28 Nisan 2010 Çarşamba

Nazım'dan Piraye'ye


Nazım'dan Piraye'ye

“ Yeryuzunde hicbir insan, hicbir insana benim sana yaptigim kötülüğü yapmamistir. Bütün bunlara ragmen gel! Sana “gel” diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim, Öyleyim iste! Fakat gel! Ve benden nefret ederek, beni hor hakir görerek de olsa, beni bir daha yalniz birakma!"

27 Nisan 2010 Salı

Eğer geçmişle mücadele etmek zorunda değilsen, hatıralar harika şeylerdir.

25 Nisan 2010 Pazar

Haydarpaşa'dan Eskişehir; Eskişehir'den Kütahya; Kütahya'dan Bilecik; Bilecik'den İstanbul!






23 Nisan Cuma;

Saat 05:00 suları, saatimin alarmının dur duraksız çalması ile gözlerimi aralıyorum güne... Eğer elimi çabuk tutmaz isem treni kaçırabilirim. Saat 07:00'de Haydarpaşa limanında olmam gerekli.

Hava henüz aydınlanmamış bile, bu sayede etrafda çıt çıkmıyor, sadece sabah ezanı bu sessizliğe karşı cesaretli davranmış görünüyor. Allahtan akşamdan sırt çantamı hazırlamışım, tek gözüm açık halde toparlanıp evden çıkıyoruz...

Caddeye adım attığım anda fark etmemek mümkün değil çıt çıkmıyor, in cin bile top oynamıyor, bu saatte sokakda olmak pek de akıl karı değil gibi:) sadece ayak seslerim hakim caddede... Her adımda ister istemez ayaklarıma bakıyorum:))

Tahminimden daha erken Kadıköy/Haydarpaşa istasyonundayım! Burada da aynen cadde sessizliği hakim... İnternetten rezervasyon yaptırdığımız biletlerimizi sıra beklemeden ceos sistemi sayesinde alıyoruz.

Hava bugün güzel olacak gibi görünüyor, henüz trenin hareket etmesine vakit var, İstasyon'un dışına çıkıyorum, vapur iskelesine doğru bir kaç fotoğraf çekmek üzere sahil tarafına geçiyorum. O kadar zaman oldu bu şehirde yaşayalı, ancak İstanbul'un bu zor bulunur sessiz, kendi halindeliğini sanki ilk kez görüyormuş hissini yaşamak, işte ben bu şehre aşığım!...

Bugün de 23 Nisan, günün anlamına uygun kocaman bir Türk Bayrağımız Haydarpaşa Limanına süzülmüş; dalgalanmakda...
Tren İstasyonuna yakın olmak, bu sayede tarihin izlerini yeterince hissettirmekde, yaşanmışlığı her köşesinda hakim! Bu manzaraya karşı demli bir çay iyi gider deyip, uykumu da açıyorum. Kısa da olsa şu onbeş dakikalık manzara keyfi iyi geliyor şüphesiz.

Saat 07:00 Eskişehir trenine yerleşiyoruz. Günümüz seyahat alternatiflerinde tren ile yolculuk hem keyifli hem de fiyatları dolayısıyla da tercih sebebi...İstanbul'dan ayrılıdığımızda trende sadece bir kaç yolcu olduğu gözüme çaprıyor... Herhalde sonraki duraklarda yolcular dahil olacaktır.

Saatin erken olması, havanın yeni yeni aydınlanması ile daha bir keyifli başlıyor yolculuk. Sabahdan evde özene bezene hazırladığım sandviçlerimizi atıştırıyoruz boş ve aç miğdemize:))

Her durak farklı fotoğraf kareleri sunuyor çekinmeden, hepsi de geçmişe dair izler taşımakda... Biran düşününce demir yollarının tüm şehirlerimizde de olması gerekliliği ağır basıyor... Seyehat etmek bu anlamda daha keyifi, ve doğayı bu kadar samimi izleyecek başka ulaşım aracı yoktur herhalde... Yolları bu araç ile kucaklamak ruha iyi gelmekde şüphesiz...

Ortalama beş saat sonra Eskişehir'de olacağız, burada biraz kaldıktan sonra Kütahya'ya gitmek üzere yol alacağız. Asıl ziyaretimiz Kütahya'ya olacak...

