4 Aralık 2011 Pazar

Ağrı Dağı 4800m Tırmanışı Gezdikce




28 Temmuz Perşembe;(2011)

Saat 02:00 suları… 4200m kampında Ağrı Dağı’ndayız!

Dağın uçurum eteklerinde kamp çadırında uyur uyumaz haldeyim, uyku tulumunda soğuk havadan korunmaya çalışıyorum. Bu gece zirve tırmanışı yapacağız… Bu nedenle 02:00 sularında uykunun en tatlı zamanında ayakta durmaya çabalıyorum. Sıkı sıkıya giyinmişim, ayağımda botlarım, üzerimde kar pantolonum, kar montum, başımda berem… Soğuya karşı gözlerim açık, heyecanlıyım bu nedenle zihnim de açık.

Bu geceki tırmanış için dün akşamüzeri saat 18:00 da başladık uykuya. Ancak ben bu saatlerde ve sonrasında uyumayı başaramadım. Belki bu zamana kadar topu topu 3 saat uyuyabilmişimdir. O da uyandırıldığım son saatlere denk geldi sanırım… Çadır arkadaşım Meral bana göre daha şanslı, sağlıklı bir şekilde uyuduğunu düşünüyorum.

Bizi soğuktan koruyan ve konakladığımız çadır, standart iki kişilik kamp çadırı, çadırın içinde en alta kısma süngerden yapılma bir döşeme yerleştirilmiş, bunun üzerine uyku tulumumuz serili, çadırın iki tarafında da giriş-çıkışı sağlayan fermuarlı bölümler mevcut. Çadırda konakladığım ilk gecede, uyku tulumu bana ait olmadığı için hijyenik olmaması nedeniyle uyku tulumunun içerisine çarşaf sermiştim. Şuan bu yöntemime ben bile şaşırıyorum. Çünkü bu kamp süresince doğal yaşam o kadar kendine alıştırıyor ki, 4 gün boyunca banyo yapmamıştık. Ne tuhaf değil mi?

Bu gece bulunduğumuz mutfak çadırı olarak kullanılan büyük çadırda, grubumuzda bulunan 10 arkadaşım ile kahvaltıdayız. Sağlam bir kahvaltı yapmamız gerekli, belli ki hepimiz heyecanlıydık. Bu saatte bir şeyler atıştırmak bana göre zor, bünyem buna alışkın değil. Aslında bünyem 4200m olmaya da alışkın değil. Daha alışık olmadığım pek çok şey sıralayabilirim. Ancak bu hal ya da durum bana pek çok şeyi de fark ettirmiyor değil…

Kendimi zorlayarak yaptığım kahvaltı sonrasında, tırmanış için toplanıyorduk. Turda iki rehberimiz vardı, biri tur rehberi diğeri de yerli rehberimizdi. Tur rehberimiz kısaca zirve tırmanışı için bilgiler aktarıyordu, zirvede kar olma ihtimaline karşılık, tırmanış botlarımıza kramponların nasıl takılacağını anlatıyordu. Bu anda hava -5 derecede ve gecenin bir vakti zifiri karanlıkta göz gözü görmüyordu. Sadece kafa lambalarımızın yönlendiği bölümleri görebiliyorduk. Bu da komik dialoglar yaşatıyordu. Kafamı aniden bir yere kaldırırsam önümdeki arkadaşımın gözüne doğru lamba ışığı vuruyordu ve o anda bir bağrış kopuyordu. “Kafa lambanı aşağı indir! Kör oldum!” :)
Tüm bunlar benim için çok özel anlar şüphesiz…

Rehber beni grubun başına aldı, öncesinde tırmanış tecrübem olmadığı için grup benim hızımda hareket edecekti. Rehber bizden birkaç metre ileride en sağlıklı yoldan gitmemiz için yön bulmaya çalışıyordu. ( yada yolu bilmiyordu, ki bir süre sonra yolu bilmediğini anladık )

Hava soğuktu ancak o kadar sıkı giyinmiştim ki bir süre sonra terlemeye bile başladım. Küçük ancak aynı ritimde adımlarımla ilerliyorduk. Kafa lambam önümü görmeme yardım ediyor, ışığın verdiği güvenle ilerliyordum. Ardıma baktığımda diğer grup arkadaşlarım benim gibi küçük ancak aynı hızdaki adımlarla takipteydiler… Çıkış yolumuzda benim üç misli büyüklüğümdeki kayalıklarla doluydu. Kayalıkları dikkatlice aşarak bir adım öne doğru gitmeye çalışıyorduk.

1800m yükselikte gördüğüm Ağrı Dağı, artık 4500m yüksekliğinde başka tecrübeler sunuyordu… Ağrı Dağını karşıdan izlemek başka bir duygu, onu her yükseklikte keşfetmek çok başka bir duygu… Gösterişten öte bir hali var bu dağın, bir güç simgesi gibi, dağ etekleri geniş bir alana yayılmış ancak dağın zirvesine doğru bir anda dik yükselişi bu gücü anlamlandırıyor. Hiç tahmin etmezdim bir dağdan bu kadar etkileneceğimi, ya da beni büyüleyeceğini…

Cemal Süreyya ne güzel demiş; dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez görse de kişi"

Bazı kültürlerde dağlara tapılmasını bir nebze de olsa bu sayede anlayabiliyordum… Doğal güzellikler her zaman büyülemez mi insanı? Doğanın gücü ve mucizesi burada saklı belli ki…


Tırmanış beni biraz zorluyordu, doğru nefes almak, aynı ritimde yürümek…

Hem yeterince ve sağlıklı şekilde uyumamış, hem de doğru dürüst bir şeyler yememiş olmakla zorlanmıştım. Grubu da etkilememek adına rehbere biraz dinlenmek istediğimi bağırdım, ancak bu tırmanışa devam etmeyeceğim anlamına gelmiyordu. Rehber yanıma geldi, diğer yerli rehber ortalıklarda yoktu. Durumu izah ettim, ve dinlenmek istediğimi belirttim. Rehber, beni güvenli bir yere bırakacağını söyledi.. Bunu ilk duyduğumda şaka olduğunu düşündüm. Çünkü burada benim anlayışımla güvenli bir yer yoktu gördüğüm. Sonra grupla birlikte tırmanışa çıkamayacağımı belirtti. Açıkçası daha ilk günde rehberle alakalı belirginleşmiş bir düşüncem vardı; gruptaki herkes de aynı kanıdaydı benim gibi… Artist Rehber! ( bu beni orada tek başıma bırakıyor olması değil, artist bir tavır ile olaylara yaklaşımıydı )

Benim beş katı büyüklüğümdeki kayalıkların arasında güvenli olduğunu düşündüğü bir nokta buldu, ki ben daha güvenli bir yer bulabilirdim, burada gün ağırana değin beklememi istedi. Gün ağrınca 4200m kampına inebileceğimi de ekledi…. Bunları söylerken ben tek kelime etmedim. Sanki burada beklemek daha başka bir tecrübe olacaktı…

Ne diyorum ben, tabi ki korkuyordum! Neleri planlamış ancak nelerle karşılaşıyordum…

Rehber tek bir noktayı baya baya bir atlıyordu; tek başıma kalacağımı! Hava -10 derecede ve saat 04:00 sularında, bulunduğumuz yer 4,800m yüksekliğinde. Ve ben Fethiye tek başıma burada gün ağırana kadar bekleyecektim.

Bu konuşmalar topu topu beş dakika bile sürmedi. Ben güvenli olduğunu düşündüğüm yerde beklemeye koyuldum. Elimde sırt çantam, hava karanlık, bulunduğum yer dağ tepe :) Ağrı Dağındayım yahu…

Gruptaki diğer arkadaşlar ne olduğunu anlamamışlardı sanırım. Tahminim benim orada bekleyeceğimi bile bilmiyorlardı….

Saat 04:00 suları Ağrı Dağı 4800m yüksekliğinde etrafı keşfediyordum… Sol tarafıma baktığımda Küçük Ağrı Dağı görünüyor, biraz ileride gök yüzüne doğru baktığımda hilal şekline bürünmüş ay muzzam güzellikte görünüyordu. İleriye doğru düz baktığımda Doğu Beyazıt şehir ışıkları mevcuttu.

Sağ yanıma bakmıyordum, çünkü hava çok karanlıktı ve karanlıkta bir şey görememek beni paranoya yapabilirdi :)

Saatime bakıyorum saatler geçtiğini düşünmeme rağmen, topu topu beş dakika bile geçmemişti. Gün ne zaman ağıracaktı bilemiyorum.

Şu zamanlarda benle birlikte pek çok arkadaşım da tatilde, ama nerdeler; ege sahillerinde sabahlar olmasın düşüncesinde eğlencedeler. Çok söylediler sen de gel sen de gel!!! Bense başka bir tatildeyim; sabahlar olsun istiyorum bir an önce!

