Kayıtlar

Ahlak, Konfor Alanında Değil Sınav Anında Ortaya Çıkar

Dün bir sohbette bu konu açıldı. Konu o kadar derinleşti ki dört saatin nasıl geçtiğini anlamadık. İnsan kendisi hakkında birçok güzel şey düşünebilir. Dürüst olduğunu, adaletten yana olduğunu, merhametli olduğunu, haksızlığa karşı sessiz kalamayacağını… Fakat bunların hiçbiri hayat tarafından sınanmadan gerçek anlamda bilinmiyor. Çünkü karakter, rahat zamanların ürünü değil. Öyle diyen de saygı duyarım. Çünkü benim için o bir "Buda" olmuştur. :) Asıl soru şu olabilir mi? Kaybetme ihtimali ortaya çıktığında ne yapıyoruz? Haklı çıkmak ile doğru olanı yapmak arasında kaldığımızda hangisini seçiyoruz? İnsan çoğu zaman kendini sözleriyle tanımlar. Oysa hayat davranışlarla ilgilenir. Epiktetos’un dediği gibi: “Felsefeni anlatma. Onu yaşa.” Bir düşünceyi savunmak kolaydır. O düşüncenin bedelini ödemek ise zordur. Dürüstlük, avantaj sağladığı yerde değil; zarar görme ihtimali olduğu yerde anlam kazanır. Sadakat, işimize geldiğinde değil; işimize gelmediğinde değer kazanır. Merhamet ...

Olgun İnsan Biraz da Çocuksu Olabilmeli

Büyümek çoğu zaman yanlış anlaşılan bir süreç. Birçok kişi olgunlaşmayı, çocukluğa ait ne varsa geride bırakmak olarak görüyor. Daha ciddi olmak, daha kontrollü olmak, daha az hayal kurmak, daha az şaşırmak... Oysa hayatın ilerleyen dönemlerinde insanın fark ettiği şey bambaşka oluyor. Sorun çoğu zaman çocukluğumuzdan ne kadar uzaklaştığımız değil; kendimizden ne kadar uzaklaştığımız oluyor. Carl Jung kırklı yaşlarına yaklaşırken yaşadığı derin bunalım döneminde dikkatini dış dünyadan iç dünyasına çevirmişti. Aradığı şey yeni bir kimlik değil, uzun zamandır ihmal ettiği taraflarıyla yeniden buluşabilmekti. Belki de insanın hayatındaki bazı kırılmaların sebebi budur. Yolunu kaybetmek değil. Kendinden uzaklaşmak. Çocukluk denildiğinde akla çoğu zaman saflık gelir. Oysa çocukluğun asıl gücü başka bir yerdedir. Merak etmek. Soru sormak. Hayret edebilmek. Düşmekten korkmadan denemek. Hayal kurabilmek. Yetişkinlik ise bize başka hediyeler verir. Akıl. Tecrübe. Sorumluluk. Disiplin. Aslında m...

Sorun Gerçekten Kimde?

İnsanlık tarihi boyunca insanlar acı çekti, zorlandı, çıkmazlarla karşılaştı. Fakat son yıllarda dikkat çekici bir eğilim giderek daha görünür hale geldi: Toplumsal sorunlar bireysel sorunlar gibi anlatılmaya başlandı. İş yerinde tükeniyorsanız stres yönetiminiz yetersizdir. Kaygı yaşıyorsanız düşünce kalıplarınız sorunludur. Sürekli baskı hissediyorsanız sınırlarınızı koruyamıyorsunuzdur. Çalıştığınız düzen sizi tüketiyorsa uyum becerileriniz eksiktir. Sorun giderek daha az dışarıda, giderek daha fazla içeride aranmaktadır. Oysa bazen insanın yaşadığı sıkıntının kaynağı kendi iç dünyası değil, içinde bulunduğu koşullar olabilir. Hintli düşünür Jiddu Krishnamurti bu konuda son derece çarpıcı bir tespitte bulunur: “Derin biçimde hasta bir topluma iyi uyum sağlamış olmak, sağlık göstergesi değildir.” Bu söz yalnızca psikolojiyi değil, yaşadığımız çağın temel çelişkilerinden birini de anlatır. Çünkü birçok insan, içinde bulunduğu sistem tarafından yıpratılmasına rağmen, dönüp ...

