Makul

 İnsanın kendisiyle kavgası çoğu zaman kusurları yüzünden başlamıyor. Kusursuz olması gerektiğine inandığı gün başlıyor.

Bir yerde bize iyi olmanın yetmediği öğretildi. Daha güzel, daha başarılı, daha güçlü, daha bilgili, daha sevilen, daha çok aranan biri olmalıydık. Olduğumuz kişiyle yetinmek neredeyse vazgeçmek gibi anlatıldı. Hep daha iyi bir versiyonumuzun peşinden gitmemiz gerekti.

Ve insan, ulaşmaya çalıştığı o hayali kişiye bakarken elindeki gerçek kişiyi sevmeyi unuttu.

Kendini.

Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu burada. İnsanlar yaşamaktan çok kendilerini ispatlamaya çalışıyorlar. Başarılarını, ilişkilerini, bedenlerini, bilgilerini, mutluluklarını… Hatta bazen acılarını bile gösteriyoruz.

Görünür olmakla değerli olmak arasındaki sınır giderek kayboluyor.

Oysa değer, seyirciye ihtiyaç duymaz.

Bir ağacın kimse görmediğinde de çiçek açması gibi, insanın bazı güzel taraflarının kimse tarafından bilinmesine gerek yoktur. Her iyiliğin anlatılması, her başarının görülmesi, her yaranın anlaşılması gerekmiyor.

Bazı şeylerin yalnızca bizim tarafımızdan bilinmesi onların değerini azaltmaz.

Belki olgunluk, insanın kendisini sürekli anlatma ihtiyacının azaldığı yerde başlıyor.

Carl Gustav Jung, insanın bütünlüğe ancak kendi gölgesiyle karşılaşarak ulaşabileceğini düşünüyordu. Çünkü insan sadece göstermekten hoşlandığı taraflarından oluşmuyor. İçimizde korkan, kıskanan, öfkelenen, yanlış seçimler yapan, sevildiğinden emin olmak isteyen, bazen gitmesi gereken yerde kalan, bazen de kalması gereken yerde kaçan biri de var.

Onu yok sayınca daha iyi biri olmuyoruz.

Sadece kendimize yabancılaşıyoruz.

Kendini kabul etmek bu yüzden kendini aklamak değildir.

“Ben böyleyim” deyip geçmek hiç değildir.

Tam tersine, insanın kendisine karşı kurabileceği en dürüst cümledir:

Evet, bunu ben yaptım. Ama ben yalnızca bundan ibaret değilim.

Hata ile kimlik arasındaki farkı anlamak önemli.

Yanlış yapmış olabilirim; yanlışın kendisi değilim.

Kaybetmiş olabilirim; kaybeden biri olmak zorunda değilim.

Birinin beni sevmemiş olması, sevilmeye değer olmadığımı göstermez.

Bir yerde kabul görmemiş olmam, değersiz olduğumu kanıtlamaz.

Hayatımızdaki bazı olaylara gereğinden fazla anlam yüklememizin nedeni belki de onları kimliğimiz hakkında verilmiş hükümler gibi okumamız.

Oysa çoğu zaman değiller.

Sadece yaşanmış şeyler.

Bazen yanlış insan.

Bazen yanlış zaman.

Bazen bizim yanlışımız.

Bazen de hiçbirimizin suçu olmayan bir son.

Hepsi bu.

Epiktetos’un düşüncesinin merkezinde çok güçlü bir ayrım vardır: Başımıza gelenlerle, onlar hakkında verdiğimiz hükümler aynı şey değildir.

Belki özgürlüğümüzün başladığı yer de tam burasıdır.

Geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişin bizim hakkımızda ne anlama geleceğine karar verebiliriz.

Bir zamanlar sustuğum için bugün konuşmayı öğrenebilirim.

Bir zamanlar kendimden vazgeçtiğim için bugün sınır çizebilirim.

Bir zamanlar birinin beni seçmesini beklediğim için bugün önce kendi seçimime bakabilirim.

O zaman geçmiş yalnızca pişmanlık olmaktan çıkar.

Bilgiye dönüşür.

İnsan kendisini en çok da geçmişteki haline acımasız davranırken yoruyor. Bugünkü bilincimizle yıllar önceki kendimizi yargılıyoruz.

“Nasıl göremedim?”

“Nasıl izin verdim?”

“Neden gitmedim?”

“Neden sustum?”

Ama unuttuğumuz bir şey var:

Bugün bunları sorabilen insanı, tam da o gün göremeyen insan yarattı.

Bazı şeyleri yaşayarak öğreniyoruz. Bedeli bazen ağır oluyor ama yine de öğreniyoruz.

Bu yüzden insan geçmişteki halini küçümsememeli. O, bugünkü bilincimizin daha eksik haliydi; düşmanımız değil.

Winnicott psikolojiye “yeterince iyi” kavramını bıraktı. Bu iki kelime bana giderek daha anlamlı geliyor.

Yeterince iyi.

Çünkü hayatın büyük kısmı zaten kusursuzlukta değil, yeterlilikte kuruluyor.

Bir ilişki kusursuz olduğu için gerçek değildir.

Bir insan hiç yanılmadığı için güvenilir değildir.

Bir hayat bütün parçaları yerli yerinde olduğu için anlamlı değildir.

Bazen eksikleriyle birlikte taşıyabildiğimiz şey değerlidir.

Belki kendimize de böyle bakmayı öğrenmemiz gerekiyor.

Kusurlarımızı kutsamadan ama onlardan utanmadan.

Değişmemiz gereken yeri değiştirerek ama kendimizi sürekli tamir edilmesi gereken bozuk bir şey gibi görmeden.

Çünkü insan kendisini sürekli düzeltmeye çalışırken fark etmeden şu cümleyi tekrar ediyor:

“Şu anki halim yeterli değil.”

Bu cümle yıllarca insanın içinde yaşarsa hiçbir başarı onu susturamıyor.

Bir hedefe ulaşıyorsun, yenisi geliyor.

Birileri seni beğeniyor, daha fazlasını istiyorsun.

Başarıyorsun ama rahatlayamıyorsun.

Çünkü mesele artık başarı değildir.

Mesele kendine değerini kanıtlama çabasıdır.

Ve insanın kendisine açtığı böyle bir davanın son duruşması yoktur.

Belki yapılması gereken daha fazla kanıt toplamak değil, davayı kapatmaktır.

Ben artık insanın asıl gücünün hiç kırılmamak olduğuna inanmıyorum.

Kırıldığında kendisine yabancılaşmamak daha büyük bir güç.

Hiç yanlış yapmamak değil; yanlışıyla karşılaştığında kendisini terk etmemek.

Herkes tarafından sevilmek değil; sevilmediği yerde kendi değerinden şüphe etmemek.

Ve her zaman ışıldamak hiç değil.
İlk kez kendi gerçek ölçüsüne gelir.

Bazen insanın yapabileceği en güçlü şey, kimseye hiçbir şey kanıtlamadan kendi hayatının içinde sessizce durabilmektir.

Çünkü ışığın en sahicisi gösterilmek için yakılmaz.

İnsan kendisini ispatlamaktan vazgeçtiği gün küçülmez.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

kısa ve öz

Nasıl Olmak??? (Fark Etmek)

Dünya 5m2'den İbaret