Beklemek de Bir Yolculuktur Ama Bir Yere Götürmez
"Yolun ortasında durup beklemek de bir yolculuktur; ama insanı hiç bir yere götürmez"
Franz Kafka
İnsan çoğu zaman hayatın zor olduğunu düşünür.
Daha iyi şartlar oluştuğunda başlayacağını söyler.
Biraz daha güçlü hissettiğinde...
Biraz daha hazır olduğunda...
Biraz aha zaman olduğunda...
Biraz daha cesaret bulduğunda...
Fakat hayatın ilginç bir tarafı vardır: Beklediğimiz o mükemmel an çoğu zaman hiç gelmez.
Ve insan bazen yıllar sonra dönüp baktığında şunu fark eder:
Yoldulduğu şey aslında hayatın kendisi değil, hayatı sürekli ertelemiş olmasıdır.
Portekizli yazar Fernondo Pessona söyle demiş: "Kaçındığım bütün savaşların yaraları var üzerimde."
İlk bakışta çelişkili görünüyor. Nasıl olur da girilmeyen savaş insanı yorar? Çünkü İnsan yalnızca yaptıklarının değil, yapmadıklarının da sonuçlarını taşır.
Söylemediği sözlerin, gitmediği yolların, denemediği ihtimallerin, ertelenmiş kararların. Bazen bir başarısızlık değil, hiç başlamamış olmak insanın omuzlarında daha ağır bir yük bırakır.
Eylemsizlik göründüğü kadar güvenli değildir. Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, hareketsizliğin güvenli olduğunu düşünmesidir.
Burada Irvin D. Yalom şöyle bir açıklama yapar; insanın varoluşsal suçluluğu... Bu suçluluk, yanlış yaptığımız için değil; yapabileceğimiz şeyleri yapmadığımız için ortaya çıkar.
İçimizde sessiz bir ses vardır. Sürekli aynı soruyu sorar: "Sahip olduğun hayatla gerçekten ne yaptın?"
Bu yüzden insan bazen hiç birşey yapmadığı dönemlerde daha yorgun hisseder. Dışarıdan bakıldığında enerji harcıyordur. Ama içeride sürekli bir hesaplaşma devam etmektedir. Çünkü potansiyel kullanılmadığında huzura dönüşmez.
Yüke dönüşür.
Cesaret korkusuzluk değildir. Filozof Soren Kierkegaard: İnsanın gelimişiminin belirsizliğin içinde adım atmasıyla başladığını söyler.
Çoğu insan cesareti korkunun yokluğu sanır. Oysa cesaret, korkuya rağmen hareket etmektir. Spor yapanlar bunu bilir. ( evet bu benim :))
Yorulur ama güçlenirler. Yazı yazanlar bilir. Saatlerce düşünür, siler, yeniden yazarlar ama sonunda içlerinde bir açlık hissedeler. ( evet bu da benim :))
İlişkilerde dürüst davrananlar bilir. Bazen sonuçtan korkarlar ama kendi gerçeklerini saklamamanın hafifliğini yaşarlar. Hayatın canlılık hissi çoğu zaman konfor alanının dışında bulunur.
Kendinden uzaklaşmanın bedeli... Oruç Aruoba buna çok güzel yanıt veriyor: İnsan bazen çevresinin beklentilerine uyarken... Rol yaparken... Kendini korumaya çalışırken...
" Ben ne zaman kendim olmaktan vazgeçtim?
Ve hayatın ritmi hareketle değişir. Marcus Aurelius : "Eyleme engel olan şey, eylemi ilerletir."
Hayat çoğu zaman kusursuz şartlar sunmaz. Kimsenin tüm korkuları bitmez. Kimse tamamen hazır hissetmez. Fakat insan yürümeye başladığında yol görünmeye başlar. Belki de özgüven başarıdan önce gelmez. Başarıya giden küçük adımların ardından oluşur. Belki de huzur bütün sorunların çözülmesiyle değil, insanın kendi hayatına yeniden katılmasıyla çıkar.
Çünkü insanı canlı tutan şey huzursuzluk değildir.
Katılımdır.
Hayatın seyircisi olmak değil, oyuncusu olmaktır.
Ve sonunda geriye tek bir soru kalır:
Hayat seni ne kadar yorduğu değil; sen hayatın içinde ne kadar vardın?
Varlığını ve sevgini yüzde yüz hayata kat. O zaman anda kalmak ve üretmek tam olarak seni kendin gibi hissettirir.
Sevgiler,
Fethiye.
Yorumlar