Beklemek de Bir Yolculuktur Ama Bir Yere Götürmez

"Yolun ortasında durup beklemek de bir yolculuktur; ama insanı hiç bir yere götürmez" Franz Kafka İnsan çoğu zaman hayatın zor olduğunu düşünür. Daha iyi şartlar oluştuğunda başlayacağını söyler. Biraz daha güçlü hissettiğinde...  Biraz daha hazır olduğunda... Biraz daha zaman olduğunda... Biraz daha cesaret bulduğunda... Fakat hayatın ilginç bir tarafı vardır: Beklediğimiz o mükemmel an çoğu zaman hiç gelmez. Ve insan bazen yıllar sonra dönüp baktığında şunu fark eder: Yorulduğu şey aslında hayatın kendisi değil, hayatı sürekli ertelemiş olmasıdır. Portekizli yazar Fernondo Pessona söyle demiş: "Kaçındığım bütün savaşların yaraları var üzerimde." İlk bakışta çelişkili görünüyor. Nasıl olur da girilmeyen savaş insanı yorar? Çünkü İnsan yalnızca yaptıklarının değil, yapmadıklarının da sonuçlarını taşır. Söylemediği sözlerin, gitmediği yolların, denemediği ihtimallerin, ertelenmiş kararların. Bazen bir başarısızlık değil, hiç başlamamış olmak insanın omuzlarında daha ...

Dikkat ve Temas

İnsan Bir Şeyi Gerçekten Yaptığında Hayatın Ritmi Değişiyor Thich Nhat Hanh’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Çayını yavaş ve saygıyla iç; sanki dünyanın ekseni onun etrafında dönüyormuş gibi.” Belki de mesele tam olarak budur. Bir şeyi sıradanlaştırmadan yaşayabilmek. İnsan bazen bir şeyi gerçekten yapmadığını sonradan fark ediyor. Bir kahve içerken aklı başka yerde oluyor. Bir insanı dinlerken cevap hazırlıyor. Bir yürüyüş yaparken sürekli başka bir şeyi düşünüyor. Bazı nefes çalışmalarında insana küçük bir elma parçası verilir. Amaç yalnızca elmayı yemek değildir. Elmanın bıraktığı hissi fark etmek… Ekşiliğinin ağızda nasıl yayıldığını görmek… Dokusu, kokusu, bıraktığı tortu, yavaş yavaş değişen tadı… Çünkü çoğu zaman insanlar hayatın içinden geçiyor ama gerçekten temas etmiyor. Aslında mesele elma değildir. Mesele insanın o anın içinde ne kadar var olabildiğidir. Simone Weil dikkati insanın en saf cömertlik biçimlerinden biri olarak tanımlar. İnsan bir şeyi gerçekten yaptığında, o şey...

Sonu Yüzünden Değersizleşen Şeyler

" İnsan bazen bir ilişkinin sonunu, bütün ilişkinin kendisi sanıyor. "  Bu cümleyi seyahatta okuduğum bir kitaptan aldım ve buna dair birşeyler yazamaya karar verdim.  İnsan bir sınavdan kaldığında aylarca verdiği emeği unutuyor. Bir insan hayatından çıktığında, onunla yaşadığı tüm güzel anıları çöpe atıyor.  Çünkü zihnimiz bütün hikayeyi değil, en çok can yakan kısmı hatırlıyor.  Daniel Kahneman buna "doruk son etkisi" demiş. İnsan bir deneyimi değerlendirirken çoğu zaman tamamına değil; en yoğun hissine ve nasıl bittiğine bakıyor. Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatlarının büyük bölümünde sevildikleri halde, yalnızca son yaşanılanlara odaklanıyor.  Yıllarca emek verdikleri işi, son yaşanan haksızlık yüzünden tamamen değersiz sanıyorlar.  Bir ilişkinin içinde gerçekten mutlu oldukları anlar yaşasalar bile, kötü biten bir final yüzünden bütün hikayeyi yok sayılabiliyor.  Oysa gerçek bundan daha karmaşık. Bir senfoni düşünün. Kırk dakika boyunca sana...

Kendilik Üzerine

Çalışmak Stresli Sanılıyor… Belki de Asıl Zor Olan Kendinle Kalmaktır. Modern dünya çalışmayı yalnızca bir zorunluluk değil, neredeyse bir kimlik biçimi haline getirdi. İnsanlara ne hissettikleri değil, ne ürettikleri soruluyor artık. “Ne yapıyorsun?” sorusu çoğu zaman “Kimsin?” sorusunun yerine geçmiş durumda. Bu yüzden birçok insan yorulduğunu düşündüğünde ilk olarak işini suçluyor. Oysa bazen insanı en çok yoran şey çalışmak değil; çalışmayı bıraktığında geriye kalan sessizlik oluyor. Çünkü insan yalnızca emeğine değil, rollerine de alışıyor. İş hayatı, ilişkiler, sorumluluklar, günlük koşuşturmalar… Bütün bunlar zihni sürekli meşgul ederken insan kendini duyma ihtiyacı hissetmiyor. Belki de hissetmek istemiyor. Fakat hayat bazen o kimlikleri bir süreliğine geri çekiyor. Bir iş hayatına ara veriliyor, Bir düzen dağılıyor. Ve insan ilk kez gerçekten kendisiyle baş başa kalıyor. İşte tam o noktada birçok kişi bunun adına “stres” diyor. Oysa yaşanan şey bazen korkudan çok daha derin bi...