Davranış mı, Yoksa Söylem mi?
“Birisi size kim olduğunu gösterdiğinde, ona inanın.”Maya Angelou
İnsan kendisini ne kadar anlatabilir?
Nasıl biri olduğunu, nelere inandığını, hayata nasıl baktığını uzun uzun anlatabilir. Ama insanı asıl görünür kılan şey çoğu zaman söyledikleri değil, davranışlarıdır.
Bazen sözlerle davranışlar birbirini tamamlar, bazen de aralarında fark vardır. İnsan da çoğu zaman tam bu farklarda kendini belli eder.
Bir insan zaten yaşarken kendisini gösterir. Seçtikleriyle, önem verdikleriyle, tepkileriyle, alışkanlıklarıyla, bazen hiç düşünmeden yaptığı küçücük hareketlerle…
Madeline Miller’ın Ben, Kirke romanında buna çok benzeyen bir düşünce var. Dünyayı bu kadar açık seçik anlamanın sırrı sorulduğunda verilen cevap, hiç kıpırdamadan durmak ve insanlara kendilerini açığa vurabilecekleri alanı bırakmak.
İnsan doğasını anlamanın içinde biraz sessizlik de var.
Konuşma azaldığında başka şeyler görünür hale geliyor. Bir insanın kendisini nasıl anlattığından çok, hayatın doğal akışı içinde nasıl davrandığı ortaya çıkıyor.
Karakter de yalnızca büyük olaylarda kendisini göstermiyor.
Bir insanın neye güldüğünde, neyi ciddiye aldığında, neyi görmezden geldiğinde, neyi merak ettiğinde…
Güç sahibi olduğunda nasıl davrandığında…
Kimsenin dikkat etmediğini düşündüğü anlarda ne yaptığında…
Bütün bunlar zaman içinde küçük küçük birikiyor.
Carl Jung, insanın yalnızca dışarıdan görünen tarafıyla sınırlı olmadığını söyler. İnsanın içinde kendisinin bile her zaman farkında olmadığı başka taraflar da vardır. Bunlar bazen düşüncelerden çok davranışlarda ortaya çıkar.
Çünkü kelimeler seçilebilir.
Ne söyleyeceğimizi düşünebilir, kendimizi nasıl anlatacağımıza karar verebiliriz.
Ama hayatın her anını aynı şekilde kontrol edemeyiz.
Bir yerde insan kendiliğinden ortaya çıkar.
Aristoteles’in dünyayı anlamaya çalışırken gözleme önem vermesi de buradan düşünülebilir. Önümüzde duran şeyi olduğu haliyle görmek aslında çok eski bir mesele.
Çünkü gördüğümüz şeyle onun hakkında düşündüğümüz şey birbirine kolayca karışır.
Bir olay yaşanır. Ardından ona anlamlar yüklenir. Bir süre sonra olayın kendisiyle onun hakkındaki düşünceler iç içe geçer.
Marcus Aurelius’un şu sözü de bunu çok güzel anlatır:
“Bizi rahatsız eden şeyler değil, onlar hakkındaki yargılarımızdır.”
Zaman ise insanı başka türlü anlatır.
Tek bir davranış gelip geçebilir. Ama bazı davranışlar tekrar eder. Aynı seçimler, aynı tepkiler, aynı tavırlar farklı zamanlarda yeniden ortaya çıkar.
Bir süre sonra bunlar insanın karakterinin parçaları haline gelir.
Sözler, seçimler, davranışlar, alışkanlıklar, tepkiler…
Hepsi aynı insanın farklı anlatım biçimleridir.
Maya Angelou’nun tek cümlesi de belki tam olarak bunu söylüyor:
İnsan, yaşarken kendisini anlatır.
Bazen söyledikleriyle.
Bazen yaptıklarıyla.
Bazen de hiçbir şey söylemeden.
** okuduğum kitaplarda dikkatimi çeken her cümle bana kendi düşünce sistemimde yazı yazmayı sağlıyor. Yirmi yıl önce de buna merakım vardı. Zamanla bu gelişti ve anlamımı güçlendirdi. Okumak zihni geliştiriyor ancak yazmak başka bir dinamiği ortaya çıkartıyor. Kendin için değil, kendi düşüncelerinden arınmış daha doğrusu duygularından arınmış hali ile anlatıyorsın. Müthiş keyifli. Bunu da kendime not düşüyorum :)
Sevgiler
Fethiye
Yorumlar