Ahlak, İşimize Geldiği Yerde Değişiyorsa

 Ahlak üzerine konuşmak kolay. Başkasının yaptığı bir şey için “Bu yanlış” demek de kolay. Ama aynı şey bize yakın biri tarafından yapıldığında ya da bizim çıkarımıza dokunduğunda, mesele biraz değişiyor.

Bence asıl soru da burada başlıyor.

Bir davranışı hiç tanımadığımız biri yaptığında yanlış buluyoruz. Aynı davranışı sevdiğimiz, yakın olduğumuz ya da bir şekilde ilişkimizin olduğu biri yaptığında ise gerekçeler üretmeye başlayabiliyoruz.

“Belki bir nedeni vardır.”

“Şartlar öyle gerektirmiştir.”

“Herkes zaten böyle yapıyor.”

Peki gerçekten öyle mi?

Yoksa insan bazen doğru ile yanlış arasındaki çizgiyi, karşısındaki kişiye göre biraz oynatıyor mu?

Herkes yapıyorsa doğru mu?

“Herkes yapıyor” cümlesi günlük hayatın en kolay savunmalarından biri.

Herkes fiyat artırıyor.

Herkes vergiden kaçmanın bir yolunu arıyor.
Herkes kendi çıkarını düşünüyor.
Piyasa böyle.
Düzen böyle.

Ama bir davranışın yaygınlaşması, onu doğru yapmıyor.

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramını burada düşünmek gerekiyor. Arendt’in üzerinde durduğu önemli noktalardan biri, insanın zamanla sorgulamayı bırakabilmesi. Bir şey yeterince çok yapıldığında gözümüze eskisi kadar yanlış görünmemeye başlıyor.

“Ne var canım, herkes yapıyor.”

Bence tehlikeli olan cümlelerden biri tam da bu.

Çünkü insan bir süre sonra kendi doğrusunu düşünmek yerine çoğunluğun yaptığını ölçü almaya başlıyor.

Peki kişi değişince bizim doğrumuz da değişiyor mu?

Immanuel Kant burada oldukça net.

Kant’ın ahlak anlayışında önemli olan, kendimize göre istisnalar yaratmamak. Bir davranışı doğru kabul ediyorsak, aynı davranışın herkes için geçerli olmasını da kabul edebilmemiz gerekiyor.

Kant bunu şöyle ifade ediyor:

“Yalnızca aynı zamanda evrensel bir yasa olmasını isteyebileceğin ilkeye göre davran.”

Bunu günlük dile çevirdiğimizde soru aslında çok basit:

Bunu başkası yaptığında da doğru buluyor muyum?

Mesela birinin yaptığı davranışı yanlış buluyoruz ve şikâyet etmeyi düşünüyoruz. Sonra öğreniyoruz ki bu kişi çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın yakını.

Bir anda tereddüt ediyoruz.

“Arkadaşım üzülür mü?”

“Aramız bozulur mu?”

“Şikâyet etmesem mi?”

Burada durup başka bir soru sormak gerekiyor:

Bu insanı arkadaşım hiç tanımıyor olsaydı ben yine böyle düşünür müydüm?

Cevap değişiyorsa, belki de değişen ahlaki değerlendirmemiz değil, çıkarımız.

İnsan kendisine de aynı soruyu sorabilmeli

Başkalarının yanlışlarını görmek kolay. Kendimize aynı yerden bakmak biraz daha zor.

Çünkü insan yaptığı bir şey için gerekçe bulmak konusunda oldukça başarılı.

Bazen gerçekten haklı gerekçelerimiz oluyor. Ama bazen de önce yapmak istediğimiz şeyi yapıyor, sonra neden haklı olduğumuzu anlatmaya başlıyoruz.

Aradaki fark önemli.

Sokrates’in çok bilinen sözü burada anlam kazanıyor:

“Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.”

Sorgulamak yalnızca dünyayı ya da başkalarını sorgulamak değil. Bazen insanın kendi gerekçesine de dönüp bakması gerekiyor.

Ben bunu gerçekten doğru olduğu için mi savunuyorum, yoksa şu anda benim işime geldiği için mi?

Bence ahlak biraz da burada başlıyor.

Kimse bize her durumda ne yapmamız gerektiğini söyleyemez. Hayat o kadar basit değil. Aynı olayın koşulları, sonuçları ve insanlar üzerindeki etkileri farklı olabilir.

Ama en azından kendimize karşı açık olabiliriz.

Bir şeyi yanlış buluyorsak, kimin yaptığına bakmadan neden yanlış bulduğumuzu düşünebiliriz. Bir şeyi savunuyorsak da gerçekten bir ilkeyi mi savunduğumuza, yoksa kendimize uygun bir gerekçe mi yarattığımıza bakabiliriz.

Çünkü etik, yaptığımız şeyin arkasından güzel bir açıklama bulmak için değil, daha yapmadan önce hangi tarafta duracağımıza karar verebilmek için var.

Belki de bir ilkenin gerçekten bize ait olup olmadığını anlamanın en basit yolu şu: 

İşimize gelmediğinde de aynı şeyi söyleyebiliyor muyuz?

İyi haftalar dilerim, 

Sevgiler 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nazik Olmanın Getirdiği Herşeyde Varolan Yine Sen Oluyorsun.

İlişkilerde Dönüşümün İzleri: Gölge Yanın ve Sen

kısa ve öz