Çelişki

 Sokrates, insanın kendisini tanımasına büyük önem verir. Onun düşüncesinden hareketle, kendi arzularını, korkularını ve eksikliklerini tanımayan birinin davranışlarının nedenlerini de tam olarak anlayamayacağını söyleyebiliriz.


Bazen insan ne istediğini bildiğini sanır. Oysa istediği şeyin kendisini neden bu kadar çektiğini bile bilmiyordur.
İnsan bazen en büyük çelişkiyi kendi içinde yaşar. Doğru olduğunu bildiği şeylerle yapmak istedikleri arasında kalır. Bir yanda değerleri, diğer yanda arzuları vardır. Ve çoğu zaman insanın kim olduğunu söyledikleri değil, bu çatışma anlarında yaptığı seçimler gösterir.
İhanet de tam olarak bu çatışmanın görünür hâle geldiği yerlerden biridir. Yalnızca bir başkasına verilen sözün bozulması değil, insanın kendi değerleriyle arasına koyduğu mesafedir.


Spinoza ise insanın çoğu zaman duygularının etkisi altında hareket ettiğini anlatır. Ona göre özgürlük, yalnızca istediğimizi yapmak değil, bizi harekete geçiren nedenleri anlayabilmektir.
Burada özgürlük ile dürtülere teslim olmak arasındaki ince çizgi belirir. Çünkü her arzusunun peşinden giden insan, özgür olduğunu düşünürken aslında arzularının esiri olabilir.
Birini arzulamakla o arzu doğrultusunda hareket etmek aynı şey değildir. İşte insanın karakteri biraz da bu ikisi arasındaki mesafede ortaya çıkar.


Aristoteles, erdemli olmayı yalnızca doğruyu bilmekle açıklamaz. Doğru davranışları alışkanlık hâline getirmekten ve karakter geliştirmekten söz eder.
Bu açıdan baktığımızda sadakat, yalnızca birini sevdiğimiz zaman gösterdiğimiz bir davranış değildir. Kimsenin görmediği, kimsenin bilmediği anlarda da kendi değerlerimize bağlı kalabilmektir.


Nietzsche, insanın ahlaki değerlerini ve vicdanının nasıl oluştuğunu sorgular. Onun yaklaşımı bize, insanın gerçekten kendi değerleriyle mi yaşadığını, yoksa toplumun kendisine öğrettiği doğruları mı tekrarladığını düşündürür.
Çünkü herkes sadakatin önemli olduğunu söyleyebilir. Ama bir değeri savunmakla o değere uygun yaşamak arasında büyük bir fark vardır.


Jean-Paul Sartre ise meseleyi özgürlük ve sorumluluk açısından ele alır.
Sartre’ın varoluşçu düşüncesinde insan, seçimlerinden sorumludur. Koşullarımız, duygularımız ve geçmişimiz davranışlarımızı etkileyebilir. Ancak bunlar yaptığımız seçimlerin sorumluluğunu bütünüyle ortadan kaldırmaz.
Bir insan mutsuz olabilir. Sevgisi bitebilir. Başka birine ilgi duyabilir. Bunların hepsi insana ait deneyimlerdir.
Ama hissetmek başka, o hisle ne yapacağını seçmek başkadır.


Sadakat, insanın hiç arzu duymaması değil; arzuları ile değerleri çatıştığında hangi tarafta duracağını bilmesidir.


Belki de insanın gerçek karakteri, hiçbir engelle karşılaşmadığı zamanlarda değil, kendi istekleriyle ilkeleri arasında seçim yapmak zorunda kaldığında ortaya çıkar.
Çünkü insan yalnızca başkalarına verdiği sözlerle değil, kendi seçimleriyle de kim olduğunu ortaya koyar.
Ve insan başkalarından pek çok şeyi saklayabilir. Davranışlarını gizleyebilir, kendisine gerekçeler üretebilir, hatta zamanla anlattığı hikâyeye kendisi de inanabilir.


Ama insanın kendisinden sakladığı gerçekler, yok olmuş gerçekler değildir.

Sevgiler, 

Fethiye :)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

kısa ve öz

Nasıl Olmak??? (Fark Etmek)

Dünya 5m2'den İbaret