31 Ekim 2009 Cumartesi

Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.


Çok özel ve bir o kadar da anlamlı bir kaç söz paylaşmak istiyorum(!)
İleri görüşlü olmak, lider olmak, sonsuzluk ile anılmak(!)

Ben bir Türk olarak gururluyum, Atalarımın geçmişte verdiği mücadele sonucu yaşadığım bu özgürlüğe el uzatanlara, dil uzatanlara karşı sonsuz mücadelemi Cumhuriyetimiz'e sahip çıkarak, bu doğrultuda Atatük İlke ve İnkılaplarımıza bağlı kalarak yaşamımı devam ettireceğim.

Vatan sevgisi ile dolu yaşama bağlılığım, benim inançlarım ve özgürlüğüm ile eş değerdedir. Bilirim ki, yaşadığım bu ülke en kıymetli varlığımdır; varlığımızdır.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda katıldığım fener alayı yürüyüşünde ilk önce 100 kişiydik, ancak geçen süre zarfında, belki yarım saatlik bir süreç bu, toplamda 5000 kişiye ulaştık. Hep bir ağızdan marşlarımızı söyledik, en sonda İstiklal Marşımızı okuduk ve ne kadar özgür ve değerli bir ülkede yaşadığımın farkına bir kez daha varıp, gururlandım.

ATATÜRK DİYOR Kİ;

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.
Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.
Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.
Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.
Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.
Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.
Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.
Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

30 Ekim 2009 Cuma

Ağustos ayında doğan bahtsız böcek

Ağustos böceği hikayesini bilir misiniz?

Daha ilkokul yıllarında bir hikaye öğretildi bize, çalışkan karınca ile tembel ağustos böceği hikayesi...
Karınca yaz sıcaklarında çalışır, ağustos böceği ise elinde gitarı ile şarkı söyler. Yani bir anlamda ense yapar.
Sonra kış mevsimi gelir ve yaz döneminde çalışmayan ağustos böceği açıkta kalırdı.

Halbuki hikayenin gerçeği bu değil, doğa başka şekilde sunuyor bu hikayeyi bize. Çünkü Ağustos böceği adından da anlaşılacağı üzere sadece bir ay yaşar. Ancak bu gerçeğin uzun bir geçmişi de var. Yaklaşık 17 yıllık bir bekleme süresi bu...

Ağustos böceği yaşama merhaba demek için tam 17 yıl bekler. Toprağın altında bir lavrada, dünya yüzünü sadece 1 ay görmek içindir bu bekleyişi.
Adı, yaşam şekli , buna bağlı olan mutluluğu, topu topu 1 aydan ibaret... Eğer dünyaya erkek olarak geldiyse, ağustos böceğinin işi çok daha zordur. Yaşaması gerekli bu bir aylık ömürde, şarkı söyleyerek etkilemesi gereken, kendine eş olarak seçeceği dişi ağustos böceğine kendini beğendirmelidir.

Düşünsenize toprağın altında geçen uzun bir 17 yıl, yaşanması garanti olmayan topu topu sadece bir aylık sürede şansın varsa seni beğenecekler, aşık olacaksın ve bir ilişki yaşayacaksın.

Ya olmazsa; ya güzel şarkı söylemezsen? Ya seni dişi bir ağustos böceği beğenmez ise?
İnanılası gibi değil, doğanın kabul edilmesi çok ilginç kuralları var(!)

Her yaz tatilinde dur duraksız öten bu böceklere artık çok daha anlayışlı davranacağım. "Söyle şarkını erkek ağustos böceğim(!)" "zaman kısa, bulamazsan, yazık olacak(!)"

Şimdi anlam veriyorum şu okulda öğretilen hikayede ağustos böceğinin neden sürekli şarkı söyleyip, yan gelip yattığını...
O zaman şarkı söylemek lazım(!)

29 Ekim 2009 Perşembe

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!


25 Ekim 2009 Pazar

la vie en rose- édith piaf

Sanatçı olmak nasıl birşeydir? Bu sıfata nasıl sahip olunur?
Sanat; bir değer yaratıldığında onu kültüre dönüştüren yetenektir bana göre. Bir şeyleri beğenilme durumunda değerli kılmak. Göze, kulağa, hislere beğendirmek. Bünye bunu kabul ediyorsa, seçicilik varsa ve tek ise mantık devreden çıkıyor bana göre. Yapılan şey bir üst seviyede taşınır duruma geliyor.

