Kayıtlar

Dikkat ve Temas

İnsan Bir Şeyi Gerçekten Yaptığında Hayatın Ritmi Değişiyor Thich Nhat Hanh’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Çayını yavaş ve saygıyla iç; sanki dünyanın ekseni onun etrafında dönüyormuş gibi.” Belki de mesele tam olarak budur. Bir şeyi sıradanlaştırmadan yaşayabilmek. İnsan bazen bir şeyi gerçekten yapmadığını sonradan fark ediyor. Bir kahve içerken aklı başka yerde oluyor. Bir insanı dinlerken cevap hazırlıyor. Bir yürüyüş yaparken sürekli başka bir şeyi düşünüyor. Bazı nefes çalışmalarında insana küçük bir elma parçası verilir. Amaç yalnızca elmayı yemek değildir. Elmanın bıraktığı hissi fark etmek… Ekşiliğinin ağızda nasıl yayıldığını görmek… Dokusu, kokusu, bıraktığı tortu, yavaş yavaş değişen tadı… Çünkü çoğu zaman insanlar hayatın içinden geçiyor ama gerçekten temas etmiyor. Aslında mesele elma değildir. Mesele insanın o anın içinde ne kadar var olabildiğidir. Simone Weil dikkati insanın en saf cömertlik biçimlerinden biri olarak tanımlar. İnsan bir şeyi gerçekten yaptığında, o şey...

Sonu Yüzünden Değersizleşen Şeyler

" İnsan bazen bir ilişkinin sonunu, bütün ilişkinin kendisi sanıyor. "  Bu cümleyi seyahatta okuduğum bir kitaptan aldım ve buna dair birşeyler yazamaya karar verdim.  İnsan bir sınavdan kaldığında aylarca verdiği emeği unutuyor. Bir insan hayatından çıktığında, onunla yaşadığı tüm güzel anıları çöpe atıyor.  Çünkü zihnimiz bütün hikayeyi değil, en çok can yakan kısmı hatırlıyor.  Daniel Kahneman buna "doruk son etkisi" demiş. İnsan bir deneyimi değerlendirirken çoğu zaman tamamına değil; en yoğun hissine ve nasıl bittiğine bakıyor. Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatlarının büyük bölümünde sevildikleri halde, yalnızca son yaşanılanlara odaklanıyor.  Yıllarca emek verdikleri işi, son yaşanan haksızlık yüzünden tamamen değersiz sanıyorlar.  Bir ilişkinin içinde gerçekten mutlu oldukları anlar yaşasalar bile, kötü biten bir final yüzünden bütün hikayeyi yok sayılabiliyor.  Oysa gerçek bundan daha karmaşık. Bir senfoni düşünün. Kırk dakika boyunca sana...

Kendilik Üzerine

Çalışmak Stresli Sanılıyor… Belki de Asıl Zor Olan Kendinle Kalmaktır. Modern dünya çalışmayı yalnızca bir zorunluluk değil, neredeyse bir kimlik biçimi haline getirdi. İnsanlara ne hissettikleri değil, ne ürettikleri soruluyor artık. “Ne yapıyorsun?” sorusu çoğu zaman “Kimsin?” sorusunun yerine geçmiş durumda. Bu yüzden birçok insan yorulduğunu düşündüğünde ilk olarak işini suçluyor. Oysa bazen insanı en çok yoran şey çalışmak değil; çalışmayı bıraktığında geriye kalan sessizlik oluyor. Çünkü insan yalnızca emeğine değil, rollerine de alışıyor. İş hayatı, ilişkiler, sorumluluklar, günlük koşuşturmalar… Bütün bunlar zihni sürekli meşgul ederken insan kendini duyma ihtiyacı hissetmiyor. Belki de hissetmek istemiyor. Fakat hayat bazen o kimlikleri bir süreliğine geri çekiyor. Bir iş hayatına ara veriliyor, Bir düzen dağılıyor. Ve insan ilk kez gerçekten kendisiyle baş başa kalıyor. İşte tam o noktada birçok kişi bunun adına “stres” diyor. Oysa yaşanan şey bazen korkudan çok daha derin bi...

