Dikkat ve Temas
İnsan Bir Şeyi Gerçekten Yaptığında Hayatın Ritmi Değişiyor
Thich Nhat Hanh’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Çayını yavaş ve saygıyla iç; sanki dünyanın ekseni onun etrafında dönüyormuş gibi.”
Belki de mesele tam olarak budur. Bir şeyi sıradanlaştırmadan yaşayabilmek.
İnsan bazen bir şeyi gerçekten yapmadığını sonradan fark ediyor.
Bir kahve içerken aklı başka yerde oluyor. Bir insanı dinlerken cevap hazırlıyor. Bir yürüyüş yaparken sürekli başka bir şeyi düşünüyor.
Bazı nefes çalışmalarında insana küçük bir elma parçası verilir. Amaç yalnızca elmayı yemek değildir. Elmanın bıraktığı hissi fark etmek… Ekşiliğinin ağızda nasıl yayıldığını görmek… Dokusu, kokusu, bıraktığı tortu, yavaş yavaş değişen tadı…
Çünkü çoğu zaman insanlar hayatın içinden geçiyor ama gerçekten temas etmiyor.
Aslında mesele elma değildir. Mesele insanın o anın içinde ne kadar var olabildiğidir.
Simone Weil dikkati insanın en saf cömertlik biçimlerinden biri olarak tanımlar.
İnsan bir şeyi gerçekten yaptığında, o şey sıradan olmaktan çıkıyor. Kahve yalnızca kahve olmuyor. Sohbet yalnızca sohbet olmuyor. Birlikte geçirilen zaman yalnızca zaman olmuyor.
Çünkü insanın dikkati olduğu yere enerji de gidiyor.
Belki de bu yüzden yarım yapılan şeyler insanın içinde tam bir tat bırakmıyor. Yarım dinlenen ilişkiler… Yarım verilen emekler… Yarım yaşanan duygular…
Bütün bunlar insanın zihninde açık bir dosya gibi kalıyor.
Oysa bir şeye gerçekten varlığını koyduğunda, sonuç ne olursa olsun zihin sakinleşiyor. Çünkü eksik davranmadığını biliyorsun.
Bu yaklaşım yalnızca bireysel huzurla ilgili de değil. İnsanın bulunduğu ortamı da değiştiriyor.
Bir insan arkadaşlığın içinde gerçekten bulunduğunda samimiyet oluşuyor. Bir insan sevdiğinde sürekli hesap yapmadan, korkularını merkeze koymadan yaklaştığında ilişkiler daha dürüst bir zemine oturuyor.
Çünkü tam katılım beraberinde açıklığı getiriyor. Açıklık güveni getiriyor. Güven ise insanların savunmalarını azaltıyor.
Bazı insanlar vardır; çok soru sormazlar. Bir araya geldiğinizde önce geçmişi kurcalamazlar. “Bunu neden yaptın?”, “Burada neden böyle davrandın?”, “Şunu niye söyledin?” gibi görünmeyen sorgularla ortamı doldurmazlar.
O an seninle gerçekten bulunurlar.
Seni değiştirmeye çalışmadan dinler. Fikirlerine alan açar. Sürekli pozisyon almaya çalışmaz. Taktik kurmaz.
Martin Buber’in söylediği gibi: “Bütün gerçek yaşam, karşılaşmadır.”
Belki de insanı dönüştüren şey tam olarak budur. Birbirini yönetmeye çalışan insanlar değil; gerçekten karşılaşabilen insanlar…
Bugün iletişim üzerine bu kadar fazla konuşulmasının nedeni de belki biraz bu. İnsanlar artık nasıl göründüklerini, nasıl algılandıklarını, ne kadar sevildiklerini çok düşünüyor; ama gerçekten var olup olmadıklarını daha az sorguluyor.
Oysa bir ilişkide asıl soru belki de şudur:
Gerçekten orada mısın?
Kendini gerçekten verebiliyor musun? Kendin gibi yaklaşabiliyor musun? Karşındaki insanın alanını korkularınla, hesaplarınla ve savunmalarınla doldurmadan yanında olabiliyor musun?
Çünkü bugün birçok insan ilişkiyi yaşamaktan çok yönetmeye çalışıyor. Sürekli ölçüyor, geri çekiliyor, fazla belli etmemeye çalışıyor. Duygularını kontrollü göstermeyi ise “güç” sanıyor.
Oysa insan kendini ne kadar saklarsa, yaşadığı şey o kadar eksikleşiyor. Çünkü temasın olmadığı yerde gerçek yakınlık oluşmuyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar bir ilişki bittiğinde tamamen dağılırken, bazıları daha sakin kalabiliyor. Çünkü gerçekten yaşamış olan insanın içinde sürekli tekrar eden bir “keşke” döngüsü olmuyor.
Carl Rogers’ın bu konuda güzel bir yaklaşımı vardır: “İnsan gerçekten dinlendiğinde ve olduğu gibi kabul edildiğinde değişmeye başlar.”
Belki de güvenli iletişimlerin temelinde tam olarak bu vardır: Karşındaki insanı sürekli düzeltmeye çalışmadan, onunla gerçekten bulunabilmek.
Çünkü insan bazı anlarda şunu fark edebiliyor:
Huzur; her şeyin sürmesiyle değil, kendisini yarım bırakmadan yaşayabilmekle ilgili.
