Duygu Tanımı
“İnsanları rahatsız eden şeyler değil, şeyler hakkında verdikleri yargılardır.” Epiktetos
İnsan bazen ne hissettiğini bildiğini sanıyor.
“Üzgünüm.”
“Yorgunum.”
“Kırıldım.”
“Değersiz hissediyorum.”
Belki beklediğim ilgiyi görmedim.
Belki seçilmedim.
Belki kıyaslandım.
Belki birinin davranışını kendi değerimin ölçüsü yaptım.
Kıskançlığın altında kaybetme korkusu.
Suskunluğun altında gurur.
Sürekli açıklama istemenin altında belirsizliğe tahammülsüzlük.
“Umurumda değil” dediğimiz yerde bile bazen fazlasıyla önemsemiş olmak vardır.
Söylüyoruz ve geçiyoruz.
Oysa biraz durup baktığımızda, bunların çoğunun tek başına bir duygu olmadığını fark ediyoruz. Bazen içeride olup biten karmaşık bir şeyin üzerine koyduğumuz genel bir isim sadece.
Mesela “kırıldım” diyorum.
Ama neden?
Beklediğim davranışı görmediğim için mi? Önemsenmediğimi düşündüğüm için mi? Yanlış anlaşıldığım için mi? Bir başkasının tercih edilmesi gururuma mı dokundu? Yoksa karşımdaki insanın davranışından çok, o davranışın bende uyandırdığı eski bir duyguyla mı uğraşıyorum?
Bunların her biri başka bir şey.
Belki insanın kendisini anlaması tam da burada başlıyor: Ne hissettiğini söylemekle, neden öyle hissettiğini bilmek aynı şey değil.
Spinoza’nın düşüncesinde önemli bir fikir vardır: Bir duyguyu ne kadar açık biçimde kavrarsak, onun üzerimizdeki edilgen gücü de o kadar azalır. Bana kalırsa mesele duygularımızı bastırmak değil; onları belirsizlikten çıkarmak.
Çünkü adını koyamadığımız şey bizi yönetmeye daha yatkındır.
“Değersiz hissediyorum” dediğimizde de benzer bir sorun var. Değersizlik gerçekten bir duygu mu, yoksa birçok duygunun vardığı bir sonuç mu?
Belki reddedildim.
Sonra bütün bunları tek bir cümleye sıkıştırdım:
“Ben değersizim.”
İşte burada duygu ile hüküm birbirine karışıyor.
Bir insanın beni seçmemesi, benim seçilmediğimi gösterir; değersiz olduğumu değil. Birinin beni sevmemesi, onun duygusuna ilişkin bir gerçektir; benim değerime ilişkin nesnel bir sonuç değildir.
Bu ayrım küçük görünse de insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebilir.
Aynı şeyi “kendimi sabote ediyorum”, “kaygılı bağlanıyorum”, “tetiklendim” gibi bugün çok sık kullandığımız psikoloji kavramlarında da görüyorum. Kavramlar elbette gerekli. Fakat bazen anlamamıza yardım etmek yerine yaşadığımız şeyi hızla sınıflandırmanın kolay yoluna dönüşüyorlar.
Kendimize bir isim veriyoruz ve meseleyi çözdüğümüzü düşünüyoruz.
Oysa insan bir tanıma sığacak kadar basit değil.
Wittgenstein’ın düşüncesinde dil yalnızca dünyayı anlatan bir araç değildir; dünyayı nasıl kavradığımızla da yakından ilişkilidir. Kelimelerimiz azaldıkça iç dünyamız küçülmez belki ama onu ayırt etme yeteneğimiz zayıflar.
Eskiden hüzün vardı, keder vardı, gam vardı, efkâr vardı. Birbirine yakın ama aynı olmayan hâllerdi bunlar. Bugün çoğuna “moralim bozuk” deyip geçiyoruz.
Belki de sorun çok fazla hissetmemiz değil.
Ne hissettiğimizi yeterince ayrıntılı düşünmememiz.
Öfkenin altında incinmişlik olabilir.
İnsan kendisini tanımaya başladığında duygular ortadan kalkmıyor. Acı yine acı, hayal kırıklığı yine hayal kırıklığı.
Ama arada önemli bir fark oluşuyor:
Artık başımıza gelen şeyle, onun bize kendimiz hakkında söylettiği şeyi birbirinden ayırabiliyoruz.
Belki olgunlaşmak biraz da budur.
Her hissettiğimize inanmak değil; hissettiğimiz şeyi küçümsemeden, onun nereden geldiğini anlayabilecek kadar kendimize yaklaşmak.
Çünkü insanı özgürleştiren şey duygusuzlaşmak değil.
Duygusunun içinde kaybolmadan onu anlayabilmektir.
Yorumlar