Bazı Şeyler Bize Bağlıdır, Bazıları ise Değildir


Bazı insanlar hatalarını kabul edemedikleri için değil, hatalarıyla yüzleşecek cesareti geliştiremedikleri için özür dilemezler.
İnsan ilişkilerinde beni en çok düşündüren meselelerden biri, insanların kendi davranışlarını değerlendirirken gösterdikleri hoşgörüyü başkalarından neden esirgedikleridir.
Hepimiz anlaşılmak istiyoruz. Haklılığımızın görülmesini, kırgınlıklarımızın önemsenmesini, incindiğimiz yerde karşımızdaki insanın sorumluluk almasını bekliyoruz. Fakat aynı beklentiler bize yöneltildiğinde ne kadarını karşılayabiliyoruz?
Bence asıl mesele tam da burada başlıyor.
İnsan kendisini haklı görmekte ne kadar ısrarcıysa, kendi yanılgılarını fark etmekte o kadar zorlanabiliyor.
Üstelik bu durum her zaman kibirden kaynaklanmıyor. Bazen insanın kendi benliğiyle kurduğu ki ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Haklı olmak ile hakikati aramak aynı şey değildir.
Sokrates’in felsefesinin merkezinde insanın kendi bilgisini ve kabullerini sorgulaması vardır. Ona atfedilen meşhur düşünce, “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir”, bu sorgulayıcı yaklaşımın özünü yansıtır.
Bu düşüncenin insan ilişkilerinde de önemli bir karşılığı olduğunu düşünüyorum.
Bir tartışmada kendi bakış açımızı savunmak son derece doğal. Ancak karşımızdaki insanın söylediklerini anlamaya çalışmak yerine yalnızca vereceğimiz cevabı düşünüyorsak, artık bir diyalog yürütmüyoruz demektir.
Kendi doğrularımızı korumaya çalışıyoruzdur.
Oysa bir insanın düşüncesine itiraz edilmesi, onun kişiliğinin reddedildiği anlamına gelmez.
Bir davranışın eleştirilmesi de kişinin bütün değerinin sorgulandığı anlamına gelmez.
Duygusal olgunluk, eleştiri karşısında kendimizi savunma ihtiyacımızı bütünüyle ortadan kaldırmak değil, savunmaya geçmeden önce söylenenleri değerlendirebilmektir.
Çünkü bazen haklı olduğumuzu kanıtlamak için gösterdiğimiz çaba, gerçekte ne yaşandığını anlamamıza engel olur.
Özür dilemek neden bazı insanlar için bu kadar zor?
Psikolog Harriet Lerner, Why Won’t You Apologize? adlı kitabında özür dileme kapasitesini kişinin sorumluluk alabilmesi ve kendi kusurlarıyla yüzleşebilmesi üzerinden ele alır.
Bu yaklaşım önemli bir ayrımı ortaya koyuyor.
Bir insanın hata yapmasıyla, kendisini bütünüyle hatalı bir insan olarak görmesi aynı şey değildir.
Ancak bazı insanlar bu ayrımı yapamaz.
Yanıldıklarını kabul ettiklerinde değer kaybedeceklerini, güçsüz görüneceklerini veya karşılarındaki insana üstünlük tanıyacaklarını düşünürler.
Böylece basit bir özür, onların zihninde bir güç mücadelesine dönüşür.
Oysa benim düşünceme göre özür dilemek bir yenilgi değil, insanın kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenebilecek zihinsel olgunluğa sahip olduğunun göstergesidir.
Bir insan hem değerli hem de hatalı olabilir.
Hem iyi niyetli olup hem de karşısındakini incitebilir.
Hem sevebilir hem de sevdiği insana haksızlık edebilir.
Bunlar birbirini ortadan kaldıran gerçekler değildir.
Sorun, insanın kendi davranışlarıyla yüzleşmek yerine kişiliğini savunmaya başlamasıdır.
Çünkü o noktadan sonra konuşulan mesele artık yapılan hata değildir. Kimin daha haklı, kimin daha güçlü, kimin daha fazla mağdur olduğu tartışılmaya başlanır.
