Kayıtlar

Bize Gösterilen Alan

Geçenlerde bir tatil planına dahil oldum. Grupta yalnızca bir kişiyi tanıyordum, diğerleriyle ilk kez tanışıyordum. Ben yapı olarak mesafeli biriyim. Eğlenceli ve matrak bir tarafım da var ama bunu her ortamda ve herkese göstermiyorum. Bazen hiç göstermiyorum. İkisi de benim ve ikisinden birinin diğerinden daha “gerçek” olduğunu düşünmüyorum. Tatilde de bir süre sonra daha eğlenceli tarafım ortaya çıktı. Gruptaki arkadaşlardan biri buna özellikle dikkat çekti. Bana tiyatro eğitimi almam gerektiğini, böylece “içimdeki yaramaz kişinin” daha fazla ortaya çıkacağını söyledi. Bunu tamamen iyi niyetle söylediğini biliyorum. Hatta benim için iyi bir şey önerdiğinin de farkındaydım. Ama benim açımdan ortada ortaya çıkarılması gereken biri yoktu. Sonra biraz kendimden bahsettim. Aslında onun önerdiği şeyle benim kendi içsel yolculuğumun çok farklı yerlerde olduğunu anlatmaya çalıştım. İleri seviye nefes ve meditasyon eğitimleri aldığımı, bunların bir kısmını yurtdışında yaptığımı söyledim...

Gerçekliği Olduğu Gibi mi Görüyoruz?

  Dünyayı olduğu gibi gördüğümüzü düşünüyoruz. Gözümüzün önünde bir olay oluyor, onu görüyoruz, değerlendiriyoruz ve ne olduğuna karar veriyoruz. Bize göre ortada oldukça açık bir gerçek var. Üstelik çoğu zaman başka bir ihtimali düşünmeye bile gerek duymuyoruz. Ama aynı olaya bakan iki insanın birbirinden tamamen farklı şeyler görmesi biraz düşündürücü. George Carlin’in çok basit ama iyi anlatan bir esprisi var: “Otoyolda sizden hızlı giden herkes manyak, sizden yavaş giden herkes aptaldır.” Aslında mesele araba kullanmak değil. İnsan farkında olmadan kendisini ölçü kabul ediyor. Kendi bulunduğu yeri normal, makul ve doğru kabul edip çevresindekileri buradan değerlendiriyor. Bu yalnızca günlük hayatta da olmuyor. Bir insan bize göre fazla hassas olabiliyor, bir başkasına göre duyarsız. Bize göre cesur olan bir davranış, başkasına göre düşüncesizlik olabiliyor. Bizim çok açık gördüğümüz bir olayın başka biri tarafından bambaşka yorumlanmasına şaşırabiliyoruz. Çünkü gördüğü...

Empati

  “İnsan, başkasının yaşadığı acıyı dışarıdan değerlendirirken çok daha kolay konuşur.” Anton Çehov’un Altıncı Koğuş öyküsünde beni düşündüren şeylerden biri bu. Öykünün merkezindeki Doktor Andrey Yefimiç, çalıştığı hastanenin kötü koşullarını, hastaların yaşadığı sefaleti ve uğradıkları şiddeti yıllarca görüyor. Ama bütün bunlara müdahale etmek yerine daha çok düşünmeyi tercih ediyor. Ona göre acı biraz da insanın ona yüklediği anlamla ilgili. İnsan ister rahat bir odada ister kötü koşullar içinde olsun, huzuru kendi içinde bulabilir. Dışarıdaki şartlardan çok, insanın zihni önemlidir. Düşünce olarak bakıldığında üzerinde uzun uzun konuşulabilecek bir yaklaşım. Ama Çehov hikâyeyi tam da burada başka bir yere götürüyor. Doktor bir gün kendisini yıllardır dışarıdan gözlemlediği dünyanın içinde buluyor. Altıncı Koğuş’a kapatılıyor. Daha önce başkalarının yaşadığı şiddet artık onun bedenine yöneliyor. Ve o anda düşünceyle deneyim arasındaki mesafe ortaya çıkıyor. İnsan bazı ş...

Dilimin Sınırları, Dünyamın Sınırlarıdır

  İnsan kendini anlatabildiğini düşünüyor. Bir şey yaşadığımızda onu kelimelere döküyoruz. Ne olduğunu, ne hissettiğimizi, neden öyle düşündüğümüzü anlatıyoruz. Bazen uzun uzun konuşuyor, doğru kelimeyi bulmaya çalışıyor, cümleyi yeniden kuruyoruz. Ama yine de anlattığımız şeyle yaşadığımız şey aynı olmuyor. Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanında geçen konu ve anlamı bize bunu düşündürüyor.  Çünkü kelimelerin bir sınırı var. Bir duygunun adını söylemek kolay. Üzüntü, korku, kaygı, sevinç, yalnızlık… Bunların hepsi herkesin bildiği kelimeler. Ama aynı kelimenin iki insandaki karşılığı aynı değil. “Üzüldüm” dediğimizde karşımızdaki bunun ne demek olduğunu biliyor. Fakat bizim nasıl üzüldüğümüzü bilmiyor. Belki insanın kendisini anlatmakta zorlandığı yer de tam burası. Bir başkasının yaşadığını ancak kendi yaşadıklarımızın içinden anlayabiliyoruz. Dinlerken bile farkında olmadan kendi hafızamıza, kendi deneyimlerimize dönüyoruz. Karşımızdaki bir şey anlatıyor, biz zihn...

Davranış mı, Yoksa Söylem mi?

 “ Birisi size kim olduğunu gösterdiğinde, ona inanın.” Maya Angelou İnsan kendisini ne kadar anlatabilir? Nasıl biri olduğunu, nelere inandığını, hayata nasıl baktığını uzun uzun anlatabilir. Ama insanı asıl görünür kılan şey çoğu zaman söyledikleri değil, davranışlarıdır. Bazen sözlerle davranışlar birbirini tamamlar, bazen de aralarında fark vardır. İnsan da çoğu zaman tam bu farklarda kendini belli eder. Bir insan zaten yaşarken kendisini gösterir. Seçtikleriyle, önem verdikleriyle, tepkileriyle, alışkanlıklarıyla, bazen hiç düşünmeden yaptığı küçücük hareketlerle… Madeline Miller’ın Ben, Kirke romanında buna çok benzeyen bir düşünce var. Dünyayı bu kadar açık seçik anlamanın sırrı sorulduğunda verilen cevap, hiç kıpırdamadan durmak ve insanlara kendilerini açığa vurabilecekleri alanı bırakmak. İnsan doğasını anlamanın içinde biraz sessizlik de var. Konuşma azaldığında başka şeyler görünür hale geliyor. Bir insanın kendisini nasıl anlattığından çok, hayatın doğal akışı ...