Vay be diyorum sonra; ne heyecan verici bir durum benimki! Bu durumun tadını çıkartmam gerekli. İleriye doğru tekrar bakıyorum, ışıl ışıl Doğu Beyazıt gözüme bu kez başka görünmekte… Manzara gerçekten müthiş. Kimseye kısmet olamayacak bir cesaret benimki :)

Eğlenceli olsun diye kafa lambamı yakıp söndürüyorum. Aydınlık ve karanlık arasında görünen manzarayı analiz ediyorum… Çantamda bulunan termosta sıcak suyu var, su içmek için eldivenimi çıkartıyorum, aman allahım bu ne soğuk böyle, sıcak suyun ne kadar lezzetli olduğunu da burada öğreniyorum… Çantamda bir de çikolata var, ancak onu yemek bu soğukta pek mümkün değil, eldivenimi tekrar giyiyorum… Benim üç katım mislindeki kayalıkların arasında günün ağırmasını, şarkı mırıldanarak bekliyorum…

Eğer tura katılmadan öncesi bana deselerdi ki; Fethiye Turun 4. Günü zirve deneme tırmanışında seni 4800m de bırakacağız, yine de katılıyor musun? Nasıl??? Derdim… ve biraz düşünürdüm… Riskler yaşamda hep var, bunları düşünce kararlar da farklı oluyor, ancak bir anda başımıza geldiğinde duruma bakış daha bir farklı oluyor… Tabiki tura katılmazdım :)

Ancak şuan nasıl bir durum bu yaşadığım… Zirve deneme tırmanışı halt etmiş bunun yanında…

Bir süre kendi kendimi fotoğraf çekiyorum. Makinayı hemen sağımda bulunan bir kayaya yerleştiriyorum… sonra birkaç karizmatik poz denemesi. En komik tarafı üst üste çektiğim fotoğrafların birinde gülüyor birinde ise somurtuyor olmam…

Sonra tekrar Doğu Beyazıt manzarasına göz atıyorum. Buralar gerçekten çok güzel yerler… Doğa çok başka görünüyor…

Sanırım grup deneme tırmanışını yapmıştır diye düşünüyorum, gün ağırmaya başladı, gün doğumunu izlemek de başka bir şey, tarifsiz, şekilsiz, o kadar sade ki… Her şey çok sadece… Sanırım benim tek başıma burada kalmış olmamın da bir nedeni var… Hiç bir şey tesadüf değil gibi :)

Gün ağırmaya başladığında kafa lambamı kapatıyorum. Yavaş Yavaş 4200m kampına doğru yol alıyorum. Etrafta patikada sağlı sollu gördüğüm bazı yol işaretleri dikkatimi çekiyor. Demek doğru yoldayım J 4200m kampına inmem yaklaşık bir saatimi alıyor…

Kampa sessiz bir iniş yapıyorum. Termosta bulunan sıcak suya sallama çayımı sallayıp, manzarayı çay keyfinde yudumluyorum. Etraf sessiz, etraf aynen göründüğü gibi, kendisi gibi…

Sonra grup geliyor, herkes bir hışımla bana doğru gelmekte… Fethiye; ne yaptın sen? Nasıl kaldın tek başına? Peşi sıra sorular…sorular, kahraman mıyım neyim ben!??

Sonra rehberi görüyorum! O an ağzını burnunu kırma hissi oluşuyor bende, oluştuğu gibi de kayboluyor bu duygu… Rehber belli ki benden o kadar emin, yalnız kalabileceğimden o kadar emin yani… rahat bakışlarla nasıl olduğumu soruyor. Tabi ben o ara kendime hakim olamayıp bir tane çakıyorum kendisine… Yere düşüyor… Şaka şaka :)
Rehber bu kısa konuşmadan sonra artık benim için etkisiz bir elemandır… İki gün boyunca benim sessizliğimde turda zor zamanlar yaşamadı değil, tokatla değil ancak duruşumla kendisini dövmüş olabilirim de… Keza katıldığımız tur firması da o nedenle artık benim için etkisiz bir araçtır…

Bence de hatırı sayılır bir tecrübe bu!

Ağrı Dağı gerçekten görülmeye değer,..

28 Kasım 2011 Pazartesi

Kaz Dağları Gezdikce IV

Bu sabah çok çok erken uyandım, ancak bir şeyi de atlamıştım. Bugün saatler bir saat geri alınıyordu. Erken kalkma isteğim ister istemez beni bir saat daha geriye atmıştı. Oda arkadaşım Derya bu durumdan çok memnun değildi, odada sabahın köründe hızlı hareket ediyordum, içeriye temiz hava girsin diye bir de pencereyi aralamıştım. Çünkü bugün buradan ayrılıyorduk ve valizimi toplayıp her şeyin hazır olmasını istemiştim.

Odamızı toparlamış ve kahvaltı için otelin bahçesine inmiştik. Mis gibi çam ağaçlarının kokusu, pırıl pırıl bir hava var dışarıda, keşke daha da erken uyanmış olsaydım diye geçirdim içimden:)

Biz saatin halen 07:00 olduğunu düşüneduralım. Etraf sessiz, otel bahçesinde bizden başka kimseler yok … Otel görevlileri bizden korkmuş bile olabilir, en geç yatan, ve en erken kalkan müşteri grubu…

Atakan da bir süre sonra bize katılıyor ve bulunduğumuz Yeşilyurt Köyünü turluyoruz… Köy meydanında da kimseler yok, sokak köpeklerinden başka…. Etrafın bu kadar tenha olması da işimize geliyor aslında fotoğraf çektirmek için güzel kareler var bu sessizlikte. Köy meydanından ayrılıp, Zeytin ağaçlarından oluşan bir patikada yürüyüşe çıkıyoruz… Önümüzde bizi kucaklayan deniz manzarası, sağımızda ve solumuzda taş evlerin göründüğü köy manzarası hakim… Biraz bu patikada yürüdükten sonra otel dönüyoruz. Saatlerimize bakıyoruz 07:45, aslında bu benim telefonumun saati, kış saati uygulamasını yapmadım, ancak bağlı bulunduğum şebekenin bunu otomatik yaptığından bahsediyorum bizimkilere. Üstüne bir de gold üyeyim ben diyorum tabi ki yapacaklar… Ancak otele varıp da saatin 06:45 olduğunu öğrendiğimizde ben dumura uğruyorum, arkadaşlarım da bunun üstüne bana bir dumur hali daha yaşatıyorlar; gold üye gel/gold üye git… Bir müddet benim şebekenin kulakları da çınlamıyor değil…

Otelin bahçesi hareketlenmiş, bizle birlikte birkaç otel sakini bahçede güneşin tadını çıkartıyor… bu güzel havayı nasıl kaleme alabilirim diye düşünmekteyim şuan; Kaz dağlarının yamaçlarına kurulmuş otelin bahçesinde erguvan ağaçlarını düşünün, otelin bulunduğu yerin sağlı sollu yamaçlarında çam ağaçları dizilmiş sıra sıra, sonra sabah güneşi ağaç gölgelerinden süzülerek ışıl ışıl üzerinize düşüyor… Kış mevsimine yaklaşmış olsak da hava o kadar yumuşak ki, nefes almak hissi, yaşamın kendisinin mucize olduğunu, doğanın nasıl bir güce sahip olduğunu açıkça gösteriyor. Bu kısa şehir dışı tatilleri insan olma duygusunu ve yaşamdaki varlığımızı, değerlerimizi kesinlikle bize en güzelinden hatırlatıyor…

Bugünkü kahvaltımız dünden daha güzel ( hep açım ben ) çeşit çeşit reçeller, muhteşem lezzetli tereyağı, yeni ocaktan alınmış menemen, leziz peynir çeşitleri, masamızda ocağın üzerinde fokur fokur kaynayan demlikten gelen mis kokulu çay… Uzun süredir bu kadar çok yemek yediğimi hatırlamıyorum… Masada ne var ne yok hepsini silip süpürüyoruz. Bu sayede de kahvaltı keyfimiz ortalama iki saat sürmüş oluyor. Kahvaltı sonrasında masadan kalkamaz duruma gelmiştik… Manzaraya karşı sandaliyede öylece uzanmış, güneşe karşı bu kez çay yerine biz demleniyorduk.

Buradan ayrılmak gerçekten çok zordu. Odalarımızdan valizlerimizi almış, otel görevlileri ile de vedalaşıyorduk ( ücretleri ödeme faslıdır bu ). Bugünkü planımız Assos üzerinden sahil boyunca antik kentleri dolaşmak sonrasında da Çanakkale üzerinden İstanbul’a geri dönüş…

Şarkılar, türküler, eğlencelerimiz bol olsun diyerek Assos yoluna giriş yapıyorduk. Ancak küçük bir dikkatsizlik sonucu Assos antik kent girişini kaçırıyorduk. Assos’dan sonrasında bulunan diğer antik kentlere doğru yolumuza devam ediyorduk. Assos sahil yolunu kullanmak isterseniz eğer, bu yol biraz engebeli ve dar bir yol… Ancak sağlı sollu köy manzaraları ve deniz manzaraları yolu keyifli kılmakta. Biz de Assos antik kentine giriş yolunu kaçırınca ilk durak Amaxitos’un antik kentini ziyaret ediyoruz. İlk girişte sizi antik kent görevlisi karşılıyor, anlaşılan o ki bizden başka kimse yok buralarda, müze kartınız var ise buraya ücretsiz giriş yapabilirsiniz. Eğer müze kartınız yok ise 5-TL tutarındaki giriş ücretini ödeyerek ziyarette bulunabilirsiniz. Burası Trio yarımadasının güney ucunda Bababurnu yakınındaki Gülpınar’ın 3-4 km. güneybatısında deniz kıyısında bulunuyormuş. Amaxitos anlamı; Hellen dilinde “Araba Yolu” veya “Anayol” denilirmiş. Antik kente giriş yaptığınızda anlaşılması güç dağınık halde şehir kalıntıları var, keşke bir rehber olsaydı da buraların tarihini bir nebze olsa öğrenebilseydik diyoruz. Küçük bir tur ile şehir kalıntılarını keşfetmeye çalışıyoruz. Geniş bir alana yayılmış bu şehir kalıntıları belli ki önemli bir konuma sahip geçmiş tarih açısından… Burada rehber olmadığı için fazlaca kalmıyoruz maalesef.

Bulunduğumuz yol güzargahı sanırım bizi Babakale’ye ulaştıracak… Babakale’yi gördükten sonra, tarihinin okuduklarımdan daha önemli olduğunu anlıyorum;

1723 yılında bir deniz seferinden dönerken fırtınaya yakalanan Sultan III Ahmet, Köyün doğal koyuna sığınır. Bunu fırsat bilen yöre halkı padişaha yaşadıkları sıkıntıları anlatarak korsanlardan çok işkence gördüklerini, buna bir çare bulmasını isterler… Padişah da, hemen bir ferman çıkarttırır, Ülkenin dört bir yanında hapis olan mahkumların burada yapılacak kalenin inşaatında çalışmaları koşulu ile serbest bırakılacağını duyurur.