İşte sanat böyle birşey, seni çeken ve etkileyen şeyin peşinde koşuyor olman. Onu özel kılan ve değerli yapan da bu. Diğer etkenler önemsiz.

La Vie en Rose" şarkısıdan bahsetmek istiyorum biraz. Fransızcam yok, ancak internet sağolsun ki, Türkçe çevirisi sayesinde şarkının hissettirdiği değer daha bir anlam kazanıyor. Bir sonbahar sabahında Paris sokaklarında yürümek hissini yaşatıyor her dinletide...

Şarkıyı en iyi seslendiren kişi de bana göre, "édith piaf" sesindeki hüzün, karakteristik yorumu şarkının anlamını fazlasıyla hissetiyor dinlerken.

Bu şarkıyı seviyordum ancak şimdilerde daha bir dinler oldum. Keyifli dinletiler...

Topkapı Sarayı Geçmişi Özlemiş!

Tarihin yaşayan tanığı;Muazzam bir kapı karşılıyor sizi...
Neler görmüş, dili olsa neler anlatırdı acaba?
Girişte öyle büyük bir avlu çıkıyor ki karşınıza, merak ve şaşkınlık içinde büyülenmemek elde değil. Bir süre sonra merak duygusu yerini öğrenmeye bırakıyor. Bu kadar şaşa ve gösterişin nedeni ancak bunu taşıyacak bir yaşam için yapılmış olmalı; Osmanlı İmparatorluğu(!).
Burası İstanbul'un en güzel yerine konumlanmış; Topkapı Sarayı (!)...Fatih Sultan Mehmet 1478 yılında, İstanbul'a yakışacak ve şehrin güzelliğini yaşamak adına, yeni yapılacak sarayın Sarayburnu olmasına karar vermiş. Ne kadar haklı olduğunu bu dönemde bile anlamak zor değil. Hem Avrupa Kıtası'ndan her alanı görebilmek, hem de Asya Kıtası'nda görünür olmak. Öyle ki, saraydan bakıldığında o muhteşem Boğaz ayrımında bulunan Haliç Kıyı'larını dahi bu noktadan görebilmek mümkün.Ben de bu hafta sonu aynı açıdan baktım bu eşsiz manzaraya. Her ne kadar bu görüntü değişikliğe uğramış olsa dahi, o büyüyü hissedebiliyorsunuz.
Topkapı Saray'ından bakıldığında İstanbul güzel ama boğazdan bakıldığında da Topkapı Saray'ı bir başka güzel görünür. Vapur ile Asya Yakası'na geçtiğimde gördüğüm şey bunu yaşatıyor şüphesiz.Saray 380 yıl Devletin idare merkezi ve Osmanlı Sultanlarının resmi ikametgahı olmuş. Dolmabahçe Sarayı yapılana kadar bu görevi devam etmiş Topkapı Sarayı'nın. Devletin yabancı misafirlerine Saray Hazinesindeki eşyaların gösterilmesi bir süre sonra bunu gelenek haline getirmiş. 1924 yılında nihayet Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ile Saray halk ziyaretine açılmış.Bu muazzam sarayı gezerken ister istmez masal alemine dalıyorsunuz. Eğer canlı olsa kim aşık olurdu acaba diye düşündüm. Olsa olsa Boğazın kendisi aşık olurdu herhalde. Çünkü en görkemli ve en üst düzey yaşanılır yer burası. Sessiz ve gizemli. Asil ama kendi halinde, Boğazda en güzel yere kurulmuş, İstanbul'u neredeyse 360 dereceden görebilir. Devletin en önemli şahsı Sultanların Sultanı, Fatih Sultan Mehmet'in adresi; dahası tek olması...Herhalde bu iki aşığa vapurlar aracılık ederdi... Ne şiirler yazılırdı bu aşk için; kim bilir...Modern çağ ile birlikte sanki saray biraz yanlızlığa terk etmiş kendini. Biraz yorgun; tarihin o gizemi, yaşanmışlığı ile küsmüş sanki İstanbul'a... Aşık olduğu Boğaz'a küsmüş belki de. Kim bilir boğaz bu modern çağa ayak uydurmak adına başka aşklar yaşamıştır da, o yüzdendir Sarayın bu sessiz ve durgun hali... Bilinmez tabi. Hani dili olsa neler anlatır, neler söylerdi bize. Ama eskisi gibi olmadığı besbelli, onu anlatıyor en açık haliyle...Okuduklarımdan bildiğim; eskiden yabancı misafirler Sarayı ziyaret ettiklerinde gördükleri manzara karşısında, "Cenneti kıskandıracak kadar güzel" derlermiş.Ben de bu hali yaşamak istedim, aradım ama pek hissedemedim... Gördüğüm şey; küsmüş bir Saray'ın ve artık kıskanılacak bir Boğaz güzelliğinin olmadığı... Belki de ona aşık bir Boğaz yoktu; büyü burda gizliydi...Anlaşılan Topkapı Sarayı geçmişi özlemiş...

