Empati

 “İnsan, başkasının yaşadığı acıyı dışarıdan değerlendirirken çok daha kolay konuşur.”

Anton Çehov’un Altıncı Koğuş öyküsünde beni düşündüren şeylerden biri bu.

Öykünün merkezindeki Doktor Andrey Yefimiç, çalıştığı hastanenin kötü koşullarını, hastaların yaşadığı sefaleti ve uğradıkları şiddeti yıllarca görüyor. Ama bütün bunlara müdahale etmek yerine daha çok düşünmeyi tercih ediyor.

Ona göre acı biraz da insanın ona yüklediği anlamla ilgili. İnsan ister rahat bir odada ister kötü koşullar içinde olsun, huzuru kendi içinde bulabilir. Dışarıdaki şartlardan çok, insanın zihni önemlidir.

Düşünce olarak bakıldığında üzerinde uzun uzun konuşulabilecek bir yaklaşım.

Ama Çehov hikâyeyi tam da burada başka bir yere götürüyor.

Doktor bir gün kendisini yıllardır dışarıdan gözlemlediği dünyanın içinde buluyor. Altıncı Koğuş’a kapatılıyor. Daha önce başkalarının yaşadığı şiddet artık onun bedenine yöneliyor.

Ve o anda düşünceyle deneyim arasındaki mesafe ortaya çıkıyor.

İnsan bazı şeyleri gerçekten yaşamadan ne kadar anlayabilir?

Bir başkasının acısını dinleyebiliriz. Üzerine düşünebiliriz. Nedenlerini açıklayabiliriz. Hatta son derece tutarlı fikirler de geliştirebiliriz.

Ama bütün bunlar o acıyı yaşamakla aynı şey değil.

Çünkü başkasının başına gelen bir olay bizim için hâlâ üzerinde düşünülebilecek bir konuyken, aynı şey kendi hayatımıza girdiğinde artık soyut olmaktan çıkıyor.

Belki bu yüzden insanlar başkalarının yaşadıkları karşısında bu kadar rahat cümleler kurabiliyor.

“Takılma.”

“Geçer.”

“Hayat böyle.”

“Fazla düşünüyorsun.”

“Bunu bu kadar büyütmemelisin.”

Bu cümleleri söylemek kolay. Çünkü cümlenin kurulduğu yer ile acının yaşandığı yer aynı değil.

İnsan kendi hayatında karşılaşmadığı bir durum karşısında oldukça akılcı olabilir. Olayları neden-sonuç ilişkileriyle değerlendirebilir, ne yapılması gerektiğini anlatabilir. Fakat aynı olay kendi hayatına girdiğinde işin içine korku, kayıp, çaresizlik, öfke ve belirsizlik girer.

O zaman daha önce çok açık görünen şeyler o kadar da açık görünmeyebilir.

Bu yalnızca acı için de geçerli değil.

Yoksulluk hakkında hiç ekonomik sıkıntı yaşamadan konuşmak, yalnızlık hakkında hiç uzun süre yalnız kalmadan düşünmek, kayıp hakkında kaybetmeden fikir yürütmek mümkün.

Ama bilmek başka, yaşamak başka.

Belki Çehov’un öyküsünü bu kadar güçlü yapan da bu. Doktorun düşüncelerinin yanlış olduğunu uzun uzun anlatmıyor. Onu, düşüncelerinin sınanacağı koşulların içine bırakıyor.

Sonra ne olduğunu bize gösteriyor.

İnsan bazen başkasının hayatına dışarıdan baktığında her şeyi çok anlaşılır buluyor. Ne yapılması gerektiğini, neyin abartıldığını, neyin kabullenilmesi gerektiğini kolayca söyleyebiliyor.

Fakat hayatın içinde aynı yerde durduğunda bakış değişebiliyor.

Çünkü uzaktan baktığımız şey bir fikir olabilir.

İçine düştüğümüzde ise artık hayatın kendisidir.

Søren Kierkegaard’ın söylediği gibi:

“Hayat geriye doğru anlaşılır, fakat ileriye doğru yaşanır.”


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nazik Olmanın Getirdiği Herşeyde Varolan Yine Sen Oluyorsun.

İlişkilerde Dönüşümün İzleri: Gölge Yanın ve Sen

kısa ve öz