Ülkenin dört bir yanından binlerce mahkum burada çalışmak üzere gönüllü olurlar, Bababurnu’nda yapılan bu kaleye Babakale adı verilir. İşin entresan tarafı bu kalenin inşası döneminde köyde su yoktur ve mahkumlar beş km künk döşeyerek limanda yapılan çeşmeye su taşımayı başarmışlardır. Bu dönemde buraya su getirilmesi donanma açısından da büyük önem oluşturmuş. Donanma bu kaleye uğrayarak birkaç ay süresinde yetecek su ihtiyaçlarını karşılarlarmış. Ancak günümüzde bu çeşmenin suyu akmamaktadır…

Babakale’nin bir diğer önemli yanı Osmanlı döneminde yapılan son kale olmasıdır. Kaleyi ziyaret ederseniz, bu yöre her daim rüzgarlı olduğundan dolayı sıkı sıkıya giyinmenizi tavsiye ederim.

Kale günümüzde yeniden restore edilmiştir. Kesme taşlardan oluşan kale, dikdörtgen bir yapıda olup, her ucunda on adet top yeri bulunmaktadır. Kale oldukça geniş bir yapıdır. Biz ziyaretimizde bir uçtan bir uca değin rüzgarlı havada koşturmaca oynamadık değil…

Kaleyi ziyaretimiz bizde bol deniz havası depolamamızı sağladı… Biraz sersemleşmiş olarak diğer antik kentleri keşfetmek için yolumuza devam ediyorduk…

Yol üzerindeki durağımız Aleksandreia Troas Antik kenti. Yol ister istemez sizi bu antik kente ulaştırıyor. Bu kent Çanakkale/Dalyan Köyü yakınlarında.

Buraya girişte herhangi bir ücret ödemiyoruz. Aracımızı kent girişinde bulunan otoparka park ederken yanımıza antik kentte görevli bir kişi geliyor. Sıcak bir selamlama ile bize İstanbul’dan mı geliyorsunuz diyor. İstanbul’dan geldiğimizi belirtiyoruz… Sonrasında kenti gezmemiz için bize rehberlik yapabileceğini belirtiyor. Bu kişi muhtemelen bizden yaşça küçük, tahmin ediyorum buranın korunmasından sorumlu. Elinde bulunan tarih kitapları dikkatimi çekiyor. Ve heyecanla bize antik kent hakkında bilgiler aktarıyor. Bilgilerden çok bu gencin heyecanı ve bu kenti ne kadar önemsediği dikkatimi çekiyor. Azımsanmayacak ölçüde de tarih bilgisine sahip.

Antik Kente genel olarak baktığımda benim de dikkatimi çeken pek çok nokta oluşuyor, çok geniş bir alana yayılı bu kenti o dönemlerdeki hali ile gözümde canlandırmaya çabalıyorum. Belli ki yapıldığı dönemde çok önemsenmiş burası, bize rehberlik eden İbrahim’in anlattıklarından öğrendiğim de, eğer liman açısından elverişli bir bölge olsaymış, burası İstanbul’un yerine konulabilecek bir kent olabilirmiş. Zaten Piri Reis denizcilik kitabında burasının adının “ Eski Stambul” olarak da anıldığını belirtmiş.

Son yıllarda burada yapılan arkeolojik kazılarda geçmiş tarihe ait pek çok eser çıkartılmış, ve halen de arkeolojik kazılar sürdürülmekte.

Rehberimiz İbrahim’in anlattıkları ile; bu bölgenin M.Ö. IV yüzyılda kurulduğu söyleniyormuş. Fırsatımız olsa idi burada bulunan antik tiyatro alanını da görmeyi isterdim, ancak çok zamanımız kalmamış ve hava da çok rüzgarlıydı. Buradan ayrılıp, kentin limanını görmek üzere yol alıyorduk. Liman gerçekten de anlatıldığı gibi büyüleyici bir manzaraya sahipti. Eğer burayı ziyaret ederseniz, fark eder misiniz bilemiyorum? Burada kendiliğinden oluşmuş bir gölet var, ve bu gölet kalp şeklini almış…

Burayı da keşfettikten sonra rehberimiz İbrahim’e teşekkür edip, kendisini araçla bulunduğumuz limandan antik kente bırakıyorduk. İbrahim’in de yönlendirmesi ile bu köyde bulunan bir balık restaurantında akşam yemeği için karar kılıyorduk.

Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Yemek yiyeceğimiz restoran kendine has bir dekorasyona sahipti, içeride kocaman bir soba vardı. Harıl harıl yanmakta olan soba, rüzgarın soğukluğunu bir nebze olsa da üzerimizden alıyordu. Siparişlerimiz tabi ki balık olacaktı. Taze taze balıklarımız tavada pişip, hoppp soframıza gelecekti. İlk önce salata geldi, bol yeşilliklerden oluşan salata ile biraz açlığımızı yatıştırıyorduk. Sonra muhteşem güzelliklerdeki balıklarımız servis yapılıyordu. Burası kendi halinde bir balık restaurantı, ancak samimi bir havası var, servis oldukça da iyi, bizle çok ilgilendiler, hatta İstanbul’a nasıl gideceğimiz konusunda bize alternatif yollar sundular…

Bu güzel balık ziyafetinden sonra sobanın sıcaklığında tatilin artık sona erdiği ve bitmiş olma duygusunda mis kokulu çaylarımızı yudumluyoruz.

Üç kişilik yediğimiz balık menümüze 60-TL ödeyip buradan ayrılıyorduk.

Artık bu saatten sonra İstanbul yolları netleşmişti bizim için… Buradan ayrıldıktan sonra Geyikli Köyünden de geçiyorduk. Yol boyunca pek çok köyü de ziyaret etmiş oluyorduk.

Eğer ana yoldan değil de köy yolu üzerinden Çanakkale’ye giderseniz, yollarda dikkatli olmanızı tavsiye ederim. Çünkü yollarda aniden önünüze köpek çıkabilir ve ortalama hızınızda kontrollü olmak kendi güvenliğiniz açısından risk oluşturabilir. Bir de yerli halk buralarda mobilet denilen araçları kullanmakta ve yollarda bu motorlu aletlere de rastlayabilirsiniz. Aman dikkat diyorum. Çünkü bu mobilet aletlerin arka sinyal lambaları genellikle yanmıyor ya da çalışmıyor, ya da bize çalışmayan sürücüler denk geldi bilemiyorum. Yol boyunca arka ışıkları yanmayan mobilet sürücülerini sonradan fark etmek heyecan verici olabilmekte…

Sahil yolundan Çanakkale’ye ulaşıyoruz. Arabalı vapurda iki gün süresince çekmiş olduğumuz fotoğraflara göz atıyoruz. Gerçekten keyifli zamanlar geçirmişiz. Arabalı Vapurdan sonrasında İstanbul yolu daha bir netleşmeye başlıyordu… Havanın da kararması ile biz Derya ile biraz uyumuş, Atakan da gün boyunca araç kullanarak yolu takip ediyordu. Ya da bilemiyorum arada bir O’da uyumaktaydı J

İstanbul’a gece 23:00 sularında varıyorduk.

Bu kısa 2,5 günlük tatilimizi yazıya dökmeyi başarabildimse eğer, bizim için gerçekten çok güzel zamanlardı…

Umarım daha güzel gezilerde, daha keyifli zamanlarla, çok çok güzel anılarımız oluşur.

Hayat gezdikçe güzel!

Kaz Dağları Gezdikce III


Hasanboğuldu bölgesini görmek, ve hikayesini okumak kendi aramızda ilginç dialoglara neden oluyor. Buradan ayrıldıktan sonra civar köyleri dolaşmaya koyuluyoruz. Çok planlı değiliz, yol boyunca gördüğümüz tabelaların yardımı ile ilk önümüze çıkan ilginç yerleri ziyaret ediyoruz. Yol boyunca da bizi büyüleyen Kaz Dağlarından görünen her deniz manzarasında ister istemez mola veriyoruz. Saat öğleden sonra sularında karnımız acıkmaya başlıyor ve Edremit merkeze hareket ediyoruz. Yaklaşık 30/40 dakika süren yolculuk sonrasında şehir merkezine ulaşıyoruz. Edremit, Balıkesir’e bağlı bir ilçe merkezi. İlçenin nüfusu 50,000 civarında. Her şeyi bulabileceğiniz gelişmiş bir yerleşim yeri burası. Karnımız aç olduğundan güzel yemek yiyeceğimiz bir yer arıyoruz. Merkezde tarihi bir lokanta buluyoruz. İçerisi ferah, kendine has bir havası var bu mekanın… Ev yemekleri ile ünlü olduğu da belli… Ben her zamanki gibi sebze yemeklerinden yana tercihimi kullanıyorum. Diğer arkadaşlarım da kendi zevkleri doğrultusunda et yemeklerini tercih ediyorlar… Bu yemek ziyafeti gerçekten bize iyi geliyor… Buradan sonra yine gezilerimize devam etmek istiyoruz. Saat 15:30 suları… Biraz şehirde turluyoruz… Sonrasında Kaz Dağları’nda Zeus Altarı’nı görmek üzere yola koyuluyoruz.