Bayramda zihin açıcı yazılarımla devam ediyorum :))
Sevgiler,
Fethiye…
Thich Nhat Hanh’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Çayını yavaş ve saygıyla iç; sanki dünyanın ekseni onun etrafında dönüyormuş gibi.”
Belki de mesele tam olarak budur. Bir şeyi sıradanlaştırmadan yaşayabilmek.
İnsan bazen bir şeyi gerçekten yapmadığını sonradan fark ediyor.
Bir kahve içerken aklı başka yerde oluyor. Bir insanı dinlerken cevap hazırlıyor. Bir yürüyüş yaparken sürekli başka bir şeyi düşünüyor.
Bazı nefes çalışmalarında insana küçük bir elma parçası verilir. Amaç yalnızca elmayı yemek değildir. Elmanın bıraktığı hissi fark etmek… Ekşiliğinin ağızda nasıl yayıldığını görmek… Dokusu, kokusu, bıraktığı tortu, yavaş yavaş değişen tadı…
Çünkü çoğu zaman insanlar hayatın içinden geçiyor ama gerçekten temas etmiyor.
Aslında mesele elma değildir. Mesele insanın o anın içinde ne kadar var olabildiğidir.
Simone Weil dikkati insanın en saf cömertlik biçimlerinden biri olarak tanımlar.
İnsan bir şeyi gerçekten yaptığında, o şey sıradan olmaktan çıkıyor. Kahve yalnızca kahve olmuyor. Sohbet yalnızca sohbet olmuyor. Birlikte geçirilen zaman yalnızca zaman olmuyor.
Çünkü insanın dikkati olduğu yere enerji de gidiyor.
Belki de bu yüzden yarım yapılan şeyler insanın içinde tam bir tat bırakmıyor. Yarım dinlenen ilişkiler… Yarım verilen emekler… Yarım yaşanan duygular…
Bütün bunlar insanın zihninde açık bir dosya gibi kalıyor.
Oysa bir şeye gerçekten varlığını koyduğunda, sonuç ne olursa olsun zihin sakinleşiyor. Çünkü eksik davranmadığını biliyorsun.
Bu yaklaşım yalnızca bireysel huzurla ilgili de değil. İnsanın bulunduğu ortamı da değiştiriyor.
Bir insan arkadaşlığın içinde gerçekten bulunduğunda samimiyet oluşuyor. Bir insan sevdiğinde sürekli hesap yapmadan, korkularını merkeze koymadan yaklaştığında ilişkiler daha dürüst bir zemine oturuyor.
Çünkü tam katılım beraberinde açıklığı getiriyor. Açıklık güveni getiriyor. Güven ise insanların savunmalarını azaltıyor.
Bazı insanlar vardır; çok soru sormazlar. Bir araya geldiğinizde önce geçmişi kurcalamazlar. “Bunu neden yaptın?”, “Burada neden böyle davrandın?”, “Şunu niye söyledin?” gibi görünmeyen sorgularla ortamı doldurmazlar.
O an seninle gerçekten bulunurlar.
Seni değiştirmeye çalışmadan dinler. Fikirlerine alan açar. Sürekli pozisyon almaya çalışmaz. Taktik kurmaz.
Martin Buber’in söylediği gibi: “Bütün gerçek yaşam, karşılaşmadır.”
Belki de insanı dönüştüren şey tam olarak budur. Birbirini yönetmeye çalışan insanlar değil; gerçekten karşılaşabilen insanlar…
Bugün iletişim üzerine bu kadar fazla konuşulmasının nedeni de belki biraz bu. İnsanlar artık nasıl göründüklerini, nasıl algılandıklarını, ne kadar sevildiklerini çok düşünüyor; ama gerçekten var olup olmadıklarını daha az sorguluyor.
Oysa bir ilişkide asıl soru belki de şudur:
Gerçekten orada mısın?
Kendini gerçekten verebiliyor musun? Kendin gibi yaklaşabiliyor musun? Karşındaki insanın alanını korkularınla, hesaplarınla ve savunmalarınla doldurmadan yanında olabiliyor musun?
Çünkü bugün birçok insan ilişkiyi yaşamaktan çok yönetmeye çalışıyor. Sürekli ölçüyor, geri çekiliyor, fazla belli etmemeye çalışıyor. Duygularını kontrollü göstermeyi ise “güç” sanıyor.
Oysa insan kendini ne kadar saklarsa, yaşadığı şey o kadar eksikleşiyor. Çünkü temasın olmadığı yerde gerçek yakınlık oluşmuyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar bir ilişki bittiğinde tamamen dağılırken, bazıları daha sakin kalabiliyor. Çünkü gerçekten yaşamış olan insanın içinde sürekli tekrar eden bir “keşke” döngüsü olmuyor.
Carl Rogers’ın bu konuda güzel bir yaklaşımı vardır: “İnsan gerçekten dinlendiğinde ve olduğu gibi kabul edildiğinde değişmeye başlar.”
Belki de güvenli iletişimlerin temelinde tam olarak bu vardır: Karşındaki insanı sürekli düzeltmeye çalışmadan, onunla gerçekten bulunabilmek.
Çünkü insan bazı anlarda şunu fark edebiliyor:
Huzur; her şeyin sürmesiyle değil, kendisini yarım bırakmadan yaşayabilmekle ilgili.
Bayramda zihin açıcı yazılarımla devam ediyorum :))
Sevgiler,
Fethiye…
Yorumlar