Dilimin Sınırları, Dünyamın Sınırlarıdır
İnsan kendini anlatabildiğini düşünüyor.
Bir şey yaşadığımızda onu kelimelere döküyoruz. Ne olduğunu, ne hissettiğimizi, neden öyle düşündüğümüzü anlatıyoruz. Bazen uzun uzun konuşuyor, doğru kelimeyi bulmaya çalışıyor, cümleyi yeniden kuruyoruz.
Ama yine de anlattığımız şeyle yaşadığımız şey aynı olmuyor.
Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanında geçen konu ve anlamı bize bunu düşündürüyor.
Çünkü kelimelerin bir sınırı var.
Bir duygunun adını söylemek kolay. Üzüntü, korku, kaygı, sevinç, yalnızlık… Bunların hepsi herkesin bildiği kelimeler. Ama aynı kelimenin iki insandaki karşılığı aynı değil.
“Üzüldüm” dediğimizde karşımızdaki bunun ne demek olduğunu biliyor. Fakat bizim nasıl üzüldüğümüzü bilmiyor.
Belki insanın kendisini anlatmakta zorlandığı yer de tam burası.
Bir başkasının yaşadığını ancak kendi yaşadıklarımızın içinden anlayabiliyoruz. Dinlerken bile farkında olmadan kendi hafızamıza, kendi deneyimlerimize dönüyoruz. Karşımızdaki bir şey anlatıyor, biz zihnimizde ona bir karşılık buluyoruz.
Bu yüzden anlamak ile bilmek arasında küçük ama önemli bir fark var.
Bir insanın ne yaşadığını bilebiliriz. Olayları dinleyebilir, nedenlerini anlayabilir, hatta ne hissetmiş olabileceğini tahmin edebiliriz. Ama onun zihninin içinde bulunamayız.
Belki bazı deneyimlerin anlatıldıkça eksilmesinin nedeni de bu.
Yaşarken içinde görüntüler, sesler, çağrışımlar, geçmişten gelen başka şeyler var. Sonra bütün bunları birkaç cümleye dönüştürmeye çalışıyoruz. Kelimeler yaşanan şeyin tamamını değil, ancak bir bölümünü taşıyabiliyor.
Bazen bu yüzden çok konuşmak da yetmiyor.
İnsan aynı şeyi farklı cümlelerle yeniden anlatıyor. Bir ayrıntı daha ekliyor. Sonra bir tane daha. Sanki yeterince iyi anlatırsa karşısındaki sonunda tam olarak görebilecekmiş gibi.
Oysa bazı şeylerin tam karşılığı yalnızca onları yaşayan kişinin içinde var.
Belki dilin ilginç tarafı da burada.
İnsanları birbirine yaklaştırıyor ama aradaki mesafeyi tamamen ortadan kaldıramıyor.
Birbirimizi kelimelerle buluyoruz.
Ama birbirimizin içine hiçbir zaman bütünüyle giremiyoruz.
Ludwig Wittgenstein’ın söylediği gibi:
“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.”
Belki de bazı şeyleri anlatmakta zorlanmamızın nedeni kelimeleri bulamamamız değil; yaşadığımız her şeyin kelimelere sığmaması.
Sevgiler,
Fethiyee :)
Yorumlar