Kayıtlar

Tercih Yorgunluğu: Gerçekten Bu Kadar Çok Düşünmemiz Gereken Şey Var mı?

Geçen gün kahve sırasındaydım. Önümdeki kişi birkaç dakika boyunca sütlü mü, sütsüz mü, yulaf sütlü mü, badem sütlü mü karar vermeye çalıştı. Onu izlerken aklımdan şu geçti: Gerçekten bu kadar çok düşünmemiz gereken şey var mı? Yanlış anlaşılmasın. İnsan hayatını kolaylaştıran seçeneklerin artması güzel. Kimse tek tip bir dünyada yaşamak istemez. Ama bazen seçeneklerin fazlalığı bizi özgürleştirmek yerine yoruyor gibi geliyor. Sabah ne giyeceğimizi düşünüyoruz. Kahvemizi nasıl içeceğimizi düşünüyoruz. Ne izleyeceğimizi düşünüyoruz. Nereden sipariş vereceğimizi düşünüyoruz. Bir ilişkiyi sürdürmek ya da bitirmek… Bir şehirde kalmak ya da gitmek… Bir haksızlığa ses çıkarmak ya da susmak… Her ihtimal elimizin altında olsun istiyoruz. Her zaman daha iyisi çıkabilir diye düşünüyoruz. Düşünüyoruz da düşünüyoruz… Sonra sıra gerçekten önemli kararlara geldiğinde zihnimizde enerji kalmıyor. Oysa hayatımızı değiştiren şeyler bunlar değil. Bir iş teklifini kabul etmek ya da etmemek… Bunl...

Dikkat: Değer Vermenin Görünür Hâli

Günümüzde dikkat çoğu zaman bir verimlilik aracı gibi anlaşılıyor.  Daha iyi odaklanmak, daha hızlı öğrenmek, daha üretken olmak… Oysa dikkat yalnızca zihinsel bir beceri değildir. Dikkat, insanın neye değer verdiğini gösteren sessiz bir işaret. Çünkü insan ilgilenmediği şeyi uzun süre takip edemez. Dikkatini verdiğimiz şeyler aslında hayatımızda önem verdiğimiz şeylerin bir yansımasıdır. Bu yüzden dikkat, çoğu zaman sevgiyi takip eder. Merakı takip eder. Bağlılığı takip eder. Bir insanın gerçekten önemsediği bir konuya yaklaşımı ile yalnızca mecbur olduğu bir konuya yaklaşımı arasında büyük bir fark var. Önem verdiği şey için ayrıntıları fark eder. Eksikleri görür. Düzeltmeye çalışır. Korur. Emek verir. Çünkü dikkat, özen üretir. Belki de bu yüzden Simone Weil, dikkati insanın sahip olabileceği en saf cömertlik biçimlerinden biri olarak görüyordu: “Dikkat, cömertliğin en nadir ve en saf biçimidir.” Bir insana dikkatle bakmak, onu gerçekten duymaya çalışmak, onun v...

Ahlak, Konfor Alanında Değil Sınav Anında Ortaya Çıkar

Dün bir sohbette bu konu açıldı. Konu o kadar derinleşti ki dört saatin nasıl geçtiğini anlamadık. İnsan kendisi hakkında birçok güzel şey düşünebilir. Dürüst olduğunu, adaletten yana olduğunu, merhametli olduğunu, haksızlığa karşı sessiz kalamayacağını… Fakat bunların hiçbiri hayat tarafından sınanmadan gerçek anlamda bilinmiyor. Çünkü karakter, rahat zamanların ürünü değil. Öyle diyen de saygı duyarım. Çünkü benim için o bir "Buda" olmuştur. :) Asıl soru şu olabilir mi? Kaybetme ihtimali ortaya çıktığında ne yapıyoruz? Haklı çıkmak ile doğru olanı yapmak arasında kaldığımızda hangisini seçiyoruz? İnsan çoğu zaman kendini sözleriyle tanımlar. Oysa hayat davranışlarla ilgilenir. Epiktetos’un dediği gibi: “Felsefeni anlatma. Onu yaşa.” Bir düşünceyi savunmak kolaydır. O düşüncenin bedelini ödemek ise zordur. Dürüstlük, avantaj sağladığı yerde değil; zarar görme ihtimali olduğu yerde anlam kazanır. Sadakat, işimize geldiğinde değil; işimize gelmediğinde değer kazanır. Merhamet ...

Olgun İnsan Biraz da Çocuksu Olabilmeli

Büyümek çoğu zaman yanlış anlaşılan bir süreç. Birçok kişi olgunlaşmayı, çocukluğa ait ne varsa geride bırakmak olarak görüyor. Daha ciddi olmak, daha kontrollü olmak, daha az hayal kurmak, daha az şaşırmak... Oysa hayatın ilerleyen dönemlerinde insanın fark ettiği şey bambaşka oluyor. Sorun çoğu zaman çocukluğumuzdan ne kadar uzaklaştığımız değil; kendimizden ne kadar uzaklaştığımız oluyor. Carl Jung kırklı yaşlarına yaklaşırken yaşadığı derin bunalım döneminde dikkatini dış dünyadan iç dünyasına çevirmişti. Aradığı şey yeni bir kimlik değil, uzun zamandır ihmal ettiği taraflarıyla yeniden buluşabilmekti. Belki de insanın hayatındaki bazı kırılmaların sebebi budur. Yolunu kaybetmek değil. Kendinden uzaklaşmak. Çocukluk denildiğinde akla çoğu zaman saflık gelir. Oysa çocukluğun asıl gücü başka bir yerdedir. Merak etmek. Soru sormak. Hayret edebilmek. Düşmekten korkmadan denemek. Hayal kurabilmek. Yetişkinlik ise bize başka hediyeler verir. Akıl. Tecrübe. Sorumluluk. Disiplin. Aslında m...

Sorun Gerçekten Kimde?

İnsanlık tarihi boyunca insanlar acı çekti, zorlandı, çıkmazlarla karşılaştı. Fakat son yıllarda dikkat çekici bir eğilim giderek daha görünür hale geldi: Toplumsal sorunlar bireysel sorunlar gibi anlatılmaya başlandı. İş yerinde tükeniyorsanız stres yönetiminiz yetersizdir. Kaygı yaşıyorsanız düşünce kalıplarınız sorunludur. Sürekli baskı hissediyorsanız sınırlarınızı koruyamıyorsunuzdur. Çalıştığınız düzen sizi tüketiyorsa uyum becerileriniz eksiktir. Sorun giderek daha az dışarıda, giderek daha fazla içeride aranmaktadır. Oysa bazen insanın yaşadığı sıkıntının kaynağı kendi iç dünyası değil, içinde bulunduğu koşullar olabilir. Hintli düşünür Jiddu Krishnamurti bu konuda son derece çarpıcı bir tespitte bulunur: “Derin biçimde hasta bir topluma iyi uyum sağlamış olmak, sağlık göstergesi değildir.” Bu söz yalnızca psikolojiyi değil, yaşadığımız çağın temel çelişkilerinden birini de anlatır. Çünkü birçok insan, içinde bulunduğu sistem tarafından yıpratılmasına rağmen, dönüp ...