Kayıtlar

Ahlak, İşimize Geldiği Yerde Değişiyorsa

  Ahlak üzerine konuşmak kolay. Başkasının yaptığı bir şey için “Bu yanlış” demek de kolay. Ama aynı şey bize yakın biri tarafından yapıldığında ya da bizim çıkarımıza dokunduğunda, mesele biraz değişiyor. Bence asıl soru da burada başlıyor. Bir davranışı hiç tanımadığımız biri yaptığında yanlış buluyoruz. Aynı davranışı sevdiğimiz, yakın olduğumuz ya da bir şekilde ilişkimizin olduğu biri yaptığında ise gerekçeler üretmeye başlayabiliyoruz. “Belki bir nedeni vardır.” “Şartlar öyle gerektirmiştir.” “Herkes zaten böyle yapıyor.” Peki gerçekten öyle mi? Yoksa insan bazen doğru ile yanlış arasındaki çizgiyi, karşısındaki kişiye göre biraz oynatıyor mu? Herkes yapıyorsa doğru mu? “Herkes yapıyor” cümlesi günlük hayatın en kolay savunmalarından biri. Herkes fiyat artırıyor. Herkes vergiden kaçmanın bir yolunu arıyor. Herkes kendi çıkarını düşünüyor. Piyasa böyle. Düzen böyle. Ama bir davranışın yaygınlaşması, onu doğru yapmıyor. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kav...

İstemeyi Bilmek

Bazen insanın en zor söylediği kelime “istiyorum” oluyor. Çocukken bize çok şey öğretildi. Yetinmek, kanaatkar olmak, fazla istememek, başkasını rahatsız etmemek… Bir şey istediğimizde bunu açıkça söylemek yerine, karşımızdakinin anlamasını beklemeyi de öğrendik. Çünkü istemekle bencillik etmek arasındaki sınır bize pek anlatılmadı. Sonra büyüdük ama bu alışkanlık bizimle birlikte büyüdü. Birinin bizi düşünmesini istedik ama söylemedik. Bir davranıştan rahatsız olduk ama sustuk. Daha fazla ilgi, özen, anlayış ya da sadece küçük bir şey istedik; yine de dile getirmedik. Çünkü içimizde bir yerde şöyle düşündük: “Ben söyleyeceksem ne anlamı var? Kendisi düşünmeli.” Oysa insan ilişkileri çoğu zaman bizim zihnimizde kurduğumuz kadar kusursuz işlemiyor. Karşımızdaki insan bizi sevebilir, önemseyebilir, hatta çok iyi tanıyabilir; yine de ne istediğimizi her zaman bilemez. Carl Gustav Jung’a atfedilen şu söz tam da burada anlam kazanıyor: “Yalnızlık, etrafında insanların olmamasından d...

Vakar

  Vakar çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavram bence. Kimileri onu sessizlikle, kimileri mesafeyle, kimileri ise kibirle karıştırıyor. Oysa vakar, ne kendini geri çekmek ne de başkalarından üstün görmek. Vakar, insanın kendi ağırlığını taşıyabilmesi bana göre.  Aristoteles, “Erdem, aşırılıkla eksiklik arasındaki orta yoldur.” diyor. Vakar da belki tam bu dengeyi anlatmıyor mu?. Ne öfkeye teslim olmak ne de duyguları inkar etmek… Ne gösteriş ne de silikleşmek… Sadece ölçülü kalabilmek. Hayat bizi çoğu zaman acele tepki vermeye çağırır. Ben bunu yaşadım. “ hadi, hadi, hadi… :) “ Kırıldığımızda karşılık vermek, haksızlığa uğradığımızda sesimizi yükseltmek, anlaşılmadığımızda kendimizi uzun uzun anlatmak isteriz. Oysa her söze cevap vermek zorunda değiliz. Bazen insanın en güçlü tavrı, kendini kaybetmeden yoluna devam edebilmesi değil mi?  Stoacı filozof Epiktetos da bu konuya bir söz eklemiş :  “Sana ne olduğu değil, ona nasıl tepki verdiğin önemlidir.” Vakar da ta...

Kökler

 " Kökleri cehenneme uzanmayan hiçbir ağacın dalları gökyüzüne uzanmaz.” Carl Gustav Jung Bu cümlede geçen “cehennem”, sanırım gerçek bir yerden çok, insanın kaçınmak istediği zamanları anlatıyor. Hayatın en kolay anları bizi rahatlatabilir; ama her zaman değiştirmez. İnsan çoğu zaman, cevaplarını her şey yolundayken değil, durup düşünmek zorunda kaldığında bulur. Bir ağaca baktığımızda gövdesini, dallarını ve yapraklarını görürüz. Oysa onu ayakta tutan şey, toprağın altında kalan köklerdir. Sessizdirler, görünmezler ama bütün yükü onlar taşır. İnsan için de benzer bir durum söz konusu olabilir. Dışarıdan bakıldığında aynı hayat devam ediyor gibi görünür. Oysa zaman içinde düşünceler değişir, bazı kesin yargılar yerini daha sakin bir bakışa bırakır. İnsan, başına gelenlerden çok, onlara verdiği anlamla dönüşür. Belki de olgunlaşmak, kusursuz bir hayata ulaşmak değildir. Kendine ait eksikleri, kırılmaları ve sınırları inkâr etmeden yoluna devam edebilmektir. Çünkü kökler, toprağın ...

Potansiyel

  Nietzsche’nin şu sözü:  “Olabileceğin kişi ol.” Yıllardır bu cümleyi büyük bir motivasyon sözü gibi okudum ve duydum.  Ama hiç şu soruyu sormadım kendime… Olabileceğim kişi olmak zorunda mıyım? Yoksa olduğum kişi olmam yeterli mi? Bize çocukluğumuzdan beri aynı cümle söylendi. “Sen daha fazlasını yapabilirsin.” İlk bakışta umut veren bir cümle gibi görünüyor. Fakat zamanla insanın omzuna görünmez bir yük bırakıyor.. Artık yaptığın hiçbir şey yeterli olmaz. Çünkü yapılabilecek olan, yapılmış olanın hep önüne geçer. Carl Gustav Jung okumak muhteşem bir şey ve hep beni kurtarıyor: “Olgunlaşmanın ayrıcalığı, olduğun kişi olmaktır.” Belki de insanın en zor yolculuğu yeni birine dönüşmek değil, kendisinden kaçmayı bırakmaktır. Hayatın ilginç bir tarafı var. Kimse sana sahip olduklarını hatırlatmıyor. Herkes senden henüz olmadığın kişiyi bekliyor. Böyle olunca “potansiyel”, özgürlüğün değil, beklentilerin başka bir adı haline geliyor. Epiktetos’un söyledi...

Ben Demiştim

  “Ben demiştim.” Sanırım günlük hayatta en sık duyduğum ama en az sevdiğim cümlelerden biri bu. İlk bakışta masum gibi görünür. Hatta bazen gerçekten haklı çıkan kişinin söylediği bir cümledir. Ama yine de bana hep eksik gelir. Çünkü bu söz, yaşananı anlamaktan çok, sonucu sahiplenmeye benziyor. Hayat geriye doğru izlediğimiz bir film değil ki… Bir filmi bitirdikten sonra, “Bu karakter en başta bunu yapmamalıydı.” demek kolaydır. Çünkü artık sonunu biliyoruz. Oysa hayatın içinde böyle bir ayrıcalığımız yok. İnsan kararlarını sonunu bilerek değil; o an bildikleriyle, hissettikleriyle ve sahip olduğu imkânlarla verir. Bu yüzden bir olay gerçekleştiğinde “Ben demiştim.” demek, çoğu zaman yaşananı açıklamaz. Sadece sonucun tahmin edildiğini gösterir. Üstelik doğru çıkan her tahmin, doğru bir değerlendirme yapıldığı anlamına da gelmez. Bazen insanlar sadece olasılıklardan birini söyler ve o gerçekleşir. Ama asıl önemli olan, neden gerçekleştiğini anlayabilmektir. Belki de bu yüz...