Eylemlerin Yankısı
Bazı şeyler olduğu yerde kalmıyor.
Söylenen bir söz, yapılan bir haksızlık, gösterilen bir iyilik, görmezden gelinen bir insan, verilen ya da tutulmayan bir söz… O an bitmiş gibi görünüyor ama aslında bir yerde yaşamaya devam ediyor.
Sanırım hayatın en ilginç taraflarından biri bu: Eylemlerimizin sonucunu her zaman hemen görmüyoruz.
Bir taşı suya attığımızda oluşan halkaları görebiliyoruz. Hayatta ise halkalar çoğu zaman gözümüzün önünde oluşmuyor. Bazen yıllar sonra karşımıza çıkıyor, bazen başka insanların hayatında devam ediyor, bazen de yalnızca bizim nasıl bir insana dönüştüğümüzde kendini gösteriyor.
Ben buna eylemlerin yankısı diyorum.
Ama bunu “Ne yaparsan aynısını yaşarsın” gibi basit bir karma anlayışıyla düşünmüyorum. Hayatın böyle kusursuz çalışan bir adalet sistemi olduğuna da inanmıyorum. İyi insanların başına kötü şeyler geliyor. Kötü davranan insanlar bazen hiçbir bedel ödemeden yollarına devam ediyor.
Hayat her zaman adil değil.
Ama nedensiz de değil.
Aristoteles insanın karakterinin, tekrar tekrar yaptığı seçimlerle oluştuğunu söyler. Bu düşüncenin sevdiğim tarafı şu: Bir davranış yalnızca dışarıdaki dünyada bir sonuç yaratmıyor, aynı zamanda yapan kişiyi de değiştiriyor.
Bir kez yalan söylemek başka, yalanı hayatın bir yöntemi haline getirmek başka.
Bir kez korkmak başka, sürekli korkunun arkasına saklanmak başka.
Bir kez iyilik yapmak başka, kimse görmediğinde bile iyi kalabilmek başka.
Çünkü bir süre sonra yaptığımız şeyler bizim kim olduğumuza dönüşüyor.
Belki de eylemlerin ilk yankısı başımıza gelenler değil, dönüştüğümüz insan.
Marcus Aurelius’un düşüncesinde insanın zihnini ve karakterini koruması önemli bir yer tutar. Dışarıdaki dünyayı tamamen kontrol edemeyiz ama kendi davranışımızdan sorumluyuz. Başkalarının bize ne yaptığını seçemeyebiliriz; fakat bunun bizi nasıl bir insana dönüştüreceği konusunda hâlâ bir söz hakkımız vardır.
Bence asıl güç de burada.
Çünkü insan bazen kendisine yapılanın karşılığını vermek istiyor. Haksızlığa haksızlıkla, kırgınlığa kırgınlıkla, kötülüğe kötülükle cevap vermek çok kolay geliyor.
Ama o zaman başkasının davranışı bizim karakterimizi belirlemeye başlıyor.
Nietzsche’nin çok sevdiğim düşüncelerinden biri de insanın uzun süre mücadele ettiği şeye dönüşmemesi gerektiği üzerinedir. Çünkü insan bazen karşısındakiyle savaşırken farkında olmadan ona benzemeye başlayabilir.
Belki bu yüzden bazı şeylerin karşılığını vermemek güçsüzlük değil.
Bazen yalnızca kendini korumaktır.
Her hesabı bizim kapatmamız gerekmiyor.
Her insanın yaptığıyla yüzleştiğini de görmek zorunda değiliz.
Çünkü eylemlerin yankısı her zaman bizim bulunduğumuz yerde duyulmuyor.
Bir insan yıllar önce kırdığı birinin yokluğunu çok sonra anlayabilir. Kaybettiği güvenin değerini başka bir ilişkide fark edebilir. Küçümsediği bir insanın yerini dolduramadığında geçmişte yaptıklarını hatırlayabilir.
Ya da hiçbirini yaşamayabilir.
Bu ihtimali de kabul etmek gerekiyor.
Çünkü iyi olmanın anlamı, kötülüğün mutlaka cezalandırılacağına inanmak olmamalı. İnsanın kendi değerlerine sadık kalması için karşı tarafın ceza çekmesine ihtiyacı varsa, orada ahlaktan çok bir alışveriş vardır.
Ben daha çok şuna inanıyorum:
İnsan yaptığı her şeyle dünyada küçük bir iz bırakıyor ama aynı zamanda kendi içinde de bir iz bırakıyor.
Bazı izler zamanla siliniyor.
Bazıları derinleşiyor.
Bazıları ise yıllar sonra hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkıyor.
Hayatın bütün hesaplarını anlayamayabiliriz.
Ama çıkardığımız sesi biliyoruz.
Ve belki mesele yankının ne zaman geri döneceğini beklemek değil, dünyaya nasıl bir ses bıraktığımızı bilmek.
Sevgiler
Fethiye :)
Yorumlar