27 Kasım 2008 Perşembe

Özlemek...

Bir şeyleri özlediğinde ne yaparsın? Özlediğin ne ise onu bulursun. Ya da özlemini sonlandırmak için başka alternatifler üretirsin. Bu senin tercihine kalır.
Ya olmayan birşeyi özlediğinde ne yaparsın?
Peki bu daha önce olan ama artık mümkün olmayacak imkansız birşey ise...?
İşte o zaman anılar devreye girer ve seni ayakta tutar. Yoksa seni varlığından haber aldığın birini özlemekten ne alıkoyabilir ki?

Benim özlemim annem için... Annnemi özlediğimi şuana kadar alçak sesle bile kendime itiraf edemedim. Annemden sonra ne kadar zaman oldu sayamadım da... Geçen zaman belki daha da ketum olmamı sağlayacak biliyorum. Aslında buna alıştım da demiyorum, ama sanırım özlemek duygusunu en ağır haliyle yaşıyorum. Annemin varlığının anlamını ve “O” olmadan yaşanan bu sürede, O'nu nereye koyduğumu daha iyi hissediyorum. Bazen arkadaşlarımın anneleri bu durumu bilmedem benim canım anneme selam söylüyorlar...Bazen açıklıyorum bunu, bazense sessiz bir baş sallaması ile cevaplıyorum...

Ailemde bir kez olsun annemden sonrası için keşke demedik. Şunu da şöyle yapmasaydık lafı çıkmadı hiç. Belki de içimize attık, itiraf edemedik. Ama hayır(!), ailede hiç birimizde keşke duygusu barınmadı. Barınmadı çünkü keşkeler saklanmaz, insanın içini yer bitirir.

Peki biz neden keşke demedik annem için?Neden mi? Çünkü biz bu keşkeleri annemin hastalığı döneminde çok söyledik birbirimize... Annem ile yapmak istediğimiz o kadar çok şey vardı ki, bu yüzden hep keşke dedik. Dua ettik; biraz daha zaman olsa... Keşke....Uzun bir tedavi sürecinde çıktı bu keşkeler karşımıza. Bir iyileşse... Keşke bir iyileşse dedik, durduk... Planlar yaptık annem için, planlarımızı O’nla paylaştık. En güzeli de buydu, planlarımızdan annemin haberi vardı. O’da katıldı bu yapılan planlara. Belki de biliyordu bu planları O göremeyecekti. Son günlerinde bile bizle nasıl eğlendiğini, dalga geçtiğini hatılıyorum... Bizim anılarımız bunlar...Daha yazılacak çok şey vardır şüphesiz. Gerçekleşmesini beklediğimiz ne çok planımız var hayata dair, ve paylaşmak istediğimiz süprizler...

Bir o kadar da özlediğimiz insan var hayatımızda. Pek çoğu bir telefon uzağımızda olan ama keşke dediğimiz....
Hayatınızda değer verdiğiniz kişiler ve anılarınız varsa özlemek çok güzel birşey...

20 Kasım 2008 Perşembe

Kriz


Hepimiz elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibiyiz. Şimdi ne olacak deyip, kendimizi haksız yere cezalandırılmış gibi hissediyoruz.

Peki sorun nerde? Biz ne yaptık ki kariyerimiz ve gelecek planlarımız bu kadar etkilendi? Bunca yıl boşuna mı okuduk?

Pek çok arkadaşım işsiz kaldı şu kriz başlangıcında. Başlangıç diyorum çünkü bu başlangıç bile bize ağır bedeller ödetiyor.
Korkarım ki önümüzdeki günlerde ben de bu işsizler furyasına dahil olacağım, olabiliriz.
Ve şuan yapacağımız en iyi şey işimize sahip çıkmak. Aslında birkaç ay öncesinde mırın kırın ederek çalıştığımız işten bahsediyorum.

İnsanoğlu ürettikçe yoluna devam ediyor. Kendini oyaladıkça da mutlu oluyor. Çalışmak ve bu anlamda bir işe sahip olmak şu dönemde en büyük değer. Hem maddi hem de manevi olarak...

Sabah uyandığında işe gitmek için hazırlanıyorsan şanslısın... Öncesinde rutin dediğimiz bu yaşam şeklini kaybetmemek çabası hakim hepimizde.... Değil mi?

Açıkçası ben de dahil olmak üzere çok şımarmamış mıydık? Çok yakın geçmiş zamanla, şimdiki dönemi karşılaştırdığımda bunu daha iyi gözlemliyorum... Öğle yemeklerinde bile özel biryerlere gitme çabasında olduğum, sonra akşamları için değişik programlar yaptığım dönemler ve şuan en iyi şeyin az ve öz davranıp bu kriz dönemini en iyi şekilde atlatmam gerektiği düşüncesi bu.

Tabi ki kendimizi herşeyden soyutlayamayız; birşeyler yapılmalı, gezilmeli, keşiflerde bulunulmalı. Eleştirdiğim nokta bu değil.
Ama olmayacak fiyatlar ve ücretler gördük, ödedik. Buna da itiraz etmedik maalesef... Bir makarna olsa olsa ne kadar olabilir sorusunu düşünmeden kabul ettik ve ödedik.... Buna da alıştık, yazık ki yine kabul ettik.... Ve tekrarladık.... Makarna sadece bir örnek benim için, bu örnekleri herkes kendince çoğaltabilir.... İşte bahsettiğim şımarmak duygusu bu!!!