Ve çoğu zaman asıl sorun çözülmeden kalır.
Her kırgınlık bir özrü hak edebilir ama her insan o özrü verebilecek olgunlukta değildir.
Stoacı filozof Epiktetos’un El Kitabı şu düşünceyle başlar:
“Bazı şeyler bize bağlıdır, bazıları ise değildir.”
Bu yaklaşımın insan ilişkilerinde son derece gerçekçi bir karşılığı var.
Kendi sözlerimizi, davranışlarımızı, sınırlarımızı ve olaylara verdiğimiz tepkileri değerlendirebiliriz. Fakat bir başkasının vicdanını, farkındalığını veya sorumluluk alma kapasitesini yönetemeyiz.
Bir insana neden kırıldığımızı anlatabiliriz.
Davranışının üzerimizde yarattığı etkiyi açıklayabiliriz.
Yanlış anlaşıldığımızı düşündüğümüz noktaları yeniden ifade edebiliriz.
Ancak bütün bunları yaptıktan sonra karşımızdaki insan hâlâ yalnızca kendi haklılığıyla ilgileniyorsa, daha fazla açıklama yapmak her zaman daha fazla anlaşılmamızı sağlamaz.
Bazen bir meseleyi çözemememizin nedeni kendimizi yeterince iyi ifade edemememiz değil, karşımızdaki insanın farklı bir gerçeği değerlendirmeye hazır olmamasıdır.
Burada önemli olan, onun davranışını mazur görmek değil, kendi etki alanımızın sınırlarını kabul etmektir.
Çünkü insan, başkasının farkındalığını kendi çabasıyla yaratabileceğine inandığında, zamanla kendisini tüketen bir döngünün içine girebilir.
Peki, her özür samimi midir?
Bence üzerinde düşünülmesi gereken bir başka mesele de bu.
Bazen insanlar gerçekten sorumluluk aldıkları için değil, tartışmanın sona ermesini istedikleri için özür dilerler.
Bazen karşılarındaki insanı kaybetmekten korkarlar.
Bazen de özür, davranışı değiştirmek yerine ilişkiyi eski düzenine döndürmenin bir aracına dönüşür.
Oysa özrün gerçek değeri yalnızca sözcüklerde değil, sonrasında gösterilen tutarlılıkta ortaya çıkar.
Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik eserinde erdem, yalnızca doğruyu bilmekle değil, karaktere yerleşmiş doğru davranış alışkanlıklarıyla ilişkilendirilir.
Bu bakış açısından hareketle şunu söyleyebiliriz:
Bir insanın sorumluluk anlayışını, söylediği özürden çok aynı koşullarla yeniden karşılaştığında nasıl davrandığı gösterir.
Çünkü farkındalık davranışa dönüşmediğinde, ilişki aynı sorunların tekrarlandığı bir alana dönüşebilir.
Bu nedenle benim için önemli olan yalnızca bir insanın özür dilemesi değil, neden özür dilediğini anlamasıdır.
Affetmek, her şeyi eskisi gibi kabul etmek değildir.
İnsanların affetme kavramını zaman zaman yanlış yorumladığını düşünüyorum.
Affetmek, yaşananların önemsiz olduğunu söylemek değildir.
Karşımızdaki insanın davranışını haklı bulmak da değildir.
Hele ki aynı davranışlara yeniden maruz kalmayı kabul etmek hiç değildir.
Bir insanı anlamaya çalışmakla onun davranışlarına sınırsız tolerans göstermek arasında önemli bir fark var.
Lindsay C. Gibson’ın duygusal açıdan olgunlaşmamış ebeveynler üzerine çalışmalarında da insanın başkalarının duygusal kapasitesini gerçekçi biçimde değerlendirmesinin önemi vurgulanır.
Bu yaklaşım yalnızca aile ilişkilerinde değil, arkadaşlıklarda ve romantik ilişkilerde de düşündürücüdür.
Bir insanın neden öyle davrandığını anlayabiliriz. Geçmişini, korkularını, savunma mekanizmalarını değerlendirebiliriz.