Sabah erken kalkmanın verdiği uykusuzluğa karşı koyamıyorum. Birkaç saat kestikdikten sonra, doğanın binbir rengi gözlerimi kamaştırıyor. Her istasyon ayrı bir merhaba ile karşılıyor bizi...

Saat öğle suları ve biz Eskişehir'deyiz... Planımız burada biraz vakit geçirdikten sonra, tren ile Kütahya'Ya geçmek. İstasyon tahminimden daha kalabalık, göz gözü görmüyor... Kütahya'Ya gitmek için bilet soruyoruz? O da ne ki; bugün Kütahya'Ya hiç yer yokmuş! Amanın kaldık buralarda endişesi taşımadan, diğer alternatif otobüse yöneliyoruz. O'nun öncesinde yolculuğun verdiği mayhoşluğu üzerimizden atmak için açık hava arıyoruz, şöyle sere serpe baharla kucaklaşacağımız yeşil alan arıyoruz. Eskişehir'de yeşil alan bulmak mümkün. Pek çok şehrimizde bu mümkün değil maalesef!
Porsuk Çayı'na nazır yeşil bir alan buluyoruz, tren yolculuğu boyunca vucudumuzun aldığı şekli değiştirmek üzere, toprağa uzanıyoruz... Güneş en tepede, yakıcı, ancak o kadar keyifli ki, en güzel mevsim bahar işte!
Aç karnımız zilleri ardı ardına çalıyor, güzel bir öğle yemeği sonrası, çok vakit harcamamak adına Kütahya'ya gitmek üzere otobüs için saatlerimizi ayarlıyoruz, bu zaman zarfını değerlendirmek adına da yolumuzun üzerinde bulunan Anadolu Üniversitesi/Yunus Emre Kampüsünü biraz turluyoruz. Hava sıcak sıcak olmasına da bu kampüs püfür püfür esmekde... İşte doğanın olduğu her yer yaşanılır oluru bir kez daha anlıyoruz ve özümsüyoruz:))

Otobüs geç de olsa geliyor, yolculuk boyunca yol fotoğrafları çekiyorum! Yol fotoğrafları ilgi alanımdır:)) kendi çapımda profosyonel yol fotoğrafçısı bile olabilirim:))

Saat 19:00 sularında Kütahya'dayız... Buraya neden mi geldik; yeğenim burada okumakda... O'na süpriz yapacağız! Tam da süpriz oluyor, bizi görünce aklını şaşırıyor, bu sayede de erkek arkadaşı ile tanışmış oluyoruz... :)))

Kütahya kendi halinde bir yerleşim yeri. Sevgililer yolu adında bir caddesi mevcut, en kalabalık yeri burasıdır. Bu cadde üzerinde bulunan dükkanlar, cafeler yerli halk için gezi aktivitesi şüphesiz, çünkü sanki tüm kent burada toplanmış. Göze çarpan bir yeşil alan yok, nefes alabileceğiniz sadece tepeye konumlanmış şehri kuşbakışı görebilen bir alan var, ancak herkesin kolaylıkla gidebileceği bir ye rdeğil, kesinlikle araç olmalı, eğer taksi tutmayı düşünürseniz bu size Kütahya'ya gitmenizden daha pahalıya patlayabilir. Ancak Kütahya'nın kaplıcaları ünlüymüş, eğer yolunuz buraya düşerse kesinlikle kaplıcalarını ziyaret etmelisiniz...

Biz de meşhur tepeye çıkma şerefine eriştik. Ancak görünen sadece şehirin bina manzarasından ibaret... belki nefes almak için, sessiz sakin iyi vakit geçirilebilecek tek yer, ancak İstanbul gibi binbir çeşit manzaraya sahip bir kentten sonra gördüğüm manzara beni çok da tatmin etmiyor...

Zaten amacımız sadece yeğenimi görmek o anlamda çok da etraf dikkatimi çekmiyor, ya da sorgulamıyorum.

Kütahya'dan sonra Bilecik üzerinden Haydarpaşa'ya geçeceğiz... Burada kaldığımız süre boyunca yeğenimi kırmayıp meşhur sevgililer caddesinde bulunan tüm mağazaları talan ettik, alışveriş yaptık. Sonrasında tavsiye ederim Siyah İnci adında meşhur dondurmacıları meşhur, burada dondurma yiyebilirsiniz...