20/07/2008

Kıvanç Tatlıtuğ gerçeği(!)

Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu gerçek ile tanıştım!
Genel olarak burnumun ucunu görmüyorum bu aralar, ancak tam da önümde durdu kendisi... İşte göz görünce de gerçeği inkar edemiyor bu bünye-ler; maalesef!
Gerçek olan şu ki, zat-ı muhterem tartışmasız çok çok bakılası bir varlık.
Tesadüf aynı spor salonuna gidiyormuşuz; geçtiğimiz gün karşılaşmıştık. Biranda karşımda duruverince, ilk kim olduğunu anlamadan o an, Allahım TR.de böyle bir varlık yaşayabilir mi düşüncesine büründüm!. Sonra gerçeği kabul ederek hem cinsleri de dahil olmak üzere bakar olduk kendisine.

Söz meclisten dışarı; etrafda çok da kendine dikkat eden, spor yapan, özenli tertipli erkek görmek pek mümkün değil. Karizmatik olma adı altında bir tarz oluşturma çabasında, spor yapmayan, bunu da göbek dediğin erkek kasdır düşüncesinde savunan bünyeler çokça mevcut etrafda!

Kıvanç Tatlıtuğ'u görme lütfuna eriştik, gerçekliğini de gördük. Allah sahibine bağışlasın diyelim... :))

22 Ekim 2009 Perşembe

Engelleri aşan, ışık hızında asansör:)


Hepimiz bir kez olsun metro duraklarında bulunan asonsörleri kullanmışızdır. Bu asonsörlerin öncelikli kullanım amaçlarını da biliyoruzdur. Yaşlı, hamile ve engelli kişiler için kullanılması gerekli olan uyarıları da okumuş, özeni de gösterme çabasında bulunmuşuzdur şüphesiz.

Şahsen ben her sabah metro ile işe gitmek için bu asansörleri kullanıyorum. Kullanıyorum çünkü, tam da yolumun üzerinde....
Bu sabah da metroya ulaşmak için asansörü kullanmak istemiştim. Sıkılmadan da uyarı yazısını okumuş ve asansörün gelmesini bekliyordum. Geldi gelmesine de, içerisinde bulunan kişiler inmek için sırasını beklerken, kapılar bir anda kapanıverdi...

Şaşkınlık bu ya; aslında bu durumu daha önce de yaşamıştım, asansörün kapıları açılıyor, ancak ne asansörde bulunan kişiler inmeye fırsat buluyor, ne de asansöre binmek isteyenler için bu mümkün oluyordu.
Peki nasıl olur da bu hızda çalışan ve uyarı yazıları gözümüze gözümüze konulan asansörleri ihtiyacı olan kişiler kullanabilecekler di?
Ki ben o kadar hızlı birisi olarak bu sabah da kaçırmışım asansörü...

Şaşırdım!
Ama yarın? Ama yarın....


Engelleri aşan, ışık hızında asansör:)

21 Ekim 2009 Çarşamba

İşi şansa bağlamak; hem de kör düğüm ile...


işi şansa bağlamak; hem de kör düğüm ile...

Şans, şans,şans...
Her zaman yanı başımızda olsun isteriz. Çünkü şansın bize getirileri her zaman iyidir. Taş atıp kolun yorulmaz....

Bazen olaylar hiç beklemediğimiz şekilde gerçekleşir, buna da şans deriz. Şans bazen birşeyler getirir, bazense birşeyler götürür bizden. Şans eseri gidenler bizim kararsızlığımızdır hep.

