Kayıtlar

Davranış mı, Yoksa Söylem mi?

 “ Birisi size kim olduğunu gösterdiğinde, ona inanın.” Maya Angelou İnsan kendisini ne kadar anlatabilir? Nasıl biri olduğunu, nelere inandığını, hayata nasıl baktığını uzun uzun anlatabilir. Ama insanı asıl görünür kılan şey çoğu zaman söyledikleri değil, davranışlarıdır. Bazen sözlerle davranışlar birbirini tamamlar, bazen de aralarında fark vardır. İnsan da çoğu zaman tam bu farklarda kendini belli eder. Bir insan zaten yaşarken kendisini gösterir. Seçtikleriyle, önem verdikleriyle, tepkileriyle, alışkanlıklarıyla, bazen hiç düşünmeden yaptığı küçücük hareketlerle… Madeline Miller’ın Ben, Kirke romanında buna çok benzeyen bir düşünce var. Dünyayı bu kadar açık seçik anlamanın sırrı sorulduğunda verilen cevap, hiç kıpırdamadan durmak ve insanlara kendilerini açığa vurabilecekleri alanı bırakmak. İnsan doğasını anlamanın içinde biraz sessizlik de var. Konuşma azaldığında başka şeyler görünür hale geliyor. Bir insanın kendisini nasıl anlattığından çok, hayatın doğal akışı ...

Eylemlerin Yankısı

Bazı şeyler olduğu yerde kalmıyor. Söylenen bir söz, yapılan bir haksızlık, gösterilen bir iyilik, görmezden gelinen bir insan, verilen ya da tutulmayan bir söz… O an bitmiş gibi görünüyor ama aslında bir yerde yaşamaya devam ediyor. Sanırım hayatın en ilginç taraflarından biri bu: Eylemlerimizin sonucunu her zaman hemen görmüyoruz. Bir taşı suya attığımızda oluşan halkaları görebiliyoruz. Hayatta ise halkalar çoğu zaman gözümüzün önünde oluşmuyor. Bazen yıllar sonra karşımıza çıkıyor, bazen başka insanların hayatında devam ediyor, bazen de yalnızca bizim nasıl bir insana dönüştüğümüzde kendini gösteriyor. Ben buna eylemlerin yankısı diyorum. Ama bunu “Ne yaparsan aynısını yaşarsın” gibi basit bir karma anlayışıyla düşünmüyorum. Hayatın böyle kusursuz çalışan bir adalet sistemi olduğuna da inanmıyorum. İyi insanların başına kötü şeyler geliyor. Kötü davranan insanlar bazen hiçbir bedel ödemeden yollarına devam ediyor. Hayat her zaman adil değil. Ama nedensiz de değil. Aristotel...

Hoşgörü Meselesi

  İnsan yaş aldıkça bazı şeylere daha az kızıyor galiba. Eskiden uzun uzun üzerinde durduğun, nedenini anlamaya çalıştığın şeylere bir süre sonra “Tamam, bu da böyle biri” deyip geçebiliyorsun. Bu biraz kabullenmek, biraz da herkesi değiştiremeyeceğini anlamakla ilgili. Zaten herkes bizim gibi düşünmek, bizim gibi davranmak zorunda değil. Aynı olaya baktığımızda aynı şeyi görmememiz bile çok normal. Birinin çok önemsediği bir şeyi diğeri hiç önemsemeyebilir. Birinin asla yapmam dediğini bir başkası hiç düşünmeden yapabilir. İnsan dediğin biraz da böyle bir şey. Marcus Aurelius’un buna yakın çok sevdiğim bir yaklaşımı var: İnsanların davranışlarına şaşırmamak gerektiğini söyler. Çünkü insan doğasını biliyorsan, karşına ne çıkabileceğini de az çok biliyorsun. Belki hoşgörü de biraz buradan geliyor. Her şeyi kişisel almamaktan. Ama insanın anlayışlı olması bazen tuhaf bir yere de gidebiliyor. Siz bir şeyi bir kere görmezden geliyorsunuz, karşınızdaki bunu fark etmiyor bile. İkinci kez...

Ahlak, İşimize Geldiği Yerde Değişiyorsa

  Ahlak üzerine konuşmak kolay. Başkasının yaptığı bir şey için “Bu yanlış” demek de kolay. Ama aynı şey bize yakın biri tarafından yapıldığında ya da bizim çıkarımıza dokunduğunda, mesele biraz değişiyor. Bence asıl soru da burada başlıyor. Bir davranışı hiç tanımadığımız biri yaptığında yanlış buluyoruz. Aynı davranışı sevdiğimiz, yakın olduğumuz ya da bir şekilde ilişkimizin olduğu biri yaptığında ise gerekçeler üretmeye başlayabiliyoruz. “Belki bir nedeni vardır.” “Şartlar öyle gerektirmiştir.” “Herkes zaten böyle yapıyor.” Peki gerçekten öyle mi? Yoksa insan bazen doğru ile yanlış arasındaki çizgiyi, karşısındaki kişiye göre biraz oynatıyor mu? Herkes yapıyorsa doğru mu? “Herkes yapıyor” cümlesi günlük hayatın en kolay savunmalarından biri. Herkes fiyat artırıyor. Herkes vergiden kaçmanın bir yolunu arıyor. Herkes kendi çıkarını düşünüyor. Piyasa böyle. Düzen böyle. Ama bir davranışın yaygınlaşması, onu doğru yapmıyor. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kav...

İstemeyi Bilmek

Bazen insanın en zor söylediği kelime “istiyorum” oluyor. Çocukken bize çok şey öğretildi. Yetinmek, kanaatkar olmak, fazla istememek, başkasını rahatsız etmemek… Bir şey istediğimizde bunu açıkça söylemek yerine, karşımızdakinin anlamasını beklemeyi de öğrendik. Çünkü istemekle bencillik etmek arasındaki sınır bize pek anlatılmadı. Sonra büyüdük ama bu alışkanlık bizimle birlikte büyüdü. Birinin bizi düşünmesini istedik ama söylemedik. Bir davranıştan rahatsız olduk ama sustuk. Daha fazla ilgi, özen, anlayış ya da sadece küçük bir şey istedik; yine de dile getirmedik. Çünkü içimizde bir yerde şöyle düşündük: “Ben söyleyeceksem ne anlamı var? Kendisi düşünmeli.” Oysa insan ilişkileri çoğu zaman bizim zihnimizde kurduğumuz kadar kusursuz işlemiyor. Karşımızdaki insan bizi sevebilir, önemseyebilir, hatta çok iyi tanıyabilir; yine de ne istediğimizi her zaman bilemez. Carl Gustav Jung’a atfedilen şu söz tam da burada anlam kazanıyor: “Yalnızlık, etrafında insanların olmamasından d...