana önemli bir gerçeği hatırlatıyor: İnsan, çoğu zaman en çok yaşadığı yerden konuşur. Bilgi kitaplardan öğrenilebilir. Fakat anlayış, çoğu zaman hayatın içinden gelir. Aynı olayları yaşamamış olsak bile, yaşadıklarımız bize olaylara farklı açılardan bakmayı öğretir. Carl Gustav Jung, “Ayakkabılarıyla yürümediğiniz sürece kimseyi yargılamayın.” der. Çünkü bir insanın davranışını anlamak için yalnızca sonucuna değil, onu oraya getiren yolculuğa da bakmak gerekir. Belki de bu yüzden bazı insanlar konuşurken seslerini yükseltmez. Kendilerini kanıtlamaya çalışmazlar. Sadece birkaç sade cümle kurarlar. O cümleler etkileyicidir; çünkü teoriden değil, deneyimden doğmuştur....

Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer

Nietzsche,  “Görünmez olmak isteyen, kalabalığa karışır.”  der. İlginçtir; bugün hiç olmadığımız kadar birbirimize ulaşabiliyoruz. Bir mesaj göndermek saniyeler sürüyor. Bir insanın ne yaptığını, ne düşündüğünü, hatta ne yediğini bile anında görebiliyoruz. Buna rağmen yalnızlık, günümüzde en çok kaçındığımız ve korktuğumuz duygu değil mi?  Belki de sorun insan sayısında değil de, insan fazlalığındadır. Ofiste, dışarıda, belki de evinde...  Carl Gustav Jung her yazımda bana şahane kapılar açıyor. “Yalnızlık, çevrende insan olmaması değil; önemli gördüğün şeyleri paylaşamamaktır.”  Bu cümle yalnızlığa bambaşka bir yerden bakmayı öneriyor. Çünkü insan bazen tek başınayken huzurludur; bazen de kalabalıkların içinde kendine yabancı hisseder. Belki bir iki yıl sonra sosyal medyada herşeyini paylaşmayan kişiler özel olarak tanımlanacak.   Aristoteles, insanı “politik bir hayvan”, yani doğası gereği ilişki kuran bir varlık olarak tanımlar. Ancak ilişki kurmak ile a...

Tercih Yorgunluğu: Gerçekten Bu Kadar Çok Düşünmemiz Gereken Şey Var mı?

Geçen gün kahve sırasındaydım. Önümdeki kişi birkaç dakika boyunca sütlü mü, sütsüz mü, yulaf sütlü mü, badem sütlü mü karar vermeye çalıştı. Onu izlerken aklımdan şu geçti: Gerçekten bu kadar çok düşünmemiz gereken şey var mı? Yanlış anlaşılmasın. İnsan hayatını kolaylaştıran seçeneklerin artması güzel. Kimse tek tip bir dünyada yaşamak istemez. Ama bazen seçeneklerin fazlalığı bizi özgürleştirmek yerine yoruyor gibi geliyor. Sabah ne giyeceğimizi düşünüyoruz. Kahvemizi nasıl içeceğimizi düşünüyoruz. Ne izleyeceğimizi düşünüyoruz. Nereden sipariş vereceğimizi düşünüyoruz. Bir ilişkiyi sürdürmek ya da bitirmek… Bir şehirde kalmak ya da gitmek… Bir haksızlığa ses çıkarmak ya da susmak… Her ihtimal elimizin altında olsun istiyoruz. Her zaman daha iyisi çıkabilir diye düşünüyoruz. Düşünüyoruz da düşünüyoruz… Sonra sıra gerçekten önemli kararlara geldiğinde zihnimizde enerji kalmıyor. Oysa hayatımızı değiştiren şeyler bunlar değil. Bir iş teklifini kabul etmek ya da etmemek… Bunl...

Dikkat: Değer Vermenin Görünür Hâli

Günümüzde dikkat çoğu zaman bir verimlilik aracı gibi anlaşılıyor.  Daha iyi odaklanmak, daha hızlı öğrenmek, daha üretken olmak… Oysa dikkat yalnızca zihinsel bir beceri değildir. Dikkat, insanın neye değer verdiğini gösteren sessiz bir işaret. Çünkü insan ilgilenmediği şeyi uzun süre takip edemez. Dikkatini verdiğimiz şeyler aslında hayatımızda önem verdiğimiz şeylerin bir yansımasıdır. Bu yüzden dikkat, çoğu zaman sevgiyi takip eder. Merakı takip eder. Bağlılığı takip eder. Bir insanın gerçekten önemsediği bir konuya yaklaşımı ile yalnızca mecbur olduğu bir konuya yaklaşımı arasında büyük bir fark var. Önem verdiği şey için ayrıntıları fark eder. Eksikleri görür. Düzeltmeye çalışır. Korur. Emek verir. Çünkü dikkat, özen üretir. Belki de bu yüzden Simone Weil, dikkati insanın sahip olabileceği en saf cömertlik biçimlerinden biri olarak görüyordu: “Dikkat, cömertliğin en nadir ve en saf biçimidir.” Bir insana dikkatle bakmak, onu gerçekten duymaya çalışmak, onun v...