Yolculuk boyunca ben, Derya ve Atakan’ın keyfi yerinde… Kendiliğinden gelişen sohbetlerimiz, jargon hale gelen hitaplarımız ile bu gezideki anılarımız hatırlanması güzel anlar olacaktır…

Virajlı ve toprak yolların kendine has kokusunda ve sallantısında Zeus Altarı/Adatepe köyü yolunu takipteyiz. Dağa doğru ortalama 3km. lik bir yolumuz var. Köy girişinde gözden kaçırmaz iseniz Zeus Altar’ı tabelasını görebilirsiniz. Zeus Altarı’nı görmek isterseniz yaklaşık orman içerisinden 20/30 dakika gibi bir süre yürümeniz gerekebilir. Orman girişinde araçlarınızı park ediyorsunuz. Sonrasında orman yolu üzerinden yürüyerek, Zeus Altarı’na ulaşıyorsunuz. Bizde saat 16:30 civarıydı sanırım, aracımızı orman girişine park ediyorduk. Ancak bizden başka kimsecikler yoktu burada. Üç arkadaş tüm cesaretimiz ile ormana giriş yapmış, patika üzerinden yürüyorduk. Etrafta in cin top oynuyor desek yeridir. Üçümüzde ince bir çizgi edasında yan yana yürüyorduk, ne birimiz bir adım önde ne de birimiz bir adım geriden geliyordu, herkes aynı hizada yan yana ilerliyordu. Arada bir Derya “sesi siz de duyuyor musunuz”? diyor. Ben de ne sesi ise olduğunu duymaya çabalıyordum. Hakikaten etraftan sesler geliyordu, ne olduğu anlaşılmayan seslerdi bunlar. Köylerdeki köpek sesleri de olabilirdi bu, ya da ormanda yaşama ihtimali olan vahşi hayvan sesleri de olabilirdi. Atakan da eğer dönmek isterseniz dönelim kızlar diyordu, ancak kimse de hadi dönelim demiyordu, yaklaşık 15 dakika yürüdük, ancak yol bitmek bilmiyordu. Yolun nereye varacağı konusunda bir fikrimiz de yoktu. Etrafta da kimseler olmadığı için nerede olduğumuzu bilmiyorduk. Daha ne kadar yürüyecektik bilmiyorum. Ancak ortak karar ile geri dönmeye karar verdik, ( ben dönmek istemedim aslında ) çünkü hava da kararmaya başlamıştı, bu yolun bir de dönüşünü düşünürsek, grup hepten yok olacaktı :)

Yolu gerisi geriye yürümeye başladık, ancak anlamsız bir gerginlik hakimdi hepimizde… Etrafın sessizliği ve bizim de anlamsız sessizliğimiz ortamı ister istemez gerginleştirmişti. Atakan; biranda arkasına bakıp, yüzünde değişen korku ifadesi ile” kaçınnnnn” diye bağırdı, ilk hızlıca hareket eden bendim, çünkü ardıma baktığımda Derya benden gerideydi… Atakan’da bize bakıp gülüyordu… Aklı sıra bizi korkutmak istemişti… Ancak başarmıştı da…

Zeus Altarı’nı görmemekle neler kaçırdığımızı bilemiyorum. Ancak geçmiş tarihlerde burada neler yaşanmış okuduklarımdan az çok biliyordum… Eğer gitme cesaretimiz olsa idi, bu bölümde büyükçe bir kaya bulunuyor. Bu kayanın iç kısmına inen bir merdiven var, bu merdiven şu anki zamanda yıkılmış durumda. Burada geçmiş tarihlerde neler yaşanmış okuduklarımdan aktarayım hemen; Burası tanrılara adak adanan ve kurban adanan bir yermiş. Ve neler kaçırdım bilmiyorum ama burasının manzarası görülmeden anlatılmazmış. İçinizden “özgürlük… özgürlük!!!!” nidaları atasınız gelirmiş bu manzaraya baktığınızda… Ah ah neler kaçırdık biz, bir 50m daha yürüseydik muhteşem bir görüntü bulacaktık… Geçmiş tarihlerde tanrı Zeus, Truva savaşlarını buradan izlermiş, aynı zamanda Homeros’un İlyada’sında da anlatıldığına göre Zeus’un, Hera’yı görüp aşık olduğu yer olarak da bilinirmiş burası… Eğer buralara gelirseniz, kesinlikle ziyaret edin.

Biz belki yarın gelebiliriz diyorum, ancak yarınki program o kadar yoğun ki tekrar buraya çıkmak çok mümkün olmayacak bizim için…

Medeniyet her zaman güven verir diyerek; Zeus Altarı’na gidemeyip, Adatepe Köyüne gidiyoruz. Burası Köyden çok başka bir yer, taştan evleri, köy meydanında bulunan kahveleri, yolların kendine has taş yapıları, köy esnafı, yerlisi, her şey görülmeğe değer nitelikte. Meydanda bulunan kahvelerden birine oturuyoruz. Masalar dışarıya serilmiş, Meydanda yaşı kaçtır bilmiyorum ama görülmeye değer bir halde, göğe doğru uzanan sedir ağaçları ayrı bir görsellik katıyor buraya. Akşam üzeri olması sebebiyle hava biraz esintili, ancak yine de dışarıda kahve meydanında oturup buranın havasını solumak soğuya karşı değer….

Adaçayı sipariş ediyoruz. Sıcacık adaçaylarımızı yudumlayıp, Zeus Altarı’nı nasıl görmeden geri gelmiş olmamızı konuşuyoruz. Bir saat gibi bir süre burada oturduktan sonra, köyün sokaklarını keşfe çıkıp, her sokakta kendiliğinden birer fotoğraf karesi yakalıyoruz. Her ev bir fotoğraf karesi, her sokak bir fotoğraf karesini beraberinde getiriyordu.

Akşam yemeği için otele gitmek üzere yola koyulduk. Tüm gün dışarılardaydık, ancak yorulmamıştık. Tatillerde en çok hoşuma giden de bu, o kadar yer gezip, görülen yerlerin hikayeleri ve gördüklerimiz yorgunlukları da alıp götürüyor…

Yol boyunca hala nasıl olur da Zeus Altarı’na gidemediğimizi konuşuyorduk. Atakan’ın bizi korkutması ve benim tüm hızımla koşuyor olmam da kahkahalara boğuyordu bizi J

Otele varmış, temizlenmek ve biraz dinlenmek üzere odalarımıza geçiyorduk. Topu topu iki gün kalacağımız bu gezide o kadar çok eşya alıp da birkaç tanesini kullanmak da ayrı bir durumdu. Üzerimizi değiştirip akşam yemeği için yemek odasına geçiyorduk, şömine tüm ihtişamı ile yanmaktaydı. Odanın sıcaklığını şömine sağlamaktaydı. Otelde kalan diğer sakinler de yemek odasına geçiyorlar, herkes için özel olarak hazırlanmış masalarımızda akşam yemeği için bekleyişteydik.

Kişileri seyahatlerde tanırsınız ya, bizim seyahatlerde böyle bir durum oluşmadı, normal yaşantımızda nasılsak aynen devam ediyorduk bu seyahatte de… Aynı sohbetler devam ediyordu. İşin aslı riskli bir durumdu bizimkisi seyahatlere 3 kişi ile çıkmak biraz sıkıntı da yaratabilir, bizde bu da olmamıştı… Anlaşılan o ki bu grup başka yerler de görecekti bundan sonrasında…

Akşam yemeğimizi de yiyip, kahvelerimizi dışarıda hayat denilen bölümde içmeye karar verdik. Hava soğuktu ancak yine otelden temin ettiğimiz battaniyelerimizle havanın mis kokusunda keyfimize keyif katıyorduk…

Bu akşam böyle sessiz, sakin geçecekti, çok da geçe kalmadan geceyi sonlandıracaktık. Dün geceki gibi bu gecede dışarıda hayat bölümünde sadece biz kalmıştık. Otel görevlileri yine bizi beklemekteydiler… İşin aslı erken uyumak niyetinde de değildim, ancak sürekli etrafta dolaşan otel görevlileri olunca keyfimiz biraz kaçıyordu… Sonrasında uyumak üzere odalarımıza geçiyorduk….

27 Kasım 2011 Pazar

Kaz Dağları Gezdikce II


Sabahın güzelliği Kaz Dağlarına yansımış, şanlıyız bugün hava çok güzel. Hava tertemiz, mis çam ağaçlarının kokusunda köy meydanında dolaşıyoruz. Bugün civar çevreyi dolaşmayı planlıyoruz.

Bulunduğumuz yerdeki yollar taştan yapılmış. Evlerin çoğu da taşdan inşaa edilmiş. Her evin kendine has bir duruşu var. Pencerelerde bulunan saksı çiçekleri bile ayrı güzel görünüyor. Seviyorum bu yöreyi, memleketim olduğu için değil bu :) davetkar bir hal var bu yörede. Sizi tanısınlar ya da tanımasınlar misafirperver bir tavır hakim. Ben bunu hissediyorum...

Araçla çevre yerleri keşifmet için hazırız. Daracık sokaklardan yavaş yavaş geçiş yapıyoruz. Köy meydanında olmazsa olmaz kahvehaneler, bu kahvehanelerde yerli halk dışarıya attıkları taburelere sıra sıra dizilmiş oturmaktalar. At bir tabure sen de katıl, sohbet muhabbet sıkıntısı çekmeden zaman akıp gider. Köylerdeki bu kahvehane kültürüne de hayranım işin aslı... Meğer ben herşeye hayranmışım yahu:) İstanbul'a da hayranım, haritanınn diğer ucunda bulunan kültüre de hayranım. Allah bana iki göz verdi ise hayatı kendi renklerinde görebilmek ne güzel mucize değil mi?

Havanın güzelliğinde aracın camları açık, her üç metrede aracı durduyoruz ve bu bölümlerde fotoğraf çektiriyoruz. En keyifli alan, köyün delisi tabelasında fotoğaf çektirmek olmuştu benim için. Bu karede de bir tek ben vardım. Deli miyim neyim ben ??? :)

Köylerde dikkat ettiğim başka konu etrafın tertemiz olduğu, sokaklar tertemiz ve düzenli. Bugün 29 Ekim ve her evde günün anlam ve önemine dair bayraklar asılı, köy meydanında da kocaman bir Türk Bayrağı asılı...