Nerden başlasam, nasıl anlatsam, ya da nasıl atlatsam??? Geçtiğimiz Cuma akşamı ben de kararsız kaldım ve işi şansa bıraktım, daha doğrusu sağlımı şansa bıraktım... Tabi bu körü körüne gerçekleşmedi, aslında bu kararıma tecrübe de diyemeyeceğim, ancak buna ön sezi denir-mi(?).

Aslında sağlık devreye girince herşey susmalı(!) Hipokrat konuşmalı. Benim kararsızlığım geçmiş dönemde yaşadığım bir rahatsızlığımın, şuanki rahatsızlığım ile aynı belirtilerde olmasıydı...

Cuma akşamı işten spora gitmek üzere yola koyulmuştum. Biraz da olsa karın ağrım vardı ama çok üzerinde durulcak bir ğrı değildi. Öğle yemeğinde yediğim birşey dokunmuştur düşüncesinde yine de spora gitmeye karar vermiştim. Bazen kendi doktorum olabiliyorum:)/bazen...

Geçen 10 dakika sonrasında miğdem ve bağırsaklarım beni baya zorlamış, en yakın alış veriş merkezinin tuvaletine kendimi zor atıyordum. Kendimi o an güçsüz ve minicik hissetmiştim. İstifra etmek istesem de edemiyordum. Bir müddet beklemiş, sonrasında alışveriş merkezinde tenha olan bir merdiven bulmuştum. Biraz da olsa kendimi toparlamaya çalışıyordum. Oracıkta bana birşey olsa kimseler bilmeyecekti. Aslında düşündüğüm şey tam olarak da bu değildi, o kadar kalabalığa rağmen kimsenin bana yardım etmeyeceğini düşünüyordum. Ayağa kalktığımda durumumun hemen iyileşecek gibi bir şey olmadığı belliydi. Ama bir o kadar da güçlü olduğumu hissediyordum. Hızlı adımlar atıyor, ancak yavaş ilerliyordum. Caddeye çıkmış, ama hemen taksi bulamamıştım. Cuma gününün verdiği trafik de cabasıydı buna. Benden önce gelmiş olduğunu düşündüğüm bir kaç kişi de taksi bekliyordu. Hiç birşeyi gözüm görmüyordu, ilk gördüğüm taksiye atlayacaktım. Önümde mücize gibi bir taksi durmuştu. Hemen taksiye binmiş; en yakın hastaneyi söylemiştim.

İnsanoğlu yanlız olduğunda da kendine telkinlerde bulunabiliyor. Ben de aynı durumdaydım, ulaşmak istediğim tek nokta hastaneydi ve gücümü kaybetmemem gerekiyordu. Bu durumda neden kimseye haber vermediğimi de açıklayamıyorum. Daha önceki gibi kotroller yapılıp eve gideceğimi düşündüğümden di sanırım....

Taksici halimi gördüğü halde çok tınlamamıştı sanki. Herhalde birşeyler çektiğimi düşünerek bana bulaşmak istememişti. Yaşadığımız bu sosyal çevrede "Empati" bu olsa gerek! Yine de şükür beni sağ sağlim hastanenin acil bölümüne bırakıyordu.

Taksiden kendi çabalarımla iniyodum. Elimde taksi ücretinin üzeri ve istifra ettiğim poşet vardı. Hatırladığım yine de güçlü olduğumdu; poşeti hastane kapı girişinde çöp kutusuna atıyordum. Elimde bozuk paraları hala sıkı sıkıya tutuyordum. İlk adımla acil bölümündeydim ve kendimi bir sandaliyeye güvenle bırakmıştım. İşte o zaman gücümü ve kontrolümü de bırakmıştım. Biraz gürültü yapmış olucam ki, Hemşire hemen beni toparlayıp bir sedyeye yatırmıştı.

O anda elimde tuttuğum bozuk paraları da bırakmıştım. Karnım sanki düşmanımmış gibi benle savaş veriyor ve canımı fazlasıyla yakıyordu... Tek başına olmak da o anın cabasıydı. Burcumun özelleği mi nedir bilmiyorum, kimseyi aramayı ve rahatsız etmek istememiştim.
Hemşire yanıma gelip de aramak istediğiniz kimse var mı? dediği anda; ceketimde telefonum var, rica etsem bana verir misiniz? demiştim.