Bir de madalyonun öbür yüzü var tabi. Bu krizden en çok biz etkilendik diye düşünüyoruz ama bir kesim için bu çok daha farklı. O’nlar, bizim gibi şimdiki dönemle geçmiş dönem arasında kıyaslama bile yapamıyor... O ederinden çok daha yüksek fiyata ödediğimiz makarnadan haberleri bile yok. O’nlar için kriz olsa da, olmasa da sosyal yaşantıları yok çünkü. Çünkü bizim askıya aldığımız pek çok şeyi zaten yapmadıkları için bildikleri tek şey sadece hayatta kalma mücadelesi.
Yaşam onları hiç şımartmadı çünkü?

Elinden oyuncağı alınmış olmak hoş değil, ama o oyuncağa hiç sahip olmamış olmak da neyle karşı karşıya olduğumuzu düşündürmeli bize....

Etrafınızdaki her şeyi gözleyin ve bu geçici yaşamda sahip olduğunuz her şey için müteşekkir olun...

18 Kasım 2008 Salı

Gülmece


Dünya 5m2'den İbaret



Bana bunu bir kez daha kanıtladı dünya.
Nasıl mı?

Bir fotoğraf albümüne bakıyorum, ve bu albümde beklemediğim biri çıkıyor karşıma. Bu albümde ne aradığına mı şaşırırsınız? Yoksa bu albüme neden sonuna kadar baktığınıza mı?

O an yaşadığım şaşkılık bir süre devam etti...

Hepimiz buna benzer olaylar yaşamış, bu dönemleri sorgulamışızdır. Bende bu durumlar on kat daha fazla yaşanıyor. Nedenini bilmiyorum?

Aslında yaşamda herşey tesadüf değil midir? Dünyaya gelmemiz vs.
Bu tesadüfler yaşamı şekillendirip, anlam veremediğimiz şekilde bizi şaşırtıyor. Ama sonrasında bunları olağan kabul ediyoruz. Bazense yaşanılanlara anlam vermeyip herşeyi orada bırakıyoruz.
Tesadüfler hep ummadık zamanlarda çıktı karşımıza, bu nedenle bizi çok şaşırttı. İsteklerimizin son buldu ya da üzerine sünger çektiğimiz olaylarda çıkıp geldi tesadüf. İyi ya da kötü bizi şaşırttı bu sayede.

Başka bir örnek; bir geziye katılıyorum. Gezide tanıştığım bir arkadaşımın çektiği fotoğraflara bakıyorum sonrasında. Bir fotoğraf dikkatimi çekiyor. Bu fotoğraf belli ki geziden önce çekilmiş. Ama nasıl olduysa ben bu fotoğraf karesinde varım. Nasıl mı? Tesadüf işte! Fotoğrafı çeken kişi-şuan arkadaşım, bu gezi öncesinde bir kaç fotoğraf çekmiş ve biz aslında onla karşılaşmışız... Aslında bu heran yaşadığımız, ama farkında olmadığımız bir durum... En doğalından yaşanılanlardan bunu anlıyorum.
Hergün yanımızdan geçip giden insanlar, kim bilir ne zaman yaşantımıza girecekler(?)... Yaşantımızın hangi karesinde var olacaklar ve bizi şaşırtacaklar... Kim bilir??

O albüme bakmış olmak hem tesadüf benim için, hem de gördüğümde yaşadığım şaşkınlık aslında özlediğimdir... Bunlar hep ilk karşılaşmaları akla getirir ve bu yüzden şaşırtır...

Bir düşünün bir yıl öncesini... Ne dersiniz var mı yaşadığınız bir tesadüf ?
Dünya sizin için kaç m2...?

13 Kasım 2008 Perşembe

Kariye Müzesi

Müzeyi ziyarete giderken yolda dikkatimizi çeken sonbahar mevsimini anlamdıran ağaç yaprakları.


Hava biraz soğuk ama güneş arada bir kendini gösteriyor. O ara yukarı bakıyoruz ve biraz önce görünen ağaç yapraklarına inat dalda kalmak için mücadele veren bir yaprak. Belki de yaprak değil...

Kariye Müzesine dışarıdan baktığımızda dikkatimizi çeken bir pencere. Renk tonları yaşanmışlığı her haliyle hissettiriyor...


Kariye Müzesi içerisinde bulunan giriş kapısı. duvarlar mermerlerle kaplı. Kapı gücü simgeler gibi büyük inşaa edilmiş. Aynı şekilde yerler de mermerlerle döşenmiş. Mermerler desenli, bu desenler dikkatlice bakılınca yorumlanabilir şekillerden oluşuyor. Ve mermerler Marmara Denizinde bulunan Marmara Adası'ndan getirilmiş. Günümüzde adada hala mermer ocakları bulunmakta.

Kariye Müzesi (Chora Kilisesi) 6. Y.Y.’a kadar giden bir geçmişe sahip. Bizans Döneminde kilise olarak hizmet vermiş. İstanbul'un Fethi'den sonra 1511 yılı Osmanlı Döneminde de camii olarak kullanılmış. Bizans Dönemi mimarisinde sıklıkla kullanılan tuğladan inşaa edilmiş. Dışarısı oldukça sade bir yapıya sahip. İç bölüme girildiğinde görülen mozaikler sayesinde o dönemde kilesi olan bu yapının neden bu kadar önemli olduğunu anlıyorsunuz. Her Bölümün duvar ve tavanları mozaik resimlerle kaplı.


Bu fotoğfta Cebrail Meleği görülmekte. Duvar ve tavan da bulunan bu moziklerin hepsinin bir hakayesi var. Mozikler o dönemin yaşamını sırasıyla göstermiyor, duvardaki mozaikler karışık olarak hikaye edilmiş.

Meryem'in Yavuz ile evlenmesini ve İsa'nın yaşamını mozikler en canlı haliyle anlatmakta.





