Kayıtlar

İlişkilerde Dönüşümün İzleri: Gölge Yanın ve Sen

Sosyal medyada, arkadaş çevremde ve kendi düşüncelerimde sıkça karşılaştığım bir konu var: insanın gölge yanı. Hayatta bazı ilişkilerin, sıradan karşılaşmalardan ibaret olmadığını öğrendim. Bazı insanlar hayatımıza bir eşik gibi dahil oluyor. Onlarla kurduğumuz bağ, bizi yalnızca bir başkasıyla değil, çoğu zaman kendimizle de yüzleşmeye davet ediyor. Değil mi? Başlangıçta güvenli ve sıcak görünen yakınlık, zamanla görünmez bir sınava dönüşebilir. Çünkü bir taraf kendi yaralarını saklamaya çalışırken, diğer taraf farkında olmadan daha fazla sorumluluk üstlenmeye başlar. Kendini Gizleyen İnsanın Psikolojisi İnsanın en büyük içsel çelişkilerinden biri, yakınlaşma isteği ile yakınlıktan duyduğu korku arasındaki gerilim olabilir. Bazı insanlar sevmek ister, ama sevgiyi göstermekten kaçınır. Uzmanlar buna  “kaçıngan bağlanma” diyor, çoğu zaman kırılma endişesi ile bu yaklaşım sergilenir. Çünkü sevgi, insanın en savunmasız yanını ortaya çıkarır. Bu yüzden bazıları duygularını saklar...

İstiklal Marşımızın Tarihçesi

Resim
İstiklal Marşımızın Kısaca Tarihçesi Tarih 23 Nisan 1920 gününü gösterdiğinde Meclis açılmıştı. İstiklal Harbi başlamış ve ordularımız, Anadoluyu işgal edenlerle, etmeye çalışanlarla savaşıyordu. Yunan ordusu, başkent yakınlarına kadar girmişti. Başkomutanımız Mustafa Kemal Paşaydı. Meclis, bu ortamda birlik ve beraberliğimizi koruyabilecek yeni kurulmuş olan Türk Devleti için bir İstiklal Marşı yazdırmak istiyor. 20li yılların sonuna doğru, istiklal marşımızı bulmak üzere bir yarışma başlıyor. Katılımcı yazarlara 6 ay müddet veriliyor. İstiklal Marşımızı seçme yarışmasına bu tanınan müddet içerisinde tam 724 şiir ulaştırılıyor. O zamanki adıyla Maarif Vekaleti, yani Milli Eğitim Bakanlığı, bu şiirleri değerlendirmek için bir değerlendirme komisyonu kuruyor. O dönemin Türkiyesinde böyle bir yarışma açacaksınız, bunu iletişim olanaklarının neredeyse sıfır olduğu bir ülkede herkese duyuracaksınız ve 724 şiir yarışmaya katılacak, zor iştir. Bu şiirler tek tek okunuyor, içlerinden 6 şiir e...

Nazik Olmanın Getirdiği Herşeyde Varolan Yine Sen Oluyorsun.

Nezaket Nedir? Nezaket, çoğu zaman yalnızca kibar sözler söylemek ya da nazik bir jest yapmakla karıştırılır. Oysa nezaket, özünde karşındakinin varlığını tanımak, ona değer vermek ve yaşam alanını gözetmek bana göre. Basit bir “teşekkür ederim” ya da yol verirken gülümsemek bile bu derin anlayışın bir yansımasıdır. Toplumda Nezaket Anlayışı Ancak toplumda nezaketin yeri zamanla değişti. Bir dönem, “nezaketli olmak” adeta bir erdem ve kültürel normdu. İnsanların hitap biçimleri, davranış tarzları, hatta gündelik yaşam ritüelleri bile nazik bir dille örülürdü. Günümüzde ise çoğu zaman nezaket, yüzeysel bir “etiket” olarak görülüyor; kimi zaman da “zayıflık” ya da “fazla iyi niyetlilik” ile eş tutuluyor. Oysa bu bakış açısı, nezaketin özündeki gücü görememek değil mi? Goethe’nin de dediği gibi:  “Nezaket, zekânın ve kalbin birleştiği noktadır.” Günümüz dünyasında çoğu zaman başarı, güç ve öne çıkma kavramları yüksek sesle gözümüze sokulurken; nezaket çoğu insanın gözünde geri pl...