Belirsizlik ve Modern Yorgunluk

 İnsan artık yorgunluğunu bile yönetmeye çalışıyor.  Ne hissediyorsa hemen anlamdırmak, nedenini bulmak, kontrol altına almak istiyor. Bir mesaj geç geldiğinde, biri uzaklaştığında, birşey yolunda gitmediğinde zihnimiz hemen çalışmaya başlıyor. Çünkü artık sadece yaşamıyoruz; sürekli analiz ediyoruz.  Belirsizliğe tahammülümüz giderek azalıyor.  Oysa hayatın büyük kısmı zaten net olmayan alanlarda geçiyor. Kimse gerçekten ne yaşayacağını bilmiyor. Ama modern insan bunu unutmuş gibi davranıyor. Her şeyi önceden görmek, her ihtimali hesaplamak, hiç bir risk almadan ilerlemek istiyoruz. Aslında şüphe bizi ele geçirdi kabul edelim :)  Ve belki de bu yüzden bu kadar yoruluyoruz.  Çünkü hayat bir matematik problemi gibi çözülmüyor. İnsan ilişkileri de öyle. Bazen ne kadar düşünürsen düşün, yine de bir cevaba ulaşamıyorsun. Ve bir noktadan sonra insanın en büyük yorgunluğu yaşadıkları değil, sürekli zihninde kurduğu ihtimaller oluyor. Özellikle iş ortamlarında bu ...

Anlam Aramak mı, Anlam İnşa Etmek mi?

İnsan hayatının bir döneminde mutlaka durup aynı soruyu soruyor: "Bütün bunların anlamı ne?" Belki bir ölümden sonra, belki bıraktıklarının ardından... Bazen ufuk çizgisine bakarken, bazen de kalabalığın içindeki o garip sessizlik hissinde. Alber Camus genç yaşta söyle yazmış: "Olduğum gibi kalmak istemiyorum ama ne olmak istediğimi de bilmiyorum." Belki insanın en büyük kırılma noktası tam burada başlıyor. Çünkü çoğumuz hayatı yaşamaktan çok, onu çözmeye çalışıyoruz. Gerçi çözen oldu mu bilmiyorum. Bozulan ne varsa atıyoruz çünkü... :) Sürekli bir cevap, eksiksiz bir açıklama arıyoruz. Viktor Frankl'in biz sözü bana hep umut veriyor: "İnsan hayatın anlamını soramaz. Hayat, insana kendisinden ne çıkaracağını sorar." Sanırım mesele hayatın bize ne verdiği değil; bizim yaşadıklarımızdan ne inşaa ettiğimiz.  Hayatın anlamını dışarıda aradığımız zamanlar... Onaylanmak, görülmek, doğru yerde olduğunu hissetmek... Sanki biri gelip sana şöyle desin istiyorsun...

İlişkilerde Dönüşümün İzleri: Gölge Yanın ve Sen

Sosyal medyada, arkadaş çevremde ve kendi düşüncelerimde sıkça karşılaştığım bir konu var: insanın gölge yanı. Hayatta bazı ilişkilerin, sıradan karşılaşmalardan ibaret olmadığını öğrendim. Bazı insanlar hayatımıza bir eşik gibi dahil oluyor. Onlarla kurduğumuz bağ, bizi yalnızca bir başkasıyla değil, çoğu zaman kendimizle de yüzleşmeye davet ediyor. Değil mi? Başlangıçta güvenli ve sıcak görünen yakınlık, zamanla görünmez bir sınava dönüşebilir. Çünkü bir taraf kendi yaralarını saklamaya çalışırken, diğer taraf farkında olmadan daha fazla sorumluluk üstlenmeye başlar. Kendini Gizleyen İnsanın Psikolojisi İnsanın en büyük içsel çelişkilerinden biri, yakınlaşma isteği ile yakınlıktan duyduğu korku arasındaki gerilim olabilir. Bazı insanlar sevmek ister, ama sevgiyi göstermekten kaçınır. Uzmanlar buna  “kaçıngan bağlanma” diyor, çoğu zaman kırılma endişesi ile bu yaklaşım sergilenir. Çünkü sevgi, insanın en savunmasız yanını ortaya çıkarır. Bu yüzden bazıları duygularını saklar...