Gezide bizimle birlikte minik Bora'da vardı, fotoğraf karesinden görüldüğü üzere henüz pek birşeyden haberi yok. Belki de herkesden farklı bir yöne bakıyor olması bunu yeterince anlatıyor. Babasının kucağında kendice bebek keşiflerini yapıyor gibi...


Bu mozaiklerin günümüze kadar gelmiş olması bizim için büyük bir miras ve önem taşımakta. Müzeyi çoğunlukla yurtdışından gelen tursitlerin ziyaret ettiğini gözlemledim...
Osmanlı Döneminde, yapı camii olarak hizmet verdiğinden dolayı, yapının içinde bulunan mozikler badana ile örtülmüş. Yapı 1948'den, 1958'e kadar Amerikan Bizans Enstüsünün yaptığı çalışmalar sonucunda, badana ile gizlenmiş olan bu mozaikler sergilenmek üzere bu çalışmalarla ortaya çıkarılmış. Yapı 1948 yılından bu yana da müze olarak hizmet vermektedir.


Çocukluktan canım arkadaşım Nilgün ile bir fotoğaf karesi... Dostluklar da müze gibi değil mi? Uzun bir dönem sonucunda yaşanmışlıkların getirdiği değer...

İstanbul'da keşfedilecek çok yer var...

8 Kasım 2008 Cumartesi

İstanbul Modern Sanat'ta Üç Gezenti


2 Kasım pazar günü :Çiğdem Ersoy, Melis Zararsız ve ben

Tophane'de, İstanbul Modern Sanat'taydık. "Şehir Yükseliyor" video gösterisi, “Suyun Bir Arada Tuttuğu” fotoğraf sergisi ile “İnsan Halleri”fotoğraf sergisi ve geçmiş tarihten günümüze dek gelen önemli ressamların "Modern Deneyimler" resim sergisini görme fıratını yakaladık.

İlk kez İstanbul Modern'i ziyaret ediyordum. Bulunduğu yer itibariyle beni biraz şaşırtsa da iç bölümüne girip de manzarasını gördüğündümde fikirlerim değişti. Gizemi de burada gizli sanırım.
Girişte güleryüzlü bir görevlinin yardımları ile sergi bizim için start alıyordu. Sergi giriş ücreti 7-YTL, isterseniz sergide bulunan eserler hakkında detaylı bilgileri dinleyeceğiniz telsiz telefon görünümünde bir makina veriliyor. Makinanın ücreti 3-YTL. Eserler numaralandırılmış ve bu numaraları makinede tuşladığınızda size eserler hakkında detaylı bilgi veriyor. Bu sayede o dönemi ve eserin hikayesini özellikle de yazarın hayatını öğreniyorsunuz.

İkinci kez ciddi ciddi bir resim sergisine gidiyordum. İlk gidişim uzun süre önceydi. Yakın bir arkadaşım güzel sanatlarda okuyordu, onun daveti ile günümüz ünlü bir ressamının resim sergisine gitmiştim. Bilmediğimdendir ki sergide resimlere çok yakın mesafeden bakıyordum, arkadaşım beni rahatsız etmeden uyarmış, resmi en güzel uzaktan baktığında hissedebilirsin demişti. Bu kez daha bilinçli geziyordum resim sergisini. Belki de bu süre zarfında öğrendiğim şeyler olmuştu. Çünkü geziden tahmin ettiğimden daha çok zevk almıştım. Saat 13:00'de sergiyi gezmeye balayıp, saat 17:00'de sergiden ayrılmıştık. Ve kafamda bir dolu düşünülmesi gereken şeyler vardı. Gördüğüm eserler bana inanılmaz olanı hissettirdiği kadar, mümkün kılınılanı da hissettirdi. Fırça darbelerindeki muhteşemliği, ama karmaşıklığı da hissettirdi. Eserler hakkında edinlediğimiz bilgiler ile bu daha bir anlaşılır hale geliyordu. Çünkü hepsinin bir hikayesi vardı. Bu hikayeleri sen de görebilirsen taşlar yerine otuyordu. Yani bazı anlamsız olduğunu düşündüğün fırça darbelerinin aslında bir hikayesi vardı. O fırça darbelerini ben de atabilir, belki aralarına daha bir ahenk katarak birşeyler yaratabilir diye düşünmedim değil. Ama benim yaptıklarım sadece fırça darbelerinden ibaret olurdu. Bunu anlamak ve hikayeleştirmek onu özel kılmak gerekliydi. Sanatçı olmak böyle birşey, başka düşünmek ve ona duygunu yansıtabilmek. Anlaşılmaya çalışmak da değil aslında bu tam olarak... Sanatta kaygı olmadığını anladım belki de. Bu yüzden sanatçılar yaşamları boyunca parasız pulsuz gezmemişler midir?
Sergide geçmiş tarih osmanlı dönemi ve cumhuriyet dönemi ve şimdi dönem resimleri sergileniyor. Ayrıca çok dikkat çekici "Şehir Yükseliyor" video gösterisinde; kot yapımından, metal mutfak eşya yapımına, saat tamirinden, demir tel yapımına ve Fransa'da gerçekleşen video gösterileri bulunuyor. En son da “İnsan Halleri” fotoğraf sergisine bir göz attık. Bir bölüm yaşarken ölü olmak temalıydı. Her biri farklı insan, farklı bir ortamda ölü bir halde fotoğraflanmış. Bu bölümün gezen kişiler arzu ederlerse bir fotoğraf karesini hikaye edebiliyorlar. Hemen bir defter bekliyor sizi ve hikayenizi buraya aktarıyorsunuz. Ben yazamadım, kelimeler neden se belirmedi o an için belki de fotoğraflar etkilemedi beni... bilmiyorum...

Ancak saate baktığımızda anladık zamanın ne kadar hızlı geçtiğini.

