Sevgi ve Kendilik
İnsan bazen yalnız kalmaktan değil, seçilmemekten korkuyor.
İkisi aynı şey değil.
Yalnızlık hayatın içinde zaman zaman karşılaştığımız bir durum. Seçilmemek ise insanın kendisiyle ilgili bir hüküm gibi algılanabiliyor. Yeterince güzel değildim, yeterince iyi değildim, daha farklı davransaydım belki kalırdı… Zihin, bir ilişkinin bitişinden kendisi hakkında sonuçlar çıkarmaya fazlasıyla yatkın.
Belki de asıl yanılgı burada başlıyor.
Geçenlerde Küçük Kadınlar üzerine bir yazıya rastladım. Jo’nun Laurie’ye söylediği “hayır” üzerinden anlatılıyordu. Laurie onu seviyor, onunla evlenmek istiyor. Üstelik dışarıdan bakıldığında ortada reddedilmesi gereken büyük bir sorun da yok. İyi bir insan, yakın bir arkadaş, güvenli bir hayat…
Ama Jo istemiyor.
Bence hikâyenin güçlü tarafı tam olarak burada. Bazen bir şeye hayır diyebilmek için onun kötü olması gerekmiyor. Bazen yalnızca bize ait olmaması yeterli.
Hayatımızdaki pek çok kararı ise bunun tam tersinden veriyoruz. Bir insan kötü değilse, bir ilişki yürüyebiliyorsa, bir iş güvenliyse, bir hayat dışarıdan makul görünüyorsa kalmamız gerektiğini düşünüyoruz.
Oysa “makul” ile “benim için doğru” arasında büyük bir mesafe var.
İnsan kendinden vazgeçmeye çoğu zaman büyük kararlarla başlamıyor zaten. Küçük küçük oluyor.
Bir şeyden rahatsız oluyoruz ama söylemiyoruz. Bir davranışı istemiyoruz ama sorun çıkmasın diye kabul ediyoruz. Karşımızdakini kaybetmemek için beklentilerimizi küçültüyoruz. Sonra bunu anlayışlı olmak, uyum sağlamak, ilişkiyi korumak gibi daha güzel kelimelerle açıklıyoruz.
Bir süre sonra karşımızdaki insan bizi seviyor olabilir.
Fakat sevdiği kişinin ne kadarı gerçekten biziz?
Sanırım üzerinde düşünülmesi gereken soru bu.
Çünkü insanın yalnızlığı yalnızca yanında kimsenin olmamasıyla ilgili değil. Kendisi olarak var olamadığı bir ilişkinin içinde de insan son derece yalnız olabilir. Hatta bu, tek başına kalmaktan daha ağır bir yalnızlık. En azından tek başınayken kimi kaybettiğin bellidir. Kendinden uzaklaştığında ise kaybettiğin kişinin sen olduğunu fark etmen zaman alır.
Elbette bunun diğer tarafı da var.
Kendini seçmek romantikleştirilecek bir şey değil. Her “hayır”ın arkasından büyük bir özgürlük duygusu gelmiyor. Bazen gerçekten yalnızlık geliyor. Bazen verdiğin kararın doğruluğundan emin olduğun halde geceleri başka türlü düşünüyorsun. Bazen bir insanı değil, onun yanında hissettiğin duyguyu özlüyorsun.
Sevilmeyi özlemekle birini sevmek arasındaki farkı anlamak da burada önem kazanıyor.
İnsan bazen geri dönmek istediğini zannediyor. Oysa dönmek istediği şey kişi değil; birinin onu merak etmesi, araması, beklemesi, hayatında ona ayrılmış bir yer olması. Yani özlenen her zaman insanın kendisi değil, onun bize yaşattığı seçilmiş olma duygusu.
Bunu birbirinden ayırabilmek kolay değil.
Çünkü hepimiz sevilmek istiyoruz. Bunda zayıflık yok. Sorun sevilmek istememiz değil; bunun bedelini kendimizden ödeyip ödemediğimiz.
Belki yetişkinlik biraz da bu hesabı yapabilmek.
Bir ilişkide kalabilmek kadar gerektiğinde gidebilmek, sevildiğimiz için değil sevdiğimiz için kalmak, kaybetme korkusuyla “evet” dememek ve en önemlisi de karşımızdaki insan bizi seçsin diye kendimizi sürekli yeniden düzenlememek.
Çünkü insan kendisini küçülterek bir başkasının hayatına sığabilir.
Ama oraya sığmış olması, oraya ait olduğu anlamına gelmez.
Sanırım artık sevgiye biraz da buradan bakmak gerekiyor. Bizi olduğumuz yerden uzaklaştıran her yakınlık gerçekten yakınlık değildir. Her yalnızlık da kayıp değildir.
Bazen insanın söylediği en önemli “hayır”, karşısındaki kişiye değil, kendinden vazgeçme ihtimaline söylediği hayırdır.
Ve belki kendimize verebileceğimiz en ciddi söz de şudur:
Bir daha sevilmek için kendimize rağmen yaşamamak
Yorumlar