Bu arada bulunduğumuz köy Tahtakuşlar köyü... Bu köyün de kendi hikayesi var;
Tahtakuşlar köyünde yaşayanların ataları Orta Asya kökenliler. ( bilinen hepimizin ana vatanı Orta Asya ancak bu kişiler sonradan Anadolu'ya göç edenlerden oluşuyor) Orta Asya’da Şamanizm’den müslümanlığa geçtiklerinde kendilerine Türkmen adını vermişler. Tahtakuşlar Etnografya Müzesindeki eserlerde Şamanizm’e dair izleri bulabilirsiniz. Orta Asya’dan Moğol baskısı nedeniyle Irak’a kadar gelen Türkmenler Adana yoluyla Anadolu'ya gelmişler ve Toros dağlarına yerleşmişler. Orman ürünlerini işleyerek yaşamlarını sürdürmektelermiş. Tahtacı Türkmen’i olarak anılan bu kişiler, Sultan Mehmet tarafından gemi kerestesi biçtirilmek üzere şimdi bulundukları yere davet edilmişler. Burda hayatlarından memnun olan göçmenler, Sultan Mehmet’in kalma izni vermesi üzerine temelli buraya yerleşmişler. Köyün eski adı Kuşlar Bayırı imiş, sonunda Tahtakuşlar adı kalmış. Güzel hikaye, ve halen bu hikayeyi duyuyor olmak da benim açımdan ya da sizin açınızdan güzel değil mi?

Bu köyden sonraki durağımız Hasan Boğuldu olacak, işin aslı burasını da çok merak ediyorum. Efsane yıllar yıllar sonrasında bile en canlı haliyle yaşatılmaya devame diyor.

Kaz Dağı eteklerinde, virajlı yollarında, müzik dinletilerimizle ve etrafı gözlemleyerek ilerliyoruz. Hava gerçekten çok güzel, pırıl pırıl bir hava var... Her nefes alış yaşama dair güzel duygular hissettirmekte.
Virajlı yollardan Hasanboğuldu'ya doğru gidiyoruz, Dik yamaçları aşarak ulaşıyoruz gideceğimiz yere. Burası yaşlı ağaçların göğe yükseldiği ormanlık alandan oluşuyor. yollar toprak, toprak yolun solunda bir dere akmakta, göğe yükselmiş ağaç dalları arasından güneş ışıkları parça parça dereden akan sulara çarpmış ve ışıltılar dereden yüzünüze yansımakta... Huzur dolu bir sessizlik hakim etrafda, zaten bizle birlikte birkaç kişi burada bulunmakta. Çevreyi keşfe çıkıyoruz, dere kenarından doğru Hasanboğuldu efsanesinin gerçekleştiği bölüme gitmek amacımız... Ve nihayetinde Hasanboğuldu şelalesine geliyoruz. Tarifi imkansız bir yer burası, tertemiz bir suakıntısı var, su yemyeşil renkte ve küçük bir şelale akıntısında su akıp gidiyor... suyun sesi size düşünebileceğiniz tüm huzur verici düşünceleri getiriyor... Biz de bu güzellikte biraz dinleniyoruz, ve suyun sesisine doğru kendimizi bırakıyoruz....

Hasanboğuldu hikayesinden bahsetmeden olmaz sanırım, zaten bu hikaye/şehirefsanesi hakkında da öz eleştirilerim olacaktır :)

Hasanboğuldu Efsanesi; çok eski zamanların birinde, iki aşık varmış...
Edremit pazarı, şimdi olduğu gibi yüzyıllar önce de Çarşamba günleri kurulurmuş. Etraftaki köylüler ürünlerini pazara getirip satarlarmış, ihtiyaçlarını alarak köylerine dönerlermiş. Zeytinli köyünün yakışıklı delikanlısı Hasan’ın babası ölmüş, anasının ve kendisinin karnını doyurabilmek için baba mesleği bahçıvanlığı devam ettirmekte imiş. Yetiştirdiği sebze ve meyveleri, Edremit pazarına götürüp satıyormuş, ihtiyaçlarını alıp köyüne dönüyormuş. O gün pazarın kalabalığı içerisinde bir kız görmüş, çok güzel, alımlı bir kızmış bu, uzun süre gözleri ile onu takip etmiş. Giysilerinden obalı olduğu anlaşılıyormuş, sırtında heybesi bir şeyler satmaya uğraşıyormuş. Kızı gözden kaybetmiş fakat hayali gözünün önünde duruyormuş hep, evlenme çağı da gelmiş Hasan'nın. Güzel düşlere dalıp gitmiş bu sürede hep. Birden, kendisine seslenildiğini fark etmiş, kafasını kaldırdığında güzel kızı karşısında görmüş. Eli ayağı birbirine dolaşmış, şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmış. Bu halini gören kız gülmeye başlamış, daha da güzelleşmiş.

Hasan kendisinden istenilenlerin en iyilerini seçip vermiş kıza. Kıza kim olduğunu sormuş. Adının Emine olduğunu ve Zeytinlinin üstündeki obalarda oturduklarını öğrenmiş. O da Hasanı fark etmiş. Her Çarşamba Emine peynirin ,sütün ,yoğurdun,balın en iyisini, Hasana getirir olmuş, Hasan'da sebzenin en iyisini O'na verirmiş. Pazardan, Zeytinliye kadar beraber dönüyorlarmış ( ne romantik değil mi?) , Zeytinliden sonra Emine Oba Köyüne varabilmek için üç sat daha yürüyormuş.
Emine ile Hasan birbirlerini sevmişler ve evlenmeye karar vermişler. Hasan'ın annesi evine bir can yoldaşı geleceği için sevinmiş. Fakat Emine’nin ailesi, Obada hiçmi kendine uygun delikanlı bulamadığını, ovalının obada yaşayamayacağını söyleyerek karşı çıkmışlar. Emine ısrar edince, Hasan'ın kırk okka ( altmış kilo ) tuzu sırtında obaya çıkarabilirse yiğitliğini göstereceğini ve herkesin onu damat olarak kabul edeceğini söylemiş.

Emine, Hasan'a durumu anlatmış. Başka yapacak bir şey olmadığını anlayan Hasan, sevdiğine kavuşmak için tuz çuvalını sırtına almış ve yola düşmüşler. Bahçıvanlık yaptığı için Hasan bu tür bir yüke alışkın değilmiş. Beyobaya vardıklarında yorulmaya başlamış Hasan. Şimdiki Sütüven şelalesine vardıklarında, yol dere içerisinden gidiyormuş, taşların üzerinden atlayarak geçiyormuş, yorulmuş Hasan, tuz sırtını yakmaya başlamış, daha geldikleri kadar yol varmış. Gök büvete vardıklarında gücü tükenen Hasan, yere düşmüş. Emine, Hasan'ı yüreklendirmeye çalışarak gelecek iyi günleri anlatırmış, fakat Hasan kalkamaz durumdaymış. Emine’ye buralardan kaçmayı, başka yerlerde yaşamayı teklif etmiş. Emine obasına söz vermiştir. Kendisinin bile rahatlıkla taşıdığı çuvalı taşıyamayan kişiyi obaya nasıl götürebileceğini düşünmüş. Hasan'ın yalvarmalarına aldırmaz, çuvalı omzuna alarak obanın yolunu tutmuş Emine. Hasan “ senin obana varamıyorum, kendi köyüme de varamam, beni bırakma” diye yalvarmış. Emine, Hasan'ın sesi kulaklarında çınlayarak yoluna devam etmiş. Obaya vardığında pişman olmuş. Geri dönmek istemiş. Fakat fırtına çıkmış, şiddetli yağmur yağmaya başlamış. Ailesi bu havada onu ormana bırakmamış, ancak sabah olunca gitmesini söylemişler.

Emine sabahı zor eder, ilk ışıklarla, Gökbüvet’e koşar fakat Hasan yoktur. Zeytinliye annesine, Edremit’e koşar, Hasanı kimseler görmemiştir. Hasanın sesi kulaklarında çınlayan Emine, mecnun gibi, dere boyunca onu arar durur. Obasına da dönmez. Günler sonra Gökbüvet’te, Hasan’ın gömleğini ve ona verdiği çevreyi bulmuştur. Sana kavuşmaya geliyorum Hasan’ım diyerek kendini Gökbüvetin başındaki çınara asar Eminecik. O günden sonra Gökbüvetin adı Hasanboğuldu, Gökbüvete bakan çınara da Emine Çınarı denmektedir.

İşte efsane budur. Benim bu hikayede dikkatimi çekense Emine'dir, aslında bana göre asıl kahraman Eminedir....

26 Kasım 2011 Cumartesi

Kaz Dağları Gezdikce I


28 Ekim Cuma günü başladı yolculuğun heyecanı….

Rotamız Kaz Dağları!

Gezi için buluşma noktamız da Piarloti. Saat 14:00 sularında Haliç manzarasına karşı leziz çaylarımızı yudumluyoruz. Burası bildiğim kadarıyla İstanbul’un ilk kurulma noktası, bu dönemdeki manzaraya bakıp bile İstanbul’un neden bu noktaya kurulmuş olacağını anlamak zor değil.

Topu topu iki gün kalacağımız Kaz Dağları gezisinde, her birimizin ayrı ayrı kocaman valizleri var… Buna dahil olmak üzere ben yastığımı da yanımda götürüyorum. Genellikle yolculuklarda uyurum!

Saat 15:30 sularında Eyüp’ten otobana doğru çıkıyoruz. İstanbul kendine yakışır şekilde yoğun trafikle uğurluyor bizi, trafik biraz zaman kaybettiriyor bize. İstanbul’dan çıkış saatimiz sanırım 18:00 civarıydı…

Tekirdağ yoluna girdiğimiz andan itibaren de yol boyunca sessizlik hakim… Atakan, Derya ve ben Kaz Dağları’na gitmeye hazır gibiyiz.