Tatlı yorgunluk bizi acıktırmıştı. İstanbul Modern Sanat'ın içinde çok güzel bir restaurant bulunuyor. Normalde de gelebileceğiniz ve keyifli zamanlar geçirebileceğiniz bir yer. Manzara delisi ben ahtapot gibi bağlanıverdim buraya... Cafe çok güzel dizayn edilmiş, yüksek tavanı sayesinde havadar bir ortam karşılıyor sizi. Boğaz manzarası da bonus...
Uzun bir geziden sonra güzel bir yemeği hak etmiştik. Menüden güzel olduğunu düşündüğüm bir makarna siparişi vermiştim. Siparilerimizi beklerken sergi hakkında sohbete dalmıştık. Taki siparişim servis edilen kadar...Ama gelen sipariş beni baya bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Makarna karikatür edilebilecek kadar minik, ufacık bir servis tabağında geldi. Fiyatı ile çok orantısız görünen bu tabak benim yemeğimdi. İkinci bir alternatifi sipariş etmem şu kriz döneminde yapılmaması gereken bir davranıştı. Bol ekmeği makarnaya batırarak lezzeti yakalamayı başarmıştım. Tabakta kalan son şey, yani en lezzetli yani sosu idi; sarımsaklı, naneli, birkaç sebze parçası bu anlamda tabakta kalmamalıydı. Dayanamadım ve bu son lezzeti de bitirdim.

Sevgili Çiğdem de domates soslu bir makarna sipariş etmiş ve onun da yaşadığı talihsizlik aynıydı. Ve en güzel yanını O'da benim gibi değerlendirmeyi düşünüyordu. Ki garson tabağı kaparcasına önünden almaya çabalayana kadar... Ama Çiğdem son hamle ile ondan hızlı davranarak "henüz bitirmedim" diyerek zafere ulaşmıştı...

En şanslımız Melis'ti. Hamburger sipariş etmişti. Tabak o kadar büyük ve doluydu ki, sanki bizim tabağın küçük olmasının nedeni onun tabağının o kadar büyük olmasından kaynaklıydı... En son tatlı siparişimiz tüm bunları unutturdu. Çok leziz bir profiterol ile yemek bölümü zaferle sonuçlanıyordu...
İstanbul Modern hem sanat merkezi olması hem de içinde bulunan restaurantı ile İstanbul'da gidilebilecek nezih bir yer. Ama unutmayın menüler biraz sizi şaşırtabilir. Bir de şanslı iseniz, restaurantın önünde o gün için gemi olmasın, ki manzaradan mahrum kalmamış olun...
Keyifli zamanlarınız olsun...


7 Kasım 2008 Cuma

Nasıl Olmak??? (Fark Etmek)

Herşeyi ortaya döküp çekiştirdiğiniz dönem ? Bu dönemde düşün düşün her şey sorgulanır. Yapılacak en kolay şey budur çünkü.

11 Ekim Cumartesi günü görünmez bir kaza geçirdim. İçler acısı ama yine de bu konu hakkında yazacağım. Sağ ayağımın üzeri iki yerden, yine aynı ayağımın alt kısmı da bir yerden kesildi. Dikiş sayısı anlamında kendimce rekora koştum sayılırım; yirmi adet dikiş:-)
Şu ana kadar sağlık ve genel yaşam koşullarında kendimi hep şanslı hissetmişimdir. Şans faktörü hep yüzüme gülmüştür. Ama bu kez çok daha farklı oldu. Şu beş gün evde olup, ayağa kalkmama durumunu kabul etmek hiç kolay olmadı. Bu geçici duruma alışmak için kendinizce yöntemler buluyor, en kolay nasıl ayağa kalkacağımı, nasıl dengede duracağımı öğrendim; yılmadan... En önemlisi yardım almadan bunu yapmayı istemek seni ve etrafını ister istemez zorluyor. Sonrasında edindiğim iki değnek ile bu hal biraz daha kolay geçti şükürler olsun...

"Nasılsın(?)" bu sözün anlamını kavradım şu süre içinde. "Nasılsın(?)" anlamının üzerimdeki egemenliğini ve o an için ne durumda olduğumu gerçek anlamda belirtmenin, insan üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkisini fark ettim... Artık rutin hala gelmiş bu soru ve soruya verilen cevapları geçiştirmeyeceğim...

Nasılsın Fethiye?
Ayağımda yirmi dikiş ile kıpırdamadan uzanmak, bir an önce iyileşmek isteğiydi benim hissetiklerim... O normalde aslında hiç bir sorunum olmadığı halde verdiğim "eh işte" cümlesini bir kenara atıp "harikayım" cümlesini kurmak istiyordum... Elimden birinin tutmadan ayağa kalkacağım, temel ihtiyaçlarımı gidireceğim normal yaşantıma döneceğim zamanı bekliyordum... Şükürler olsun ki bu bir bekleyiş dönemiydi benim için. İşte bu yüzden çok şanslıyım, şanslıyız. Biliyorum ki iyileşeceğim ve eski halime, sağlıklı günlerime döneceğim. Tüm benliğin bunu bildiği için kendini daha güçlü ve moralli hissediyorsun...

Bu umut ile ayağa kalkmak istiyor, ama kalkamadığını hissettiğin an, iyileşeceğin düşüncesi ile moralin yerine geliyordu. O yüzden ben çok şanlıyım. Ve bu sürece nasıl uyum sağlayacağını bir kaç moral bozucu denemeden sonra öğreniyorsun. Çünkü iyileşeceksin bildiğin bu(!)(!)(!)...

