Kayıtlar

Görülme İhtiyacı: Benliğin Tanınma Çabası

  “Sevgi, anlaşılmanın en cesur hâlidir.” André Malraux Yetişkin olmakla birlikte öğrendiğimiz ilk şeylerden biri, ihtiyaçlarımızı susturmak oluyor. Sessizce sevilmek istiyoruz ama bunu itiraf etmekten neredeyse utanır hale geliyoruz. Çünkü “güçlü” olmak demek, kimseye muhtaç olmamakla eş tutuluyor. Oysa en çok yetişkinliğimizde muhtacız biz… Görülmeye, anlaşılmaya, biriyle göz göze geldiğimizde “buradayım” diyebilmeye. Yıllar geçiyor ve biz sevgiye dair arayışlarımızı pratik ihtiyaçlara çeviriyoruz. Yanımızda biri olsun, bizi tamamlasın, eksik yanımızı gidersin. Ama unuttuğumuz bir şey var: Hiçbir sevgi, eksikliği kapatmak için değil; birlikte büyümek içindir. Simone de Beauvoir’ın dediği gibi: “Sevgi, iki insanın birbirine bakması değil, aynı yöne birlikte bakmasıdır.” Kimi zaman yalnız kalıyoruz. Kimi zaman seviliyoruz ama yine de yetmiyor. Çünkü sevilmek sadece yanında biri olması değil. Anlamlı bir temas… Sessizce anlaşılmak… “Senin olduğun gibi olman benim için tamamdır” ...

Krizler: Hayatın Bize Verdiği Sessiz Yön Tabelaları

  Hayatta bazı anlar vardır, tanımlanamaz. Her şey devam ediyordur ama içimizde bir şey durmuş gibidir. Eskisi gibi hissetmemeye başlarız. Bildiğimiz yollar işe yaramaz, tanıdık sesler yetmez olur. Ve çoğu zaman bu durumu tek bir kelime karşılar: Kriz. Carl Gustav Jung’un söylediği gibi: “Krizler, sarsıntılar, hastalıklar tesadüfen ortaya çıkmaz. Bir gidişatı düzeltmemiz, yeni yönelimler keşfetmemiz, başka bir yaşam yolunu deneyimlememiz için gösterge görevi görürler.” Krizler, hayatın bizimle kurduğu en açık ve dürüst iletişim biçimidir. Bir durmaya, bakmaya, sorgulamaya davettir aslında. Fakat biz çoğu zaman o daveti tehdit gibi algılarız. Çünkü alıştığımız yıkılır. Bildiğimiz konfor kaybolur. Tanıdık olan her şey sarsılır. Ama belki de sarsılması gerekiyordur. Çünkü içten içe bildiğimiz bir şey vardır: Artık aynı şekilde devam edemeyiz. Her kriz kendi içimizde bir boşluk yaratır. Ve çoğu zaman bu boşluk, yüzleşmek istemediğimiz şeyleri görünür kılar. Bastırdığımız duygul...

Kolay Olan Geçer, Doğru Olan Kalır

  Hayatta ilkeli kalmak çoğu zaman kolay değildir. Dış dünyadan gelen baskılar, beklentiler ve yanlış anlaşılmalar arasında insanın kendi değerlerine sadık kalması bir mücadele gerektirir. Bu yazı, ilkeli bir yaşamın ne demek olduğunu hem kendi bakış açımdan hem de bazı yazarların güçlü sözleriyle birlikte ele alıyor. Kolay olanı değil, doğru olanı seçmenin bedelini ve değerini birlikte düşünelim. Kolay Olan mı, Doğru Olan mı? Bazen hayatta en zor şey, içinden bildiğin şeye sadık kalmaktır. Bir karar verirken, bir duruş sergilerken ya da bir şeyden vazgeçerken… Kolay olanı değil, doğru olanı seçmek. İşte asıl mesele burada başlar. Çünkü ilkelere göre yaşamak; zaman zaman yanlış anlaşılmayı, yalnız kalmayı, terslenmeyi göze almayı da beraberinde getirir. Dümdüz yolda yürümek yerine, inişli çıkışlı bir patikayı seçmektir bu. Ama o patika, nereye çıktığını bilenlerin yoludur. İlke, Cesaret İster Modern dünyanın sunduğu şey konfordur. Hızlı kararlar, geçici ilişkiler, yüze...

Kendini Saklamak, Başkasına Yüklemektir

Çünkü susarak anlaşılmayı beklemek, karşındakinden senin iç savaşını sezmesini istemektir. Oysa kimse bizim iç sesimizi duymaz, söylemedikçe. Hayat bana en çok şunu öğretti: İnsanlar duygularını bastırmakta ustalaştıkça, ilişkilerde yavaş yavaş görünmezleşiyorlar. Ve bu görünmezlik, sessizce içten içe bir kırgınlığa dönüşüyor. Zamanla fark ettim ki; beklentilerimi dile getirmediğimde karşımdakiyle aramda görünmeyen ama giderek büyüyen bir duvar örülüyor. “Zaten anlamalıydı” düşüncesiyle kendimi sessizliğe gömerken, aslında kendi kırgınlığımı hazırlıyorum. Albert Camus bir yerde şöyle der: “Yanlış anlaşılma korkusu, çoğu zaman kendimizi ifade etmemekten gelir.” Ben de bir dönem, duygularımı açıkça dile getirmek yerine davranışlarımla anlatmaya çalıştım. Sessiz fedakârlıklar yaptım, anlayış gösterdim, hep “anlasın” diye bekledim. Ama kimse bizim iç sesimizin tercümanı değil. Kendimizi dile getirmediğimiz sürece, anlaşılmak sadece bir hayale dönüşüyor. Virginia Woolf şöyle söyler: “Kendi ...

Kendini Bilmek, Hislerini Bastırmamak

  B azen aynı düşünceyi farklı kaynaklardan duyunca kafanda bir şey netleşiyor. Dr. Gabor Maté’nin bir videosunu izlerken fark ettim bunu. Diyor ki: “Eğer kötü hissediyorsan, bu bir uyarıdır.” Bastırma, yok sayma, halının altına süpürme… Duyguların hepsi aslında bir tür içsel veri. Ve bu verileri dikkate almadığında, sistem bir yerden hata vermeye başlıyor. Bu yaklaşım bana Mevlânâ’nın o çok bilinen sözünü hatırlattı: “Her şey düşüncededir.” Yani his, aslında zihnin bir yansıması. Duygunun ne olduğunu anlamaya çalışırsan, seni oraya götüren düşünceyi de çözmeye başlarsın. Bu noktada mesele sadece ruhsal bir süreç olmaktan çıkıyor, zihinsel bir farkındalığa dönüşüyor. Sonra Sokrates giriyor devreye: “Kendini bil.” O kadar yalın ve net ki… Ama bu “kendini bil” sözü bana göre yalnızca kim olduğunu keşfetmekle ilgili değil. Ne hissettiğini, ne düşündüğünü, neye neden tepki verdiğini anlamakla da ilgili. Çünkü kendini tanımıyorsan, başkalarının beklentilerine göre şekillenmeye baş...