Derya ile yaklaşık altı yıldır tanışıyoruz. Çok zaman olmamasına karşın hayata bakışımız aynı değerde, ve en önemlisi bir araya geldiğimizde çok gülüyoruz. Daha doğrusu ben Derya’ya çok gülüyorum…

Atakan ile de bir önceki iş yerinden Ekspres Yatırım’dan tanışıyoruz. Kendisi ağır abi modunda bir karakterdir. İyi laf çarpar, özellikle de beni lafla döven ender kişilerdendir…

İki dünya şekeri arkadaşlarımla yola koyulmuş, öncesinden anlaştığımız müzik seçimleri ile yolculuğun keyfi; yüzde bin beş yüze ulaşıyordu… Tekirdağ’a vardığımızda gün batmak üzereydi ve gün batımı manzarası görülmeye değer bir güzellikte bize eşlik ediyor… Çal Nilüfer, çal eskilerden...

Eceabat’a varışımız saat 20:00 civarı… Buradan arabalı vapur ile Çanakkale merkeze geçeceğiz, şanslıyız ki Eceabat’a vardığımız gibi arabalı vapuru tam vaktinde yakalıyoruz. Vapura araç girişimiz yapılıyor, biz de boğaz manzarasını izlemek üzere araçtan iniyoruz. Ancak hava bize sanki hiç araçtan inmeyin der gibi kuvvetlice esmekte. Rüzgar bildiğimiz gibi, rüzgara karşı değil, normal şeklinde durabilene bile aşk olsun! Vapurun kamarasına denize uçmadan kendimizi atıyoruz çok şükür.. Sıcak bir çay burada güzel gider. Atakan da bunu düşünerek bize çay almış. Çanakkale'de hatırladıklarımdan biri de lezzetli tostlarıdır. Tost da söyledik, hatta salçalı tostu çok çok severim, ama bugünde salçalı tost keyfini yaşayamadım, varsın sonrasında yaşarız dedik biz de... Sıcak çay, lezzetli tost ile midemiz biraz da olsa şenleniyordu.

Çanakkale merkeze yaklaşmıştık, Geniş caddeleri, kordona doğru sırlanmış güzel evleri ile Çanakkale bizi en güzel haliyle karşılıyordu.

Kaz Dağlarına varışımız sanırım 1,5 saat sürebilir. Yolda da otelden ilgili kişi aramış, akşam yemeğine yetişip yetişmeyeceğimizi soruyordu. Bu gidişle yetişemeyecektik herhalde. Üçümüz de o kadar açtık doğrusu... şansa artık dedik, kısmette varsa yemek yiyebiliriz... Aracı Atakan kullandığından biz Derya ile arada bir kısa kısa uykuya dalabiliyorduk... Yol sahil kıyısından devam ediyordu. Sağ kısımda deniz manzarası, sol kısımda tepeler, ağaçlar görünüyordu... Bugün günlerden Cuma'ydı ve daha uzuuuun bir hafta sonu bizi bekliyordu... Güzel bir gezi olacaktı, dinlenecek, yeni yerler, yeni insanlar tanıyacaktık.

Saat 09:45 gibi Yeşilyurt Köyüne varıyorduk. Dik bir yamaçtan köy yoluna saptık... Etraf sağlı sollu çam ağaçları ile çevrili, ileride bir köyün varlığını düşünmek şaşırtıcı gibi görünüyor... 10 dakika sonra köy meydanına giriş yapıyorduk. Yol kenarlarında pek çok otelin tabelası vardı, nedense Erguvanlıevin tabelasını bulmakta zorlanıyorduk, bu sayede de yanlış yola giriş yapıyorduk... Dön dolaş kalacağımız oteli ararken, Atakan başka bir otelin bahçesinde aracı park etti ve bizim otelin nerede olduğunu sormak için araçtan indi, biz de derya ile bekleyişteyiz, ve inşallah bizim otelde burası kadar güzel bir yerdir diye konuşurken, Atakan geldi,

-Ben; "eee Atakan öğrendin mi bizim kalacağımız otelin yerini"
-" öğrendim, burası değil, buradan aşağı ineceğiz"
-"Peki bizim otel nasılmış, sordun mu güzel bir yer miymiş?"
-" Sordum sordum; Erguvanlıev nerde abi, nasıldır dedim?... Adam da ; Abi iyi ki orada kalıyorsunuz, bizim burası çok b...tandır dedi."

Bu dialog üzerine hafta sonu muhteşem eğlenceli geçecekti... Hepsi benim sayemde tabii :))

Nihayetinde ErguvanlıEvi buluyorduk, Otelin girişinde pek çok park etmiş araç vardı. “Hımmm bu kadar kalabalık bir yerse burası güzel demek ki :)”

Otelin sahibi bizi park yerinde karşılıyordu, yemek için bizi beklemişler, bu harika bir haberdi doğrusu.. Karnımız çok açtı ve aç aç uyumak istemiyorduk, Kaldı ki köyde oteller dışında yemek yenilecek bir yer de bulunmuyordu bu saatlerde...

Eşyalarımızı otelin girişine bırakıp hemen yemek bölüne geçtik.

Şirin şeker bir yer burası, Şömine de var üstelik...

İlk tarhana çorbası ikramı, yeşilliklerle bezenmiş leziz bir salata, sonrasında da balık keyfi... Nasıl güzel her şey, nasıl lezzetli her şey...

Saat 23:00 suları, yolculuktan, oradan, buradan sohbetler ile kendiliğinden uyumlu bir grup olmuştuk. Hatırladığım kadarıyla da sohbette benim 21 gün dinleme testimden de bahsediyorduk. Daha doğrusu bu gezi boyunca konu hep benim dinleme testime geliyordu...

Efendim ben 21 gün süren bir dinleme testine başlamıştım. Heyecanlı bir tip olduğum için, aynı anda pek çok şey düşünebiliyorum, bu nedenle de pek çok konudan da bahsedebiliyorum, yani sohbet sırasında birisi bir şeyden bahsediyorsa eğer bu konu hakkında bende de hemen bir başlık oluyor, ve bunu paylaşmak istiyorum. Bu nedenle de daha az konuşup dinlemeye karar verdim, daha çok dinleyip daha az konuşmaya çalışacağım... Testin 2. günü ve ben gerçekten dinliyorum...

Umuyorum bu gezide bu testi başarılı bir şekilde sürdürebilirim. Yoksa tekrar başa dönmem gerekecek :)

Otelin bahçeye açılan kocaman bir hayat denilen bölümü var; bizim oralarda evin girişinde bulunan açık bölüme hayat denir... Evdeki yaşamın büyük bölümü burada geçtiğinden dolayı buraya hayat denilmektedir. Bilmeyenler için, bu bölümlere veranda da denilmektedir.. Bence güzel bir kelimedir hayat kelimesi, her kültürün kendine has bir yaşam şekli vardır, ve bu yaşam şekillerinde oluşan sözler bana hep ilgi çekici gelmiştir.

Uzun yolculuktan sonra kahve güzel geldi, türk kahvelerimizi alıp otelin hayat bölümüne geçtik. Ancak hava biraz soğuktu, olsun soğuk olsun otel görevlileri bize hemen birer tane battaniye getirdiler... Mis gibi hava da kahvelerimizi yudumluyorduk... Sohbet hiç bitmiyordu birde, hep konuşacak bir şeyler buluyorduk. Konuşacak bir şeyler bulamazsak Atakan ile tartışıyorduk, Derya ile Atakan bu gezide tanışıyorlardı, ancak hiç yabancılık çekmeden Derya’da her sohbetimize dahil oluyordu... Güzel, çok güzel bir hafta sonu olacak...

Bu sürede zamanın nasıl geçtiğini fark edememiştik ve bulunduğumuz bölümde bir tek biz kalmıştık. Sanırım otel görevlileri de bizi bekliyorlardı... Bunu fark edip odalarımıza geçtik... Tavsiye ederim eğer bu taraflara yolunuz düşerse ErguvanlıEv’e muhakkak uğrayın lütfen. Her odanın farklı adı bulunuyor, ve dekorasyon çok güzel... Bizim odanın adı "gelincik"... Uzun yolculuk sonrası hemen uykuya dalıyorduk....

Sabah erken kalkıp etrafı dolaşacaktık, ancak çok da erken kalkamamıştık... Saat 08:30 gibi uyanmıştık... Derya ile en hızlısından bir hazırlık yapmış ve Atakan'ı aramıştık. Ancak Atakan henüz uyanamadığını sonrasında bize katılacağını belirtmişti.

Gündüz gözü ile Kaz Dağlarında olmak çok başka, otelin hayat bölümü kocaman bir balkona/bahçeye açılıyor, balkon yeşilliklerle dolu, masalar sıralı ve özenli bir şekilde düzenlenmiş, bizim masamız bize özel 3 kişilik hazırlanmış, sağımızda ve solumuzda tepelere doğru çam ağaçları serilmiş dizi dizi, tam karşımızda da deniz manzarası... hava desem tertemiz missss gibi, güneş ışıkları her bir renkte ışıl ışıl yansıyor... Bugün öylece burada oturabilirim... Öylece hiçbir şey yapmadan güneşe karşı oturabilirim... Öylece hem de hiç konuşmadan miskin miskin oturabilirim.. Bu düşüncelerde bizim kahvaltı masamızda bir erkek oturmaktaydı… Oooo Atakan meğer bizden önce uyanmış ve manzaraya karşı da keyfine keyif katmaktaydı. O’nu aradığımızda da bizle dalga geçmişti…

Evet gelelim tatilin en güzel yanına, kahvaltı sofrasına… Yeşilliklere kurulmuş masamızda, mis gibi havada, ışıl ışıl güneş ışıklarının yansıdığı bu masada yok yok… Çeşit çeşit peynirler, çeşit çeşit reçeller, daha öncesinde karpuz reçeli yememiştim. Burada karpuz reçeli keşfettim… Limon/nane reçeli müthiş lezzetli… Normal şartlarda çay keyfim yoktur. Ancak kahvaltıda çay içmeyi çok severim. Benim 3 adet çayıma arkadaşlarım 1 adet çay ile karşılık veriyorlardı. Sünger edasında çayları yudumluyordum ….