Bu kendini dinleme dönemi herşeyi düşündürüyor. Son günlerde yaşanan ekonomik kriz, şehit olan askerlerimiz, doğru işi yapıp yapmadığım, hayattan beklediklerin, hepsi karşı konulmaz düşünceler silsilesi olarak tek tek sorgulanıyor. Düşündükçe daha derinlere iniyor, içinden çıkılmaz gibi görünse de o en dip noktada tüm sorulara cevaplar bulunuyor.

Fart etmeyi, bunu fark ettirmemeyi öğrendim. ( Can Yücel ) Çünkü daha önce gördüğüm ama üzerinde durmadığım, başıma gelmeden anlayamacağım şeyleri yaşıyordum...
Bir hafta süresinde karşılaştığım olaylar sayesinde empati duygum hiç zorlanmadan gizlendiği yerden dışarı çıktı;

Ablamda kaldığım için müdahale yapılan hastanede değil farklı bir hastanede pansuman yaptırmam gerekti. Örneğin gittiğim bir hastanede yaşadıklarım normal şartlarda benim başıma gelmez diyeceğim şeylerdi. Kaldı ki bu yaşanılanlar özel bir hastanede gerçekleşiyordu maalesef.

Ablam ile pansuman için en yakın hastaneye gitmiştik. O gün henüz değneklerim yoktu ve ablamın yardımı ile sekerek hastaneye girmiştim. Hastaneye girdiğimizde kimse yardımcı olmamıştı. İçerisi olması gerektiğinden daha kalabalık görünüyordu.. Neyse danışmaya gidip ne istediğimizi söyledik ( biz birşey istiyorduk ) Bu istediğim şey için on dakika suçlu çocuklar gibi ayakta beklemek zorunda kalmıştım.

Kendi içimde sabırsız biriyimdir,( hata yapmayı sevmem ) herşey hemen olsun, hata olmasın isterim, ama kurallar çerçevesinde sıralanır bu sabırsızlığım. Sanırım bunlar hep alıştığım şeylerdi. Uzun süredir ortak yaşam alanlarında bulunmamıştım. Asıl kuralların burada uygulanması gerekiyordu. Annemin hastalığından bu yana karşılaştığım şeyler değildi bunlar.

Benim dışımda gerçeklerşen böyle olayları anlamaya çabalarım. Ağız dalaşına girmeden karşı tarafı anlamaya ve durumu kendisinin fark etmesini sağlarım sabırla... Bu da karşımdakinin utanmasını ve bu sayede bir daha buna benzer durumları tekrarlamamasını sağlar; sanırım, inşallah... Danışmadaki görevli kızla böyle bir hal içindeydik. Beni fark etmiyor ve bu yüzden canım yanıyordu... Beni bekletmesinin nedeni; O'na göre ilk müdahale nerede yapıldı ise orada pansuman yaptırmam gerektiğiydi. Neyse bu durumu kısa sürede aşmıştık, ama bu kez de pansuman ücreti alınacağını bunu sigortanın karşılamadığını söyledi. İlk sorunun aşılması ile ikinci sorunun da kendiliğinden aşılması gerekiyordu. Sigorta şirketini araması gerektiğini söyledim. Beni dinlemiyor, peşi sıra cümleler kuruyordu.... O an karşımda duran sesi kısılmış, sadece görüntüsü olan bir tv ydi sanki... Çünkü sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu. Yanlış bildiği şey üzerine ısrarla susmuyordu... Neyse ki sigorta şirketini aradı.Telefonu kapattığındaki yüz ifadesi ile "Haklıymışınız dedi biraz önceki halinden çok farklı ve sessiz bir ses tonu ile..." Haklıydım ve yaklaşık on dakikadır tek ayak üzerinde durmak beni zorlamış ve acı ki üzmüştü".. Bu durumun beni nasıl rahatsız ettiğini anlaması için "Yaklaşık on beş dakikadır tek ayak üzerindeyim ve ayağımdaki yara sanırım açılmış olmalı, şimdi de bunu öğrenmek için sigorta şirketini arayalım mı? onlar öneride bulunurlar size? Derken ablam duruma müdahale ediyordu; çünkü ben benden çıkmak üzereydim... Kurallar ha(!).

Tekerlekli sandaliyem geç de olsa geldi... Yanına da hastanede bulunduğumuz süre içinde yanımızdan ayrılmayan karikatür gibi bir hasta bakıcı verildi...

Personelin ilgisiz olmasının tek nedeni hastanenin olması gerektiğinden daha kalabalık olmasıydı.. Hastaların çoğu da ne yapacaklarını bilmez durumdaydılar maalesef... Burada özel hizmet verilmesi dışında, sosyal hakları olan tüm hastalara da hizmet verilmesi, nedeni açıklıyordu. Sorun, yoğun kalabalık nedeniyle bıkkın olan personelden kaynaklıydı... Ama sağlık sektörü bunu neden olarak kabul etmiyor maalesef...

Pansuman yapılması için acil bölüme girdik. Orta yaş bir hemşire gerdi içeri. Hemşire benle ve rahatsızlığımla ilgili hiç birşey sormadan elindeki makasla, tam da dikişlerimin olduğu bölümden sargıyı kesmeye çabalıyordu. (resmen çabaladı) Kibarca hemşireyi uyarmama rağmen beni anlamaz halde aynı şeyi takrarlıyordu. Canım burnumda olduğu için temiz sargı isteyip pansuman yapılmadan yaramı sarmayı ve hemen buradan ayrılmayı istiyordum... Bu halde biraz agrasif olduğum gözlemlenebilir. Ama yine de birşey söylememek adına sakin davrandığımı söyleyebilirim, bunu ablam sağladı sağolsun...

Ablamı o an odanın köşesinde hemşire ile konuşurken gördüm, O'na yapabileceklerim konusunda uyarıyordu :-)) Ama kurallar doğrultusunda....

Nihayet durumu anlayan başka bir hemşire geldi de biraz önceki yaşanılanları düzeltmeye çalışır halde çok dikkatli davrandı... Pansuman tamamlanmış, çıkmak üzereydik ki müşteri hizmetlerinden bir bayan gelip başta gösterilmesi gereken ilgiyi göstermeye çabalıyordu... Anlaşılan o ki durumu toparlamaya çalışıyorlardı ... Hastaneleri kimse sevmez, ben artık hiç sevmiyorum. Eksikliği hissedilmesin ama ihityaç da duyulmasın... Sadece bize refaket eden hasta bakıcı çok yardım severdi; sağolsun bizi kapıya kadar geçirdi....

Böyle sekerek dışarıda olmak beni çok zorluyordu. Sağ ayağıma basamadığım için ayakta durmakta zorlanıyor ve yardım da alamıyordum. ( ortalamanın üzerinde bir boy ile bu sahiden mümkün olmuyordu. )

Bu durumu aşmak için iki değnek aldık. İşte değnekleri ilk kullandığım an neyle karşı karşıya olduğumu anladım. Bu kaygının hemen ardından da ne kadar şanslı olduğumu anlıyordum; çünkü ben iyileşecektim... Allahım lütfen bir an önce iyileşmek istiyorum dedim içimden; sessizlikle.... İlk denemede dengesiz ve ürkektim... Sonra sistemi kavradım... Dışarıdan bakıldığında komik hareketlerle yürümeye çabalıyordum. Ya çok hızlı öne doğru atılıyor, ya da dengesiz bir halde yavaş gidiyordum. Bu yüzden karşı karşıya kaldığım kişiler benden uzak duruyorlardı.... Yeni yürümeye başlayan çocuk edasındaydım...

Bu yaşadıklarımın hepsi sosyal yaşamda oluyordu. Ortak kullanım alanları engelliler için uygun koşullara sahip değil, fark ettim... Kaldırımlar ya çok yüksek ya da çok darlar, aniden karşınıza çıkan yüksek merdivenler de dahil buna... Maalesef etrafdaki insanlar da çok hızlı hareket ediyorlar, bu yüzden de beni fark etmeleri kolay olmuyordu....

Karşı caddeye geçmek için yaya geçidini kullandım. Bana geçiş hakkı veren yeşil ışık henüz karşıya geçmeden kırmızıya dönmüş ve belki beni görmeyen belki de alışkanlıkları dolayısıyla arkada bulunan araçlar kornaları ile önde bulunan araçları taciz ediyordu. Yazık ki fark etmemişler ve bu yüzden beni de taciz ettimişlerdi... Onlar beni fark etmediler ama ben onları bu sayede fark etmiştim....

Aksaray- Yeşilköy Havalimanı arasında bulunan metro hattındaki bazı duraklarda ne asansör ne de yürüyen merdiven yok... Bunu da fark ediyorum. Peki neden yok?(!)(!)(!)

Carrufour Alışveriş Merkezi nde engelli kişiler için girişte tekerlekli sandaliye mevcut. Bu sayede nasıl keyifli bir alışveriş gerçekleştiğimizi anlatamam. Teşekkür ederim.... Nihayet Fark edildik (!)

Yine pansuman için hastane yolundayız. Az biraz yürüyebiliyorum.
Hastaneye vardığımda fark ediyorum ki artık ilgi beklemiyorum, tekerlekli sandaliye istemiyorum, çünkü bu duruma uyum sağlamayı öğreniyorum... Bunu da fark ediyorum.
Sevgili doktorum geliyor, tanıyor beni... İlk müdahale yapıldığında kendisiyle yaklaşık bir saat sohbet ettimiştik. Bu sohbet süresi zarfında Türkiye'yi kurtardık...
Doktor kendi sektörünü, ben kendi sektörümü anlatmıştım... Tam da zamanına denk geldi; küresel bir kriz içindeyiz çünkü... Ama fark ettik ki ben kendisinden daha çok kazanıyormuşum... Bunu da fark ettim....

Hastaneden çıktığımda çok mutluydum. Çünkü ayağım çok iyi durumdaymış... İnşallah önümüzdeki hafta dikişlerim alınacak... Taksi çağıyoruz ve nereye gideceğimizi söylüyoruz... Keşke binmeseydik. Taksici çıldırmış durumda kullanıyor aracı. İkinci kaza olması ihtimal dışı bile değil.... Sonra da istediğimiz sokağa girmek istemiyor... ama bunu söylemiştik, ve durumumu fark etmeden bık bık bık konuşmaya devam ediyor. Fark ediyorum ki taksicide sadece allah korkusu var, ne desem de insem diye düşünüyorum.... O beni fark etmiyor ama ben bunların hepsini fark ediyorum...Tartışmaya değmez besbelli... Sadece inerken "allah razı olsun" deyip iniyorum taksiden... En son söyledğimi anlamış olacak ki ardımızdan mahçup halde bir kaç kelime söylüyor... Bunu da fark ediyorum...

Ve nihayet evime geldim... Bana bu bir hafta boyunca ablam baktı, biliyordum ama bunu tekrar fark ediyorum; benim harika bir ailem var.... Teşekkürler...