Telefon yoktu, çantamda da değildi. Anlaşılan telefonumu o hengamede kaybetmiştim. Sağolsun hemşire bir telsiz telefon getirmiş ve ilk kez kendi kendini arayanlar kervanına ben de katılmıştım :)). Telefonum çalıyordu ancak kimse açmıyordu. Bir kaç denemeden sonra vazgeçmiştim. Herşey telefonumda kayıtlıydı, teknoloji ajandamın pabucunu dama atmış, tüm bilgileri kendine saklamıştı.

Aklıma gelen arkadaşımın telefon numarasını çevirmiştim. O'da telaşla bana ulaşmaya çalışıyormuş. Hastanede olduğumu söyleyip de gelmesi bir olmuştu. Benim kadim refakat arkadaşım.

Durum bildiğimiz gibiydi bana göre, ama tetkitler canımı çok yakıyordu, ne olduğunu henüz bulamamışlardı. Bir şeyler ters gidiyordu onlara göre. Ama bana göre öğle yediğim yemek dokunmuş ve eve gitmek istiyordum. Bunda da ısrarcı olunca kendi istediğim doğrultusunda imza atıp hastaneden çıkmaya karar vermiştim. Çünkü kendimi kobay gibi hissediyordum. O test, bu test derken canım çok yanıyordu. Bir an önce bana ağrı kesici yapmaları gerekliydi. İstifra bile edemiyordum.
Sonra doktor geldi ve çıkmamın mümkün olmadığını, tüm tekkitleri yaptırmam gerektiğini söylemişti. Sağlık sigortam var ve %25 ödeme payı bana ait. O gün de yapılacak tüm tetkitlerin %25 ni ben ödeyecektim. Ancak yapılan işlemlerde benim ödeyeceğim pay neredeyse benim bir aylık maaşım kadardı. Daha önce de böyle durumlar yaşamış, ancak sıradan bir miğde bulantısı ile bir kaç saat içinde hastanden taburcu olmuştum. Bu tetkitlere ödediğim tutarlar için, iş sağlık değil de ticaret anlayışıydı bana göre...

Doktora bu tetkitlerin yaptırmak istemediğimi söylemiş. İstediğim tek şey hastaneden çıkmaktı. Doktor bir süre sonra tekrar yanıma gelmiş, herhangi bir ücret ödemeyeceğimi, benim payımı hastanenin karşılayacağını belirtmişti. Zaten sonrasında başıma toplanmış başka başka doktorları görünce ne olduğunu anlamam daha kolaylaşıyordu... Ben tahta karınmışım; bu doktor terimi, karnım o kadar sert ki, içeride neler oluyor bu yüzden anlaşılmıyordu...

Hemen bir tomografi ve sonrasında şaka gibi gecenin ikisinde apandist amaliyatına alınıyordum. Yanımda sadece arkadaşım vardı. Aileme bile haber veremiyordum gecenin ikisinde...

Hazılırlıklar yapılmıştı. Yaklaşık dokuz yıl önce orta kulak iltahabı nedeniyle yine bu hastanede ameliyat olmuştum. Beni amaliyata gönderen kişi sayısı kolidordan görülmüyordu, o kadar kalabalıktı. Bir çoğu şuan hayatta değil zaten... Oysa ki şimdi sadece O vardı. O'da o kadar yorgundu ki, aynı zamanda şaşkın... Kolidorda da değildi ayrıca:))

Ameliyattan çıktığımda herşey normaldi. Odaya çıkarılmış, çok uykum vardı. Sabah gözlerimi açtığımda ilk ablamı aramış, heyecanlanmaması gereketiğini söylemiş, durumu anlatmıştım. Sonra arkadaşım Nilgün'ü aramıştım. Sonra bir kaç arkadaş daha... aklımda kalan numaralar ile ulaştıklarım bunlar hep....

Öğle saatlerinde doktor gelmiş; seni ben ameliyat ettim demişti. Orta yaşlarda birisiydi. İlk kez görüyordum doktoru. Ameliyat o kadar ani olmuştu ki, beni ameliyat eden doktoru bile ertesi gün tanıyordum. Merhaba Doktor(!) ve teşekkürler:))

Bana söylediği şey; apandisimin hastaneye gelmeden önce patladığı, iltahaplı sıvının patlamadan dolayı karın bölgeme yayıldığı ve bu durumun teklikeli olduğu, ancak şanslı olduğumu yine de lazer ile amaliyat edildiğimi anlattı uzun uzadıya...
Karnımın sağ tarafında küçük bir tüp vardı, iltahap sıvısı buradan dışarı atılıyordu... Bu kadar yazıya rağmen herşey olup bitmişti aslında. Ancak "Şanslı" olduğum konusu hakkaten doğruydu...
Şans; bu hastaneyi tercih etmem, acildeki doktorun sonsuz yardımları ve çok vefakar arkadaşım ve canım ailem!

Ekim ayı bana yaramıyor galiba... Geçen yıl da aynı hafta ayağımdan küçük bir operasyon geçirmiştim. Halbuki ekim ayını çok severim, terazi burcu en bayıldığım burçtur... Şans işte!

Evde yaklaşık on gün dinlendikten sonra dün ilk kez dışarı çıktım....

Çok şükür iyiyim, sağlınızı şansa bırakmayın. Şans da sizi bırakmasın..

sevgiler...

Hastane; http://www.florence.com.tr/tr/piecedetail.asp?sid=3

Açılım; açılın biz geliyoruz! mu(?)


Aylardır bekliyoruz; açıklama, içerik, somut ve makul...

Dün tvde izlediklerim açılım değil de; açılın biz geliyoruz edasında bir gövde gösterisiydi sanki.
Korkarım ki bu bir başlangıç(!)

Açılın açılabildiğiniz kadar...

Çok da açıklama yapmadan, bundan sonrasında yapılacakların daha olurunda açılımlar yaratmasını temenni ediyorum(!) Sade bir vatandaş olarak....

17 Ekim 2009 Cumartesi

Bakkal Ahmet Efendi; iki yumurta çek oradan!


Bu yıl terfi alır mıyız(?) düşüncesinden uzak daha yalın bir işte çalışmak(!).

Kariyerine yön vermeye çalışan bir arkadaşım, herhalde o günün verdiği iş stresinden bunalmış olacak; sigara almak için girdiği bakkal çıkışında. Ne güzel iş bu! demişti yıllar öncesinde...

Olacaksan bakkal olacaksın, kuracaksın tezgahını köşeye, risklerini şu dört duvara yapacaksın! diye devam etmişti...

Kendisi de özel okullarda okumuş, ailesi de bunun için yeterince riskler almıştı. Şuan görüşmüyoruz ancak tahmin ederim hala aynı stres ile çalışmaya devam ediyordur ve terfi de alamamıştır...

Ben de sabah bir başlıyorum iş hayatına, oturduğum masadan kalkmak için bazen çok ciddi nedenlerimin olması gerekiyor. Mecburi ihtiyaçlar(!)
Yerimden kalkıp da, gelene kadar harcadığım o zaman diliminde, gelen mailler gözlerimi yerinden pörtletiyor. Ki bunları tane tane okuyup, cevaplamak da başka bir yetenek istiyor...

İşte böyle(!) zamane gençliği biz, siz ve gelecek kuşaklar hep bir meslek seçme telaşında.
Olamadık bir bakkal.(!). Atamadık taburemizi dışarı, kaynaşamadık diğer esnaf ile... Hayatın rutin ama bir o kadar güçlü ilişkileri bu işlerde... Dışarıdaki hayattan ve ilişki mesleğinden edinemedik biz.

Bakkal Ahmet Efendi; oradan iki yumurta çek! sepet sallanır bakkalın camının önünde...
İki seslenirsin; sana iki ekmek de uzatır bakkal efendi.
Eğer o gün mahlleden geçmedinse fark eder, ertesi günü seni gördüğünde de söyler. İşte bahsetmek istediğim de budur. İşi dışındaki insan ilişkileri, samimi ilişkiler.

Yine krizler yaşarsın, ödemelerin gecikir. Ancak hergün gözlerini yoran bilgisayardan, belin rahatsızlanmasın diye yapıştığın sandaliyenden, sağ elinin uzak kalamadığı yüzyılın keşfi mause aletinden daha kötü değildir besbelli...

İçinde biraz huzur, açık hava, iki tavla salladığın, yıllar yılı müşterin olan kişiler varsa huzurdur.

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...