Sorun Gerçekten Kimde?

İnsanlık tarihi boyunca insanlar acı çekti, zorlandı, çıkmazlarla karşılaştı.

Fakat son yıllarda dikkat çekici bir eğilim giderek daha görünür hale geldi:

Toplumsal sorunlar bireysel sorunlar gibi anlatılmaya başlandı.

İş yerinde tükeniyorsanız stres yönetiminiz yetersizdir.

Kaygı yaşıyorsanız düşünce kalıplarınız sorunludur.

Sürekli baskı hissediyorsanız sınırlarınızı koruyamıyorsunuzdur.

Çalıştığınız düzen sizi tüketiyorsa uyum becerileriniz eksiktir.

Sorun giderek daha az dışarıda, giderek daha fazla içeride aranmaktadır.

Oysa bazen insanın yaşadığı sıkıntının kaynağı kendi iç dünyası değil, içinde bulunduğu koşullar olabilir.

Hintli düşünür Jiddu Krishnamurti bu konuda son derece çarpıcı bir tespitte bulunur:

“Derin biçimde hasta bir topluma iyi uyum sağlamış olmak, sağlık göstergesi değildir.”

Bu söz yalnızca psikolojiyi değil, yaşadığımız çağın temel çelişkilerinden birini de anlatır.

Çünkü birçok insan, içinde bulunduğu sistem tarafından yıpratılmasına rağmen, dönüp kendisinde kusur aramaya başlamaktadır.

Fransız filozof Michel Foucault, modern iktidarın insanları yalnızca dışarıdan yönetmediğini, zamanla insanların kendi kendilerini denetlemeyi öğrendiğini söyler.

Belki de bugün yaşanan durum biraz buna benziyor.

İnsanlar artık yalnızca başkaları tarafından yargılanmıyor.

Kendilerini de sürekli yargılıyorlar.

Yeterince başarılı mıyım?

Yeterince üretken miyim?

Yeterince güçlü müyüm?

Yeterince dayanıklı mıyım?

Sorular çoğalıyor.

Ancak daha önemli bir soru çoğu zaman sorulmuyor:

İçinde bulunduğum düzen gerçekten sağlıklı mı?

Alman düşünür Erich Fromm, insanın çağdaş toplumlarda özgürlüğünü kazandığını fakat bunun karşılığında derin bir yalnızlık ve yabancılaşma yaşadığını söyler.

Bugün birçok insanın hissettiği tükenmişlik, yalnızlık ve anlamsızlık duyguları yalnızca bireysel hikâyelerin sonucu olmayabilir.

Belki de bunlar daha büyük bir tablonun parçalarıdır.

Güney Koreli filozof Byung-Chul Han ise çağımızı “performans toplumu” olarak tanımlar.

Ona göre insanlar artık dışarıdan baskı görmekten çok, kendi kendilerini zorlamaktadır.

Eskiden “itaat et” deniyordu.

Bugün ise “başar”, “geliş”, “yetiş”, “daha fazlasını yap” deniyor.

Sonuç değişmiyor.

Yalnızca baskının dili değişiyor.

Bu nedenle birçok kişi başarısız olduğu için değil, sürekli başarılı olmak zorunda hissettiği için yoruluyor.

Psikiyatrist Viktor Frankl ise insanın her zaman psikolojik olarak düzeltilmesi gereken bir varlık olmadığını söyler.

Bazen insanın yaşadığı sıkıntı bir hastalık değil, yaşadığı koşullara verilmiş anlamlı bir tepkidir.

Belki de bazı kaygılar gerçekten kaygılanılması gereken şeylerden doğuyordur.

Belki bazı öfkeler bastırılması değil anlaşılması gereken öfkelerdir.

Belki bazı huzursuzluklar, insanın içinde bulunduğu koşullara karşı sağlıklı reflekslerdir.

Carl Gustav Jung’un şu sözü bu noktada oldukça anlamlıdır:

“İnsan ışığı hayal ederek değil, karanlığını bilinçli hale getirerek aydınlanır.”

Ancak karanlığın tamamını bireyin içine yerleştirmek de başka bir yanılgıdır.

Çünkü bazen sorun bireyin içinde değil, bireyin yaşadığı dünyanın içindedir.

Elbette insan kendi hayatından sorumludur.

Elbette kendisini geliştirmeli, yaralarını anlamalı ve iç dünyasını tanımalıdır.

Fakat bütün yükü bireyin omuzlarına bırakmak da gerçeğin tamamını görmek değildir.

Bazı sorunlar psikolojiktir.

Bazıları ekonomiktir.

Bazıları sosyaldir.

Bazıları kültüreldir.

Ve bazı yaralar yalnızca bireyin içinde değil, yaşadığı toplumun yapısında oluşur.

Belki de asıl soru şudur:

Karşımızdaki insan gerçekten hasta mı?

Yoksa yalnızca sağlıklı olmayan bir düzenin doğal sonuçlarını mı taşıyor?

Bu soruya dürüstçe cevap verebildiğimiz gün, hem kendimizi hem de içinde yaşadığımız dünyayı daha doğru anlamaya başlayacağız.

Sevgiler,

Fethiye 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nazik Olmanın Getirdiği Herşeyde Varolan Yine Sen Oluyorsun.

Bakıyorum ve Görüyorum Ama Nafile Çaba

Zihinsel Sükûnet