Ve bir hafta geçti, belki bugün dikişlerim alınacak kontrol için hastanedeyim... Biraz erken gelmiş olmalıyım ki henüz doktor gelmemiş... Hemen yanımda benle birlikte bekleyen bir aile var. Genç bir aile, bir buçuk yaşlarında bir de erkek bebekleri var. Babasının kucağında ayağı sargılı mahsun mahsun bakınıyor etrafa... Benim de değneğime ve ayağımdaki bandaja bakıyor. Sanırım O'da bu halinden sıkılmış olmalı ki sürekli hareket etmek istiyordu... Babası ayak bileğini çatlattığını söylüyor. Ben de " geçmiş olsun" diyerek gülümsüyorum, sonra da " ikimiz de aynı dertten muzdaribiz sanırım" diyorum. Bu cümleyi neden kurduğumu, en azından "muzdarıp" kelimesini neden sonuna eklediğimi anlayamıyorum. Karşımda hiçbir şeyden haberi olmayan birbuçuk yaşında bir bebek(?). Görünen o ki bu kelimeyi babası bile anlamlamdıramadı. İçimde bu yaşanılan durum için kahkahalar büyüyor ama orada kalıyorlar... Neyseki asansörede bu kahkahalar özgür kaldı....
Sonraki kontroller için kendim bir hastane tercih ediyorum. Ve aradaki "farkı" görüyorum. Ablamın bana iyi bakması ve bu bir haftalık dinlenme sürecinde ayağım gayet iyi durumda.

Günümüz koşullarında engelli kişilerin yaşamları çok zor, ortak yaşam alanları içinde onlar için hiç bir kolaylık söz konusu değil. Toplumun genelinde yaşamın getirmiş olduğu sorunlar nedeniyle engelli kişilere karşı maalesef anlayış ve yardım da söz konusu değil... En acı hali ile bunu yaşadım ve gördüm.... En önemlisi sağlık sektöründeki sorunlar... Eğer özel sağlık sigortanız yok ise, maalesef hastanelerin genelinde doktorlar dışında, hastane personeli nasıl riskli bir sektörde çalıştıklarının farkında değiller... Ve bunun da farkında olmayan hastane yönetimi...

Farkında olmalılar ki, insanın başına ne zaman, nerede, ne geleceği belli değil. Gideceğimiz hastaneyi de seçme şansımız olamayabilir...

Dilerim ki sağlık sektörümüz biraz da olsa ihtiyaçlara cevap verir durumda olur.. Çünkü riski kabul etmeyen tek sektör Sağlık sektörü...
Ve "fark edelim" lütfen... Empati gücümüzü kullanalım... En önemlisi şanslı olduğumuzu, nelere sahip olduğumuzu fark edelim... Bugün O, yarın için O kişi "sen" olabilirsin...

Sağlıcakla kalın...

İstanbul'u Keşfetmek


26,07,2008
Her ne kadar etraf kalabalık da olsa , benim için sessiz bir sabah... Güneş tam da yüzüme yansıyor. Biraz yakıcı ama rahatsız etmiyor. Karşımda eşsiz bir boğaz manzarası.. Yer Dolmabahçe Sarayı, elimde simit.... Uzun süredir özlemini çektiğim o çıtır çıtır, mis kokulu ve susamlı... Yanında da olmazsa olmaz cam bardakda çay... Dolmabahçe Sarayı avlusunda girişte, hemen sağ tarafda, deniz kenarında bulunan bu bölüm çok keyifli bir yer. Neredeyse on yıldır geliyorumdur buraya... Ağaçların gölgesi ile boğaza karşı pineklemek çok keyifli... İstanbul'un karmaşasından uzaklaşmak için birebir bir yer. (benim için) Ve sanıyorum pek çok kişi burasını bilmiyor. Hemen dışarda otopark önünde bulunan yeri biliyordur.

Bugünkü program boğazda gerçekleşecek bir tekne gezisi. FinansNetwork İstanbul’ün düzenlediği bir gezi.

Sarayın bahçesinde yaptığım bu güzel kahvaltıdan sonra geziye katılmak için buradan ayrılıyorum. Planım Saraydan çıkıp, Beşiktaş yolundan devam ederek, Ortaköy'e doğru yürümek. Etraf da bunu destekler haliyle sakin görünüyor...

Hatırlıyorum çocukluğumda ilk kez buraya geldiğim zaman, şuan bulunduğum cadde beni büyülemişti... Ağaçların gökyüzüne yükselişi ve Dolmabahçe Sarayı'nın ihtişamı gözlerimi kamaştırmıştı...İşte o zaman bu atmosfer ile sanki tüm İstanbul şehri "böyle olmalı" diye düşünmüştüm. Keşke böyle olsa; tüm caddeler bu şekilde devam etse boğaz boyunca.... Ağaçlar gökyüzüne doğru uzanmış, geniş ve düzenli caddeler.... Ne keyifli olurdu bu hal içinde araç kullanıyor olmak. Hele ki iki teker ile sürüş keyfi...

Bu düşünceler ile Ortaköy'e varıyorum. Sanırım en erken ben gelmişim. Deniz kenarında boş bir bank beni çağırıyor(!) kedi misali güneşe karşı oturuyorum. Gözlerini kapatsan dahi bu hoş manzara hayalinde beliryor... Ve sessizlik... Hemen önümde birkaç martı var; balık avında. Kafamı çevirip de sol tarafda gördüğüm yer Ortaköy Camii... Ortaköy Camii'nin ardına gizlenmiş Boğaz Köprüsü en yakışıklı ve kendinden emin haliyle görünüyor.

Hemen sağ tarafda ileriye doğru baktığımda uzak da olsa Kız Kulesi çarpıyor gözüme... Ve sırasıyla bu görüntüyü takip edince de Topkapı Sarayı, sonrasında sanki düz çizgi üzerine özenle yerleştirilmiş gibi Yenikapı'ya doğru sırasıyla camiler görünüyor; büyüleyici....