Ancak bütün bunlar, o davranışın üzerimizde yarattığı etkiyi ortadan kaldırmaz.
Bir davranışın nedenini anlamak, sonuçlarını kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Bana göre gerçek olgunluk, hem empati kurabilmek hem de gerektiğinde sınır koyabilmektir.
Çünkü anlayış göstermekle kendimizden vazgeçmek aynı şey değildir.
İnsan bazen başkasından beklediği yüzleşmeyi kendisiyle yapmak zorundadır.
Buraya kadar başkalarının hatalarından, savunmalarından ve özür dilemekte zorlanmalarından söz ettik.
Fakat düşünsel tutarlılık, aynı soruları kendimize de yöneltmemizi gerektiriyor.
Biz eleştirildiğimizde ne yapıyoruz?
Kırdığımız bir insanın duygularını gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa niyetimizin kötü olmadığını anlatarak kendimizi mi savunuyoruz?
Haklı olduğumuz noktaları sıralarken haksız olduğumuz ayrıntıları gözden kaçırıyor olabilir miyiz?
Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler eserindeki öz denetim ve kişinin kendi yargılarını sorgulaması üzerine düşünceleri burada önem kazanıyor.
Çünkü insanın başkalarının davranışlarını değerlendirmesi kolaydır. Asıl güçlük, aynı eleştirel bakışı kendi davranışlarına da yöneltebilmesidir.
Ben, insanın kendisini sürekli haklı görmesinin bir güç göstergesi olduğunu düşünmüyorum.
Aksine, gerektiğinde yanıldığını söyleyebilmek, düşüncesini değiştirebilmek ve kendi davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşebilmek çok daha güçlü bir karakter gerektiriyor.
Zihinsel olgunluk, her konuda doğru düşünmek değil, yanlış düşündüğümüzü fark ettiğimizde kendimizi yeniden değerlendirebilmektir.
Sonuç olarak…
Hayatımızdaki herkes bize beklediğimiz açıklamayı yapmayacak.
Herkes kırgınlığımızı anlamayacak.
Herkes yaptığı hatayla yüzleşmeyecek.
Ve evet, bazen hak ettiğimizi düşündüğümüz özür hiçbir zaman gelmeyecek.
Ancak burada kendimize sormamız gereken başka bir soru var:
Bir insanın yanlışını kabul etmesini beklerken kendi hayatımızı ne kadar süreyle o beklentinin içinde tutacağız?
Çünkü bir başkasının farkındalığına bağlı olarak sürdürdüğümüz iç hesaplaşma, zamanla kendi huzurumuzu da onun kararlarına teslim etmek anlamına gelebilir.
Bence insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, her meselenin karşılıklı bir uzlaşmayla sonuçlanmayacağını kabul etmektir.
Bu, haklılığımızdan vazgeçmek değildir.
Yaşananları unutmak da değildir.
Sadece artık değiştirilemeyecek bir geçmişin, bugünümüz üzerindeki belirleyiciliğini azaltmaktır.
Bazı özürler hiç gelmez. Bazı insanlar hiç değişmez. Bazı konuşmalar hiçbir zaman istediğimiz sonuca ulaşmaz.
Ama bütün bunların içinde bizim değişebileceğimiz bir yer vardır.
O da kendi bakış açımız, beklentilerimiz ve sınırlarımızdır.
Ve belki de insanın gerçek özgürlüğü, kendisini inciten herkesin bir gün hatasını anlayacağına inanmakta değil; onlar anlamasa da kendi hayatına devam edebilecek düşünsel olgunluğa ulaşmasındadır.
Çünkü huzur, her zaman haklılığımızın kabul edilmesiyle değil, bazen onu kanıtlama ihtiyacımızdan vazgeçebilmemizle başlar.

Sevgiler

Fethiye :)


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

kısa ve öz

Nasıl Olmak??? (Fark Etmek)

Ağrı Dağı 4800m Tırmanışı Gezdikce