Burada kahvaltı bir gün sürebilir hiçbir itirazım olmaz, nasıl huzurlu bir yer burası, o kadar yemekten sonra bile zindesiniz, bir yorgunluk bir ağırlık söz konusu değil … Havası suyudur burasının özelliği, Çanakkale’li olduğum için değil…

Kahvaltı sonrası çevre köyleri dolaşacağız…

Bu tarz gezilere özel araçla gelmek en rahatı sanırım, gezilecek çok yer var ve daha özgür hareket etmek açısından da önemli…

16 Eylül 2011 Cuma

Van/Ağrı/Doğu Beyazıt Gezdikce ( I )



Günlerden 24 Temmuz Pazar (2011),İstanbul

(Bu geziyi planladığımda etrafımdan bir sürü açıklama/ eleştiri aldım... Ancak gezi sonrasındaki düşüncelerim hem etrafıma karşı hem de kendime karşı eleştirleri en sakin haliyle cevaplıyordu, en önemlisi de bu benim için)

Sabah 05:00 uyandım. Dün geceden hazırladığım valizime son bir göz attım. Eksik bir şey var mıydı? Her şey tam gibiydi, ancak yine de kafam karışıktı ve çok da detaya girmeden valizimi kapattım.
Hava bugün sıcak olacak, yolculuk için rahat edeceğim kıyafet giymeyi planladım, spor ayakkabı bu anlamda iyi olacaktı.
Kiloda ağır valizimi, sırt çantamı aldım ve bir hafta kalacağım, daha önce hiç gitmediğim bir yere, tanımadığım bir grupla buluşmak üzere, göz ucuyla son kez baktığım evimin kapısını kapatarak yola koyuldum…

Sokak karanlık, sokak sessiz belki de tek ses, kaldırıma sürten ağır olan valizimin tekerleklerinden gelen sesdi bu sessizliği bozan...
Aksilik ki üzerimde hiç nakit yoktu, birkaç dakika uzaklıkta ATM den para çekmem gerekliydi... ATM den para çekmiş, caddeye yöneldiğimde yolda bekleyen bir taksi gördüm, taksi şöförü sanki beni bekler vaziyetteydi. Taksiye yöneldim, orta yaş üzeri birisiydi taksi şöförü… Valizimi hemen bagaja yerleştirdi. ATM’den para çekme işlemim biraz zamanımı almış ve bu nedenle hava alanına gitmek için servisi kaçırabilirdim. 10 dakika içerisinde Taksimde olmaz isem geç kalacaktım. Taksiciye durumu izah ettim.
“ Abla merak etme sen, yetişiriz”
“Yolculuk nereye peki, uzun bir seyahat sanırım, valiz baya bir ağırdı” deyip güldü şöför
“ Van’a gidiyorum” dedim.
yüzünde gizleyemediği bir şaşkınlık heyecanı belirdi şöförün ve “ Abla ne yapacaksın Van’da oralı değilsin belli ki”
“ Van’dan Ağrı’ya geçeceğim, Ağrı Dağı Tırmanışı yapacağım”
Şöför dediklerimin şaka olduğunu düşünüyordu, aynadan görünen yüz ifadesinden anladığım buydu. Haklıydı da, bana baktığında göreceği şey Ege / Akdeniz kıyılarında bir tatil planı olabilirdi….
“ Abla, şaka yapmadığın belli, bu kadar sormamı bağışla, ancak ne güzel bir tesadüf ki ben Van’lıyım. Ve bugünde senle tanışıyor olmak da beni baya mutlu etti, iyi bir yolculuk olsun, umarım oraları beğenirsiniz, çok güzel yerlerdir oralar”
Ben de sabahın bu vaktinde bu güzel tesadüfü yaşamış olmaktan mutluydum. Ve şöförün dediği gibi vaktinden önce Taksim’e varıyorduk. Valizimi bagajdan aldı, servis görevlisine valizimi iletti, ben de hem valizimi taşımış olmasına teşekkür, hem de sohbeti dolayısıyla tanıştığımıza çok memnun olduğumu belirterek tokalaştım şöför ile…

Hava yeni yeni aydınlanmaya başlamıştı, Pazar günü olması edeniyle de yollar boş, bu nedenle de trafik yoktu... beş dakika bile sürmeden birinci köprüye bağlanıyorduk.
Köprüden geçişte görünen boğaz manzarası her zamanki gibi büyüleyiciydi... Boğazın mavi suları uykuda gibiydi, bir kaç tanker boğazın ortasında yol almakta, tankerin geçişinde ardında bıraktığı boğazı ikiye bölen bir ince çizgi oluşturmuş, sonrasında ileride en yakışıklı haliyle dikkat çeken de Topkapı Sarayı'ydı...
-Eyyyy İstanbul!!! sen ne güzel bir şehirsin!
İstanbul'u bu fotoğraf karesinde görmek herkese nasip olacak bir duygu değil! İstanbul'u böyle görebilmeyi başarmış olmak da tarifsiz. Bu nedenle de İstanbul'a aşığım, her semtini, her caddesini, her sokağını seviyorum İstanbul'un. Farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bu şehir beni her gün tekrar tekrar büyülüyor...

Bu düşüncelerde Havaalanına tahminimden daha kısa sürede varıyordum. Yükte ağır valizimi kavradım, sırt çantamı aldım, bilet işlemlerim için gerekli bölüme yöneldim. İşlemlerimi halletim ve uçağın hareket edeceği bölüme giriş yaptım. Benle birlikte Van'a gitmeyi bekleyen çokça kişi vardı...
Öncesinde hazırladığım gezi notlarını ve yöre bilgilerine göz attım. Sonrasında anons ile uçağa giriş için hareketlendim...

Kişi için nasıl bir duygudur daha önce gitmediği bir yere gitmek; heyecan verici tabi... Hele ki bu kadar farklı bir kültüre sahip bir yere gitmek daha da heyecan verici...
Yapı olarak ürkek birisi değilim, ancak tanımlayamadığım gizli bir heyecan var üzerimde... Bu nedenle iç sessim, egomu hiç konuşturmadım yolculuk boyunca... Sadece camdan izledim etrafı, bulutları, gözyüzünü ve kısım kısım görebildiğim yerleşim yerlerini izledim kuş bakışı...

Tahminen 2 saatlik bir uçuş olacaktı.
Sorunsuz bir uçuş ile Van Havaalanına iniş yapıyorduk. Gördüklerim hemen yorumlanmaya başladı kafamda, Havaalanı gördüğüm en garip havaalanıydı, en kötü otobüs otogarından daha düzensiz ve plansızdı,nereye gideceğinizi bilmiyorsanız yandınız diyebilirim. Neyse ki bizi havaalanında tur görevlileri bekliyor olacaktı, diğer katılımcılarla da burada tanışma fırsatım olmuştu. Mehmet Sarı ( bilgisayar mühendisi) Gönül Uzun ( güzellik uzmanı ) Adam ( Amerikalı/ Amerika'da Osmanlı tarihi üzerine eğitim almış ve TR.’de öğretmenlik yapıyor )
Havaalanı dışında diğer tur katılımcılarını bekliyoruz. Hülya Yörük ( Turizmci ve kendisi 55 yaşında ) Ahmet Arslan ( kendi işini yapıyor uzun süre Almanya’da yaşamış ) Kris ( Avusturyalı, TR.’de yaşıyor ) Hari ( Avusturyalı, profosyonel dağcı, çok disiplinli bir kişilik ) Salim Arslan ( müthiş kişilik, Ankara’da yaşıyor tam bir gezgin ) Meral ( Ankara’da yaşıyor, edebiyat okumuş Yök’te çalışıyor, kendisini tanımış olmaktan çok memnun oldum )

İlk tanışmalar sonrasında, ilk görüp te kafamda şekillenenler sonraki günlerde de aynı yönde devam etti… Tura katılan kişileri tanımış olmak bana çok şey katacaktı biliyorum...

Havaalınından bölge tur yetkilileri bir servis aracı ile bizi şehir merkezine götürmek üzere karşılamıştı. Servis aracı tahminimden çok eski idi, eşyalarımızı servis aracının üzerine yüklediler, bir kısmını da aracın içerisine yerleştirdiler. Gurupta bulunanlardan bir kaçı öncesinden tanışıyorlardı, geçen yıl Kaçkar dağ tırmanışında tanışmışlar, o nedenle araç içerisinde sohbet ortamı kendiliğinden oluşuyordu.

Van Merkez; kendine has bir havası var, karmaşık bir yerleşim hakim. Şehirleşme yolunda bir yapılaşma hemen göze çarpıyor. İstanbul’da görebileceğiniz pek çok mağaza , özel araçlar burada da mevcut.
Erken uyandığım henüz birşeyler yememiştim, Van’ın meşhur kahvaltısı için sabırsılanıyordum. Güzel bir yer bulmak için şehirde araçla turlamıştık, bu sayede de küçük bir şehir turu gerçekleştiriyorduk. Sokaklarda gördüğüm insan profilleri çoğunlukla erkek gençlerden oluşmakta, karmaşık bir kültür içerisinde olduklarını sezinlemek güç değil, çünkü bir kısım genç, görüntü açısından günümüz popüler giyim tarzında, bir kısım genç ise, kendi kültürlerinde sade bir giyim sergilemekte. Konuşma dilleri kısım-kısım Türkçe, kısım-kısım kendi şivelerinde anlaşılmakta.

Bir süre sonra kahvaltı için güzel bir yer buluyorduk. Toplamda tur görevlileri ile birlikte 14 kişiydik, söylendiği gibi kahvaltı muhteşemdi, sabahın en erken saatinde uyanmıştım ve kendimde değildim halen, bu güzel kahvaltı beni kendime getiriyordu. Aslında o anda düşündüğüm burada güzel bir kahvaltı yaparsam sonrasında sürecek yolculukda aç kalmamı ortadan kaldıracaktı:))

Dolu miğdemizle mutlu mesut toparlanmış, Ağrı’ya doğru yol alıyorduk. Van Merkez’den ayrılmış, yol boyunca gördüğüm trafik yol tabelaları beni farklı düşüncelere sürüklüyordu. Yaklaşık 5 saat önce İstanbul'daydım. Şuan haritanın diğer ucunda Van'dayım! Ve Tr. sınırlarının sonundayım. Bundan sonrası İran, Sonrası Irak... Trafik yol tabelalarında İran/Irak/Erbil işaretlerini baktıkça bu bir haftalık yolcuğun bana neler kazandıracağını az çok kestirebiliyordum... Zaten bu nedenle de buralara gelmiş ve fotoğraf karelerini hafızama yerleştirmek istemiştim...

Erken uyanmış olmak ve uçak yolculuğu biraz uykumu getirmişti... Ancak otobüsteki sohbet uykuma inat gözlerimi aralıyordu... Vandan/Ağrı yolu boyunca grup arkadaşımız Amerikalı “Adam” bize Osmanlı tarihinden bahsediyordu. Anlattıkları ile fotoğrafa yukarıdan bakıyordu ve beni yeterince etkilemişti.

Van'dan uzaklaştıktan sonra yol boyunca gördüğüm tek şey tır araçlarıydı, tek tük geçen tır araçları... Muhtemelen İran'a malzeme taşıyorlardı... Etraf sessizzdi, dağ tepe dışında yollarda hiç birşey yoktu... Hava sabahkinin aksine kapalıydı ve güneş kaybolmak üzereydi, sanırım yağmur yağacaktı... Bir süre sonra yağmur yağmaya başladı... Ben de bu sayade biraz uyumuş olmalıyım, uyandığımda Ağrı şehir merkezine gelmiştik. Ancak gördüğüm şehir değildi, kasaba havasında bir yerleşim yeriydi burası... Havanın kapalı olmasından mı, ya da yerleşik hayat genel olarak bu muydu bilmiyorum, etraf çok sessizdi... sokaklar tenhaydı...

*** Van/Ağrı/ Doğu Beyazıt gezisini 5 bölüm olarak yazıya aldım, sırasıyla diğer bölümleri de paylaşıyor olacağım…

18 Şubat 2011 Cuma

Karabiga Gezdikce

Belkilerle dolu bir yazı yazmak istemiyorum.

Doğduğum yer değil ancak benim büyüdüğüm yerdir Karabiga. Hepimizin doğduğu, büyüdüğü yer çok değerli şüphesiz. Çünkü emek vardır, anı vardır, özveri vardır, bir dönem yaşanmışdır; hem de bu çocukluk dönemi ise değeri başkadır.

Benim çocuğulum Çanakkale-Karabiga’da geçdi. 78 kuşağı olmanın da verdiği sokak çocukluğunu doyasıya ve hakkıyla yaşadım. Bahçeli bir evimiz vardı. Her daim görebileceğim uçsuz bucaksız masmavi denizi kucakladım. Yüzmeyi sekiz bilemedin dokuz yaşımda öğrendim, bu diğer arkadaşlarıma göre geç sayılacak bir yaşdı. Karabiga bize kendi doğallığında bütün güzelliklerini sunuyordu. Deniz varsa yüzmeyi de öğreniyordun. Dağ tepe varsa koşmayı ve doğayı keşfetmeyi öğrenebiliyordun. Bir bahçeye sahip olmak sebze yetiştirmeni sağlayabiliyordu... Şuan baktığımda burası çok da büyük bir yerşelim yeri değil. Benim dönemim de 3000 kişilik bir kasabaydı. Her ne kadar İstanbul’da doğup da çocukluğumun bir dönemi İstanbul’da geçmiş olsa da o dönem için hatırladığım ve bildiğim Karabiga büyük bir yerleşim yeriydi ve tüm dünyanın buradan ibaret olduğunu düşünürdüm. Tüm dünya bu kadar güzel derdim çocukluk düşüncelerimde...

Şimdi bir dönem kapandı ve biz 78’liler büyüdük, okuduk, iş güç sahibi olduk. Yaşam şeklimiz isteyerek ya da şartlar dolayısıyla büyük şehirlere göçü sağladı. Ancak hiç birşey bizi doğduğumuz yerden koparmadı. Her fırsatda gittik memleketimize, her fırsatda atladık uçsuz bucaksız denize. Her fırsatda dağ tepe koştuk, her fırsatda bağlar/bahçelerden sebzeler topladık. Her fırsatımız bize yeni anılar oluşturdu. Yeni anılar yeni dostlukları pekiştirdi.

Ancak bir haber geldi; ilk önce inanmak istemiyorsun. Bir duyumdur diyorsun kendi kendine... Sonra gerçekle yüzleşiyorsun.

Gerçek bu kapatalist sistemde kar maksimizasyonu mantığında çalışan firmaların, kanun açıklarından faydalanarak, mavisi bol, deniz suyu sınırsız, kendi halinde yerleşim yerlerinde termik santral kurma istekleridir. Örneklerini de farklı yerleşim yerlerinde gözlemledik, destek verdik ve termik santrali kurma amaçlarını da öğrenmiş olduk bu sayede...

Termik santral nedir? Neden bizi bu kadar endişelendirir bundan da bahsetmek istiyorum;

Termik santrallerde üretilen enerjinin sadece %30-40 oranındaki bir bölümü elektrik enerjisine dönüştürülebilmekte; kalan kısmı ise "kaçak enerji" olarak adlandırılmakta ve kazanından radrasyon ile çıkmakta ya da baca gazıyla birlikte bacadan atılmaktadır. Termik santrallerin en önemli çevresel etkilerinden biri de soğutma suyuyla ilgilidir ve termik santrallerin soğutma suyu gereksinimi büyüktür. Bu nedenle termik santraller genellikle nehir, göl veya deniz gibi soğutma suyu kullanılabilecek kaynaklara yakın yerde kurulmaktadır. Aynen Karabiga’da kurulmak istenen termik santrali gibi...

Atıkların denize atılması, sorumsuz atık yöntemidir. Deniz, akarsu ve göllerde yapılan atık ısı denizlerdeki biyolojik yaşamı tehlikeye sokan termal kirlilik aslında neyle karşı karşıya olduğumuzu yeterince gözler önüne sermekde. Zararları bunla da kalmıyor elbet; çevreye zararı dokunan kül atıklarıda cabası...

Termik santrallerin bacasından çıkan ve bitki örtüsünü en çok etkileyen gazlar kükürt dioksit ve azot oksitleridir. Bitkilerin bu gazlara en hassas olan ve etkilenen organı yapraklarıdır. Yapraklardaki stomalar vasıtasıyla yaprak bünyesine giren bu gazlar yapraktaki klorofillerin yapısını bozmaktadır. Ayrıca yanık etkisi, serbest asit halinde yüzeysel olarak da ortaya çıkabilmektedir. Bitkiler üzerinde kirletici etkisiyle ortaya çıkan zararlar üç ayrı boyutta görülebilmektedir. Bunlar akut, kronik ve gizli zararlardır. Akut zararlanmaya uğrayan bitkiler hemen ölmekte, kronik zararlanma öldürücü olmamakla birlikte bitki kalitesini büyük oranda bozmaktadır. Görünmeyen (gizli) zarar ise zaman içinde ortaya çıkmaktadır. Zaman içinde herşey ölmekdetir aslında...

Bitkilerdeki termik santrallerden kaynaklanan zararlar yaprak lekeleri, yaprak kurumaları, yaprak ve meyve dökülmeleri, büyümedeki gerileme, solgunluk ve ölümle sonuçlanır.

Şimdi başda bahsettiğim ve pek çoğumuzun yabancı olmadığı emek,özveri ve paylaşım bir anda yok olmaya yüz tutacak... Yaşanmışlıklar anlatılacak ancak paylaşılamayacak... dokunulamayacak...


Belkilerle dolu bir yazı yazmak istemiyorum,

Burası öyle bir yer ki; hep birşeyler var. Hep birileri var, hep hep hep... Ancak belki de bundan sonra hep yek bir yer olacak mı? ...

Hep yek ne demek? Hep yek; yanlız olacak demek... Hep yek; kaçış demek... Hep yek; kaybetmek demek...

Karabiga belki de birkaç yıla kaybetmiş olacak mı?... Mavi yok, özgürlük yok...

Tabi ancak BİZ izin verirsek kurulucaktır termik santral... BİZ çocukluğumuzu unutursak, yüzmeyi unutursak, en önemlisi hafızamızı sıfırlarsak olacak bunlar...

31 Ocak 2011 Pazartesi


Her yıl bir günde/bu günde olsa da; Annem adına birşeyler yazmak hem güzel/tarifsiz hem de etkilenmemeye çalışsam da acı verici...

Annemi kaybedeli sekiz yıl oldu... Bu süreç içerisinde bende neler değişdi/gelişdi aslında bunları önemsiyorum... İçimdeki acı ilk günkü gibi, acılar zaman geçtikçe kayıp olmuş gibi görünse de, birşekilde iz bırakıyor, olaylara bakışında ya da tepkilerinde bu izler çekinmeden kendini gösteriyor...

Bir şeyi/herhangi birşeyi kaybetmekle başlıyor telaş; maddi olanakları başka alternatiflerle yerine koyabiliyorsun ancak manevi olanakları birebir yerine koymak mümkün olmuyor... Ne kadar güçlü olsan da bir şekilde karşına çıkıyor. Benzer olaylar ile tazeleniyor anıların/sevdiklerin... Anıları hatırlamak/yaşamak da olgunlaştıyor düşüncelerini şüphesiz...

Fotoğraf albümleri belki de bu nedenle varlığını sürdürüyor... Zaman zaman cesaretlenip de araladığın albüm sayfalarına bakıp da gördüklerin/yüzleştiklerin/ kendi kendine seslenişlerin hep sana dair izler taşımakda... Şu yaşamda biriktirdiğin ne varsa sana dair, en güzeli de bu biriktirdiklerin sayesinde, başlangıçlarının daha güçlü oluyor olması bana göre..

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...