Ellerimde biraz önce yediğim simitin kokusu kalmış... Bir tane daha olsa hayır demez hemen yerdim...
Gezi için arkadaşlarım gelmeye başladılar bile... Ve tekne gezisi başlıyor.
Güzel bir boğaz turu ile gezi Karadeniz'in maviliğine doğru devam ediyor...
İstanbul’u İstanbul yapan eserlerden bir tanesi olan Dolmabhaçe Sarayı’nı tanıyalım;
Dolmabahçe Sarayı Avrupa sanatından etkilenerek 1843-1856 yılları arasında inşaa edilmiş. O dönemin Sultan’ı Abdülmecit, mimar Karabet Balyan’a boğaza nazır gösterişli bir saray yapmasını istemiş. Sultan, Dolmabahçe Sarayı yapılana kadar Topkapı Sarayı’nda ikamet etmiş. Saray bittiğinde de hemen Topkapı Sarayı’nı terkedip, Dolmabahçe Sarayı’na yerleşmiş. Saraya dışarıdan bakıldığında o döneme ait Avrupa etkileri hemen göze çarpıyor. İşlemeler ve gözü yormayan bu yapı boğazdan bir başka güzel görünüyor.

Saray üç kattan oluşuyor. 285 odası ve 43 salona sahip. Denize bakan bölüm 600 metrelik bir rıhtımdan oluşuyor. Boğaza karşı bu kadar geniş bir alanda yürüş yapmak çok keyifli olsa gerek. Sarayın hem iç büyüklüğü hem de dış bölüm büyüklüğü o dönemin zengin yaşam şeklini anlatmakta. Sarayın hayranlığını arttıracak başka bir unsur da iki devasa büyüklükte kapıya sahip olması. Birinci kapı giriş kapısı, diğeri ise hepimizin bildiği Dolmabahçe yolu üzerinde bulunan ve günümüzde iki askerin kıpırdaman nöbet tuttuğu kapıdır. Kapılar işlemeler ile süslenmiş. Diğer yandan dikkat çeken başka bir yer de sarayın bahçesidir. Çeşit çeşit çiçeklerle bezenmiş, sıra sıra ağaçların göğe yükseldiği yapma tablo görünümünde cenneten bir parça gibi dir. Sarayın iç bölümünde bulunan balo salonu da en dikkat çeken bölüm. Göz alıcı bir görünüme sahip. Bu bölümün tavanı diğer bölümlere göre daha yüksek inşaa edilmiş. Tavan yüksekliğinin yansıttığı gösteriş ve şaşa sayesinde o dönemde yapılmış törenleri hayal edebiliyorsunuz. (hayal etmekten kendini alıkoyamıyor insan)

Sarayın giriş tarafında, Sultan’ın özel görüşmeler yaptığı bölüm bulunuyor. Geçmiş tarihimizde önemli pek çok karar burada alınmış. İç bölümde bulunan tüm eşyalar büyük bir titizlikle günümüze kadar gelmiş. Sarayda bulunan eşyalar, perdeler ve tablolar o dönemin zenginliğini ve şaşasını en açık haliyle gösteriyor. İstanbul’a gelip de Dolmabahçe Sarayı’nı ziyaret etmeden gitmemeli. Tarihimizi okumak kadar bu tarihe tanıklık etmiş eserleri görmek de önemlidir. İstanbul şehri kültür zenginliği sayesinde geçmiş tarihimizi, her sokağında, her köşesinde bize çekinmeden sunuyor.

Sarayın büyülü havası duvar ve tavan işlemelerinde görülüyor. O dönemin en ünlü Avrupa sanatçıları tarafından bu işlemeler özel olarak yapılmış. Örneğin bir kaç odanın her yeri aynı renk ile döşenmiş. Bu da zevk unsurunu o dönemde önemli kılıyor. Sarayın bilinen en büyük özelliği de dünyada bulunan tüm saraylar içinde en büyük balo salonuna sahip olması. Yakın tarihimiz Cumhuriyet dönemine de tanıklık etmiş olması ile Ulu Önder Atatürk’ün burada vermiş olduğu törenleri akıllara getirmek mümkün oluyor. Balo salonun tam ortasında bulunan avize dikkat çekici. Salonun ihtişamına yaraşır şekilde yapılmış. 4,5 ton ağırlığında bulunan bu avize kristalden yapılmış görsel bir eser.

Bu gösteriş ve şaşa ile süslenmiş saray sizi şaşırtmadan uzun koridorlardan geçerek harem bölümüne götürüyor. Her yerin ayrı bir güzelliği olduğu gibi harem bölümü de özel olarak inşaa edilmiş. Sultan’ın eşi ve annesinin odası ve sarayda görevli hizmetkarların odaları bu bölümde bulunuyor. Sarayın kuzeyinde kalan bölüm de şehzadeler için ayrılmış. Günümüzde bu yapı Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet vermekte.

Bana göre sarayın en önemli dönemi Atatürk’ün yaşadığı dönem. Özellikle son günlerini burada geçirmiş olması bunu fazlasıyla hissettiriyor. Atatürk, İstanbul ziyaretlerinde Dolmabahçe Sarayı’nda kalırmış.
Ve odasını ziyaret ettiğinizde ilk göze çarpan dokuzu beş geçe donup kalmış olan saat oluyor. “Atam Dolmabahçe’de”....

Saray günümüzde haftanın belirli günlerinde halkın ziyaretine açıktır.
Geçmiş tarihin en önemli dönemlerinden Osmanlı Dönemi, sonrasında Ulu Öndermiz, Atatürk’ün, Cumhuriyet Dönemi’nde önemli kararları burada almış olması nedeniyle de kat be kat sarayın görülmesini gerekli kılıyor. İstanbul’u keşfetmek için öncelikle İstanbul’u İstanbul yapan, tarihin canlı tanıklarını tanımak gerekli. Her eser size tarih adına birşeyler öğretir. Tarihi keşfetmek için okumalı, ama tarihin ruhunu hissetmek için de onları ziyaret etmeli. Keşiflerimiz sonsuz olsun...

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...