Bakıyorum ve Görüyorum Ama Nafile Çaba

Çalışmaya ara verince vakti biraz daha özgür değerlendiriyorum. Daha sakin ve programlı geçiyor günler kendi kontrolümde. En azından sağımdan solumdan ne geçiyor diye gözlem yapıyorum. Açıkçası dikkatimi çeken bazı durumlar var. Bunu eleştirisel olarak yazmayacağım. Bu artık bir yaşam dinamiği haline gelmiş. Bundan kaçamıyorsun. Ve müdahale etmek de aşırı yorucu bir yaklaşım. Yine de sakin kalıp durum tespiti ile ele almaya çabalıyorum. Gelelim gözlemlerime :))  Gözlem bir; insanlar sessizliği sevmiyor. Gerçekten sevmiyorlar. Bir kafeye oturuyorsun, müzik son ses. Metroda kulaklık takmamış biri telefondan dizi izliyor. Doğada yürüyüşe çıkıyorsun, hoparlörden müzik açılmış. Sessizlik, sanki tehlikeli bir şeymiş gibi kaçılıyor. Çünkü sessiz kalınca insan kendisiyle karşılaşıyor. Ve belki de bundan korkuluyor en çok. İkincisi, kolay olanı bile yapmıyoruz. Sitede çöp odası var mesela. Toplasan yirmi adım. Kapıyı açıyorsun, şutu kaldırıp çöpü atıyorsun. Elin mi kirlendi? Mimar düşünm...

Zihinsel Sükûnet

  “Bir insan sakin bir zihne ne kadar yaklaşırsa, güce de o kadar yaklaşır.”  Marcus Aurelius Bu cümle, yalnızca bir öğüt değil, aynı zamanda binlerce yıllık bir içsel yolculuğun özüdür. Güç deyince ilk akla gelen şey, çoğu zaman dışsal bir kudret: mevki, servet, itibar ya da başkalarının üzerindeki etki… Oysa Marcus Aurelius’un Stoacı yaklaşımında güç, dışarıdan değil içeriden doğar. Zihnini yönetebilen biri, hayatın gürültüsüne kapılmadan, kendi iç ritmini duyabilen biri gerçek anlamda güçlüdür. Ama bu “sakin zihin” nedir? Sessizlik mi? Hiç düşünmemek mi? Elbette hayır. Sakin zihin, zihnin boşluğu değil, bilinçli bir duruluğudur. Zihinde yer eden korkular, geçmişin yankıları, geleceğin endişeleri, başkalarının yargıları… Tüm bunların arasından süzülüp geçebilen, onların gelip geçici olduğunu fark eden bir farkındalık hâlidir. Modern dünyada zihnimiz sürekli olarak uyarılıyor. Bildirimler, gündemler, beklentiler, karşılaştırmalar… Her şey bir acele içinde, her şey biraz da...

İçsel Dönüşüm Notları : Bölüm 1 - “Kimsenin Ne Düşündüğü Umurumda Değil” Diyebilmek

  İnsanın kendi sessizliğinde yankılanan en çarpıcı cümlelerden biri şu olsa gerek: “Kimsenin ne düşündüğü umurumda değil.” Bu cümleyi ilk kez düşündüğümde, bir tür duyarsızlık gibi gelmişti. Oysa şimdi, bunun duyarsızlık değil; duyguların, beklentilerin ve kendinden ödün vererek yaşanan yılların arasından süzülüp gelen en sade özgürlük hali olduğunu anlıyorum. “İnsan, özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuştur.”  Jean-Jacques Rousseau Zincir dediğimiz şey bazen bir bakış, bazen bir susuş, çoğu zaman da bir iç ses: “Bunu yaparsam ne derler?” O iç sesi susturmak yıllar alıyor. Hele ki kendinden önce başkalarını düşünen, sevilmeye yatırım yapan bir kalbin varsa… Ama sonra bir sabah uyanıyorsun. Aynaya bakarken artık kendine başka bir gözle bakıyorsun. “Ben buradayım.” diyorsun. Başkasının gözündeki yansımana değil, kendi içindeki berraklığa tutunuyorsun. İşte o an, yıllarca örülen kabuğun çatladığı an. “Başkalarının senin hakkında ne düşündüğü, aslında onların problemi...

Başkalarının Onayıyla Yaşamak: Görünmeyen Zincirler

     Hayat, çoğu zaman sessizce seslenir bize. Yoğunluğun, beklentilerin, görünür olma çabasının arasında duyamayız onu. Ama bazen bir an gelir; içimizde bir şey kırılır, dökülür ve tam da o anda, yepyeni bir şey başlar: gerçek benliğe dönüş. Ben artık şunu çok net görüyorum: Mucizeleri görmek için dışarıdan bir işaret aramaya gerek yok. Onlar zaten her yerde. Ama görmeye başlamak için içimizde bir şeyi bırakmamız gerekiyor. Onay ihtiyacını. Başkalarının Onayıyla Yaşamak: Görünmeyen Zincirler Toplum, aile, arkadaşlar, hatta hiç tanımadığımız insanlar… Hep bir beklenti içinde. Biz de fark etmeden, onların takdirini alabilmek için şekilden şekle giriyoruz. Daha iyisi, daha düzgünü, daha uygun olanı olmaya çalışıyoruz. Ama sonunda ne oluyor? Yoruluyoruz. Kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz. Ve daha da önemlisi, yaşamın bize sunduğu mucizeleri göremez hale geliyoruz. Carl Jung bu durumu şöyle özetliyor: “Başkalarıyla uyum içinde yaşamak için kendimizle olan uyumu feda etmeyin.” M...