Bugünü de sonlandırıp ertesi günü devam edecek tren yolculuğumuz için iyice dinlendik, ertesi günü dediğim tren de gece 03:00 de hareket etmekde...

Kütahya'nın pek çok yerinde kamu kuruluş binaları tamamen çini ile kaplıdır, hani gördüğünüz bir bina sadece çini ile kaplı ise işte orada devlet güçlüleri sizi karşılar... Tren istiasyonu da çini ile kaplı:)) kendiniz büyük bir çini ülkesinde gibi hissediyorsunuz:))

Bir günde her yeri dolaşınca ertesi gün yapacak pek birşey kalmıyor ve film izlemeye karar veriyoruz... izlediğimiz filmlerin tamamı korku ve gerilim ağırlıklı olunca yapılacak yolculuk da kabus gibi ruhuma işliyor, gecenin bir vakti tren ile yolculuk:)) kaldı ki trenimiz de rotarlı hareket ediyor, gözler yine yarı açık ve etrafı gözlüyoruz; film karakterlerini gerçek yaşama adapte etmek çok zor olmuyor bizim için:))
İşte yolculuk böyle keyifleniyor, kafamı fazlasıyla meşkul edecek konular peşi sıra:))

Gündüz yaptığımız yolculuğun aksine fotoğraf çekemiyorum:( herye rkaranlık ve trende bulunan yolcular uyumaktalar, ve tren gece daha hızlı seyir etmekde... Çıkan sesler de cabası, arada bir uyku açıcı tren düdüğü:) tren kornası korku filmlerini aratmayacak şekilde hareketli:) her an ne oluyor endişesi ile uyku bölünüyor, zaten yarı açık olan gözler, biranda tamamen açılıyor...
Böyle böyle gün ağırmaya başlıyor, sabah gün doğumu bu yolculuğun en keyifli anları benim için... Bu da İstanbul'a yaklaştığımızın habercisi...
Deniz olmayan yerleşim yerlerinde bari yeşil alan olsun ki, nefes almak daha kolay olsun, en azından yeşil alanlar da mavi rengini gökyüzünü izleyerek giderelim:)
İşte bu yüzden; her ne kadar trafiğinden nefret etsem, kalabalığından sıkılsam, pisliği zaman zaman beni isyan ettirse de; İstanbul benim yaşayacağım ve aşık olduğum şehir...
Bu gezi sonrası İstanbul'a özlemim ve sevgim başkaydı:))
Tren yolculuğu çok keyifli şüphesiz, hele ki kalabalık bir grup ile yolculuk yapıyorsanız çok daha keyifli...
günü birlik Eskişehir gezinizi tren ile yapabilirsiniz,
hayat gezdikce güzel, gezdikce tatlı ve özel:))

22 Nisan 2010 Perşembe

Before Sunset



-Celine; Sanırım gençken karşılaşabileceğin birçok güzel insan olduğunu düşünüyorsun. Hayatının geri kalanında ise bunun sadece birkaç defa olabileceğini anlıyorsun.

20 Nisan 2010 Salı

Meyve çekirdekleri....


Yeryüzünün aldığı yağmur oranı 10 yıllık aralıklarda artar. bu sene (2010)
dünyanın periyodik olarak en çok yağmur alan yıllarından biri olacak, yani toprağın bereketinin yüksek olacağı bir yıl. .

Bu nedenle yediğiniz kayısı, şeftali, kiraz, vişne, karpuz, kavun, erik vb. meyvelerin çekirdeklerini lütfen çöpe atmayın, hele çöp poşetlerine ASLA hapsetmeyin. Mümkünse herhangi bir yerde toprağın 10 cm altına gömün. Üzerine de bir bardak su dökün. Gömme imkanınız yoksa bi poşette bu çekirdekleri biriktirip yanınıza alın ( yada arabanıza koyun) arsa, tarla, toprak yol kenarı, yamaç gibi toprağı gördüğünüz alanlara bu çekirdeklerinizi savurun, korkmayın bu çevre kirliliği değildir aksine çevre için yeni hayattır. Doğa hemen o yeni çekirdekleri kucaklar ve besler… Yapacağınız en kötü hareket çekirdekleri poşetlere hapsetmektir ! Bunu yapmayın ve yaptırmayın. Yapılan çalışmalarda doğaya başıboş atılan yada dikilen bu çekirdeklerin en az yarısının yeşerip ağaç veya bitki olduğu kanıtlanmış. En büyük israflardan birisi meyve çekirdeklerinin çöpe atılması, ülkemiz adına küçümsenemeyecek büyük bir servet... Daha yeşil bir ülke için, daha temiz hava için, toprak kaymasını önlemek ve yeni nesillerimize yeşil bir dünya bırakmak için hep birlikte elimizden geldiğince meyve çekirdeği gömelim, savuralım, fırlatalım… Bu uygulama TEMA tarafından başlatıldı ve bilinçli toplum olarak bizlerin
desteklerini bekliyor, Doğaya yardım etmek, gelecekte etrafımızı saracak beton ve gökdelenlerden alamayacağımız oksijeni karşılamak için bile bu çekirdeklerden çıkacak ağaçlara ihtiyacımız olacaktır. Poşete koymadığınız her çekirdek için şimdiden teşekkürler,
DGD
Doğa Gönüllüleri Derneği
LÜTFEN BU YAZIYI TÜM DOSTLARIMIZLA PAYLAŞALIM

18 Nisan 2010 Pazar

Bugün için!



Bazı insanlar herşeyi olduğu gibi görür ve 'neden' diye sorarlar. Bense herşeyi asla olmadığı biçimde hayal eder ve
'neden olmasın' diye sorarım...“
Bernard SHAW

17 Nisan 2010 Cumartesi

La Môme


Bugün film partisi yapmak istedim. Ancak ilk film ile nokta atışı yapmışım, bu sayede hala kendime gelmiş değilim...

"Kaldırım Seçesi", Edith Piaf'ın hayatını konu alıyor. Film bir tarafa, müzikler bir tarafa, hikaye bir tarafa, en önemlisi Marion Cotillard oyunculuğu müthiş!

Tüm bunlar sayesinde Edith'la birlikde ben de aşık oldum film boyunca...

Filmin ortalarına doğru Marlene Dietrich'i dahi görmeniz mümkün...

Film, Yirmialtıncı Uluslararası İstanbul Film Festivalinde'de gösterilmişti. O kadar ki kapalı gişe oynamış ve herkesin izlemesi mümkün olmamasına üzülmüyorum, bi lakis müthiş bir film....

iyi seyirler...

15 Nisan 2010 Perşembe

seni

Ben kazanıcam! seni...
Hayatım boyunca mücadele ettimse...
Bu kadar mücadele sonucunda da...
Kulağına gelip sadece fısıldıyacağım;
seni seviyorum!
seni!

14 Nisan 2010 Çarşamba

Güvenimi sürüklediler

Kaç yaşındasın; seni bu yaşında sürüklediler. Senden kaç yaş büyük hem de kolluk görevlileri yaptıysa bunu;
İçler acısı, yüreğim parçalandı. Hunharca dövülen Van'daki Hatip'in hikayesini biraz önce Tv.de izledim... İster istemez insanın gözleri doluyor...

Durumunu anlamak çok da kolay değil! Olayları anlamak da çok kolay değil... Daha mı dikkat etmek gerekiyor, korunacak, sığınacak durumda mağdur olmak çok acı şüphesiz. Herşeyden önce bu yaştaki çocuğun yaşadığı duygusal travma nasıl atlatılır, bu düşündürücü...

Muhabir; Kızgın mısın Hatip?
Hatip; Kırgınım, daha çok üzgünüm!

13 Nisan 2010 Salı

Kahramanım Hector!

İzlediğim her filmde bir karakter dikkatimi çeker, bu iyi ya da kötü olabilir...
Eğer Troy filmini izlediniz ise benim asıl karakterim "Hector" 'dur. İyi bir oğul, iyi bir eş, vatan sever ve iyi bir savaşçı. Bu karakter tam dört dörtlük yaratılmış. Tabi ister istemez Hector karakterini bugüne uyarlıyorum, ne yapayım elimde değil. Bakın ortaya en çıkıyor?

İyi bir çocuk yetiştirmek artık çok kolay değil. Öyleki çocuğumuz daha ana okuluna başladığında türlü sınavlardan geçmekde. Türlü sınavlarda hep en iyisi olma çabasında yarış halinde... İyi eğitim de kolejde eğitim ile şart oldu. Koleje dahil olarak hafta sonları da kolejdeki dersleri daha iyi olması açısından dershane savaşı baş göstermekde. Çocuk bu koşturma içerisinde sosyal olmak adına belki şans eseri isteyerek ya da istemeyerek(zorlanarak/özenti) hobi olarak bir ya da iki kursa daha gitmekde.

Düşünün çocuğumuz dünyaya geldiğinde bir kral ya da kraliçe olarak doğmakda; aynen Hector gibi bir prens edasında ailenin en değerlisi... En değerli kişi olarak evdeki evrimini tamamlayıp günümüz ana okulu eğitimine devam etmekde... Sonra bir anda daha kendi evrimini tamamlamadan aynı özenle ve değerle yetişmiş diğer kral ve kraliçeler ile aynı ortama dahil olmakda. İşt e burada başlıyor asıl savaş! Benim bildiğim Bahçeşehir'de oturup da, Anadolu Yakasında eğitimi iyi olduğu olduğu için Koç Lisesine giden yedi yaşında çocuklar var. Sabahın köründe kalkıp, minik gözlerini her yeni güne açıp, uzun bir yolculuğa çıkmaktalar... Burada eleştirmek istediğim eğitim sistemi değil, o başlı başına ele alınması gerekli bir konu... Gene de eğitim konusunu ele almak istesem, bu yazı bittiğinde eğitim sistemi yeniden değişmiş olabilir, o açıdan vahim bir konu anladığım!

Troy filminde savaş vardı, mücadele vardı. Savaş tarihin hiç bir döneminde kabul edilebilecek bir olgu değil. Ancak savaşmak aynı zamanda bir felsefedir. Savaş yaşamda varlığımızı devam ettirmemiz açısından bir stratejidir, savaş adil olmak ve güçlü olamaktır. Güç de başarıdır. Başarı da yaşama karşı motivedir ve tarih için en önemli örnektir.
Troy filminde Hector öleceğini bile bile vatan aşkı ile rivayete göre yarı tanrı yarı insan olan Akhilleus ile savaşıyor. Düşünsenize ardında bırakacağı bir ailesi var üstelik!

Bu dönemdeki çocuklar için de en büyük başarı iyi bir sınav savaşçısı olmak aslında. Ancak bu astım/kestim savaşçı olmak anlamında değil!
Yaşama karşı sınav felsefesi ile savaşçı olmak.

Akhilleus, İlyada efsanesinde de anlatıldığı üzere Hector ile savaşmış ve Hector'u öldürdükten sonra Truva kentinde cesedini dolaştırmıştır.
Ancak izledinizse Troy filminin bir sahnesinde de var; Akhilleus, Hector'un cesedini babası Priam'a teslim ederken " Kardeşim görüşücez demiş ve ağlamışdı"

Kişiler yaşamları boyunca başarıyı adil ve adaletli olarak kazanırlarsa karşınızda en kötü düşman olarak tanımladığınız kişi dahi bunu paylaşacaktır...

Bizler daha oyun çocuklarını üniversite sınavı hazırlığında yarışlara dahil ettiğimiz sürece doyumsuz ve ancak maddi paylaşımlarla tatmin olacak mutsuz çocuklar yetiştirmeye devam edecek miyiz?

Karşımızdaki düşmanımız Akhilleus gibi olmayabilir!

Bildiğim ve üzüldüğüm şey yakın tarihimizde destanların yazılmadığıdır...
"Devrim Arabaları" filmi ile bunu sonraki günlerde ele alacağım...

10 Nisan 2010 Cumartesi

Bakış Açısı

Son zamanlarda çokça duyduğum bir laf, bana göre en kestirmeden bir kaçış gibi... Prensip den farklı bir anlamı olmasına rağmen sanki aynı anlama geliyormuş gibi ifade edilmekde...

Hani bu bir trend ise öncelikle neye karşı bir bakış açısı oