28 Haziran 2008 Cumartesi

"Senin adın Boncuk, senin adın da???.... Dut olsun!!"

Nereli olduğumu sorduklarında; Çanakkale derim. Canım annemin memleketi ve çünkü ben burada büyüdüm . Havasını sevdiğim, denizine aşk olduğum, anılarımla dolu.... Sessiz, iddası kendi özünde gizli, her daim keşfe hazır....

Sade...
21 Haziran sakin bir gün, geç kaldım galiba; deniz otobüsünü kaçırmak üzereyim. Fazla bir eşya almıyorum yanıma, hemen acele ile bir taksiye biniyorum ve Yenikapı iskelesindeyim. Şükür ki zamanında gelmişim. Terminal oldukça kalabalık görünüyor. Dikkat ediyorum etrafda şirin şeker bebekler var. Anlaşılan herkes ailecek tatil için yollarda bugün. Havaların bu kadar sıcak olması nedeniyle bu küçük kaçışın iyi geleceğini düşünüyorum. Şanslı olduğumu hissederek istediğim zaman böyle kaçabileceğim şehre yakın bir yer olması keyiflendiyor beni. Yolculuk tahmin ettiğimden daha kısa sürüyor. Bu arada yeni bir kitap okumaya başladım. Kitap o kadar akıcı ilerliyor ki, bir an önce bitirme çabasındayım. Bu nedenle iki saatin nasıl geçtiğini anlamıyorum bile...
Hava tam beklediğim gibi, çok güzel. Çanakkale'ye vardığımda saat 19,30 civarıydı. Ne güzel ki akşam yemeğine yetişiyorum.

Öğrendim ki bu akşam için gelin kınası yapılacakmış. Tahmin ederim ki davul da çalınacaktır. ( çok severim ) Uzun süredir isteyip de raslayamadığım bir eğlence olacak gibi... Bizim oralarda yaz mevsiminde düğünlerin geneli açık havada yapılır ( yani sokakta) bu da onlardan bir tanesi...

Horozlar ötmeye başladı. Biri susuyor, diğeri başlıyor. Dünkü yorucu yolucuğa rağmen kendimi yorgun hissetmeden uyanıyorum. Denizimi kucaklamak üzere hazırız ve en güzel koya doğru yola çıkıyoruz. Hava rüzgarlı ve tahmin ediyorum deniz dalgalı olacaktır.

Kumsalda güneşin yakıcı ışıkları ve dalga sesleri içinde arkadaşlarımla sohbet ederken, şirin şeker, yanakları güneşten pembe pembe olmuş, altı yaşlarında bir erkek çocuk yanımıza geliyor. Yabancılık çekmeden bizimle konuşmaya başlıyor. Adı "Kutay"! Bizim adımızı soruyor. Arkadaşım ben Nihal diyor. Gözlerini kısarak;"hımmm, adın zormuş aklımda tutamam ki, diyor . Ben adımı söylüyorum. Adımı söylediğimdeki yüz hali görülmeye değer. Şeker şey(!) öyle bir hal içinde gülüyor ki, adım çok komik gelmiş meğer.Onun bu sevimli hali ve doğallığı ile arkadaşımız oluyor.
İstersen senle bir oyun oynayalım diyoruz. İsimlerimizi madem aklında tutamayacaksın, bu yüzden bize lakap takabilirsin. Mesela senin sevdiğin birşey olabilir. O minik elleri top top olmuş halde, beni gösteriyor. Buldum senin için isim buldum diyor. Sana Boncuk diyeceğim... Ona baktığımda ; elmacık kemiklerinin üzerine sanki kalemle özenle çizilmiş noktalar gibi çilleri gözüme çarpıyor. Bana neden Boncuk adını verdiğini soruyorum. Köpeğimin adı diyor... Sonra Nihal'e dönüyor; sana da en sevdiğim meyve adını vereceğim. Nedir o diyoruz. Bir an yüzü ekşiyor ve suskunlaşıyor. Anlaşılan söylemek istediği meyve adını unuttu. O minik elleri başında, düşüncelerini kontrol altına alması ile benzersiz bir halde bizi keyiflendiriyor. Yaaaa(!) unuttum ama bulucam diyerek, düşünmeye devam ediyor. Nihal ve ben yardım etmek için bir kaç meyve adı söylüyoruz. Ama söylediğimiz hiç bir meyve adı, onun düşündüğü meyve değil. En iyisi bize bu meyveyi tarifli etmelisin diyorum.
Beyaz ve yeşil renk gibi, yumuşak, üzerinde küçük siyah renkte çekirdekleri var. Ne olabilir acaba derken, Nihal; Kivi değil mi diyor? Kutay' da o an sanki doğru bulduk gibi bakarak; "Evet evet! Dut diyor! "
O günün en keyifli anlarıydı bu tanışma faslı ve kendiliğinden ilerleyen sohbet....
Dut, Boncuk ve Kutay....

Öğreniyoruz ki Kutay bizim çocukluktan tanıdığımız arkadaşımızın oğluymuş...

Bu sayede akşam yemeğinde sohbetmizin konusu belli oluyor. Çevremizde lakıpları olan kişiler...
Yemekte öğrendiklerim beni hayrete düşürüyor. Öğrendiğim bu lakapların hepsinin bir hikayesi var.
Örnek; kapı kıranlar, çaya indim, Gor gor Ahmet, Manzara Halil, Ciğersiz Ahmet...
Kimlerdesin; çaya indimlerden...

Burada kaldığım sürede gözlemlediğim; şehir hayatında yaşadığımız rutin stres nedenlerinin hiç birinin burada olmadığı... Öncelikle buradaki kişiler, sadece işlerine odaklanmış durumdalar, yan etkiler, gel gitler hiç etkilemiyor kendilerini... Borsa düşmüş, çıkmış umurlarında değil! Sabah işlerine gidiyorlar... Bizler ise şehir hayatında özellikle yaptığımız işle alakalı olarak herşeyi anlık yaşıyıp, maalesef etkileniyoruz. Tabiki bazı şeylerden etkilenmemiz bir ölçüde gerekli ama ertesi günü tam tersi olabilecek, farklı açıklamalar ile daha başka anlamsız olacak nedensiz iş stresleri yaşamıyor muyuz? İşin aslı garip bir durum bu....

Döndüğümde görüyorum ki borsa gene tepe taklak....


















12 Haziran 2008 Perşembe




Belki olgunlukla ilgili, belki de yaşama karşı duruşla. İçinde bulunduğum hal ya da durumu değişime tercih ediyorum. Bu korkaklık olarak algınabilir ama bence değil. Belki de en cesaretli anlarımı yaşıyorum ama cesaret de hissetmekten ibaret değil mi? Algılamak ve yorumlamak.

Biraz öncesine dönüyorum; en son ne zaman cesaretli davranıp bu duyguyu hissetmiş olabileceğim aklıma geliyor...

Konuşma gereği bile duyulmadan giden. Adını koyamadığım bir hal içinde sorgularım baya bir derinlere gidiyor...

Bazen bir şeyleri yaşamadan neler olacağını tahmin edersin. Ama bunu bile bile yine de gidersin. Bu tercihin ile artık pek çok şey geride kalır, bu da seni sızlandırır. Çok dürüst olduğumu düşünürüm, bu belki aptallık noktasında yorumlanabilir ama en doğru tercih artık bu noktadan sonra bir daha görüşmemek olur. Çünkü bu sayede geriye dönmenin acısı ortadan kalkar. Duruş.

Ve her zaman karşılaşma ihtimaline karşılık, nasıl birşey bilmiyorum ama sanırım doğanın gücü sayesinde iki yabancı insan olarak aynı şehirde yaşamayı da öğrenebiliyorsun...

4 Haziran 2008 Çarşamba

.....

Şu anın tadını sorsalar bilmiyorum ben. Şu an çok mutlu olmak, şu an çok üzgün olmak. Benim için ya bir adım geride kalır duygular ya da ilerisi merak edilir. Dürüst olmam gerekirse şuanki duyguların yoğunluğunu ender yaşarım. Geri dönüp baktığım zamanlar haricinde mutlu olduğum anları çok bir anımsamam, ancak durup da düşündüğüm zamanlarda mutluluk hissini yaşarım. Benim yeteneğim "ya da lanetim diyebiliriz" nostaljiye bağımlılığım. Bazen aşırı mükemmeliyetçi olduğum söylenir. Gizemdir benim için önemli olan, gizem ortadan kalktığı anda kalbin arzularını görmezden gelmeye başladığım için en ufak detaylar dikkatimi çeker ya da çekmez....
Oysa gerçek tüm bunlardan çok daha yalın. Mükemmelin var olmayacağını, var olduğunda da basit bir sıradanlıklar toplamı olduğunu biliyorum. Belki de asıl zaafım dikkafalık benim. İşin aslı bu sayade uzaktan baktığımda" ve bazen çok geç olmakla birlikte" kaderin ve tesadüflerin nasıl çark ettiğini fark ediyorum.

2 Haziran 2008 Pazartesi

şarj

Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. İyi arkadaş gördüm, dost sevdim doyasıya, hasret kaldığım denizi gördüm, kucakladım denizimi, dalgalarla oyunlar oynadım. Erken uyandım; güneşe merhaba dedim. Akşam oldu ay ışığında gökyüzünü sevdim. Paylaşım buldum herkesde, sevgi aldım, hoşgürü aldım, güleryüz verdim etrafa.... koştum koşabildiğim kadar, en derin nefes ile atladım masmavi denize... kısa sürdü ama, en güzeli de bu geldi bana... doya doya tadını çıkarttım, zamanı bir kenara attım, sanki iki gün değil de çok uzun kaldım burada...

Çanakkale'ye gittim hafta sonu; en doğalından özlediğim duygular bunlar hep yaşadıklarım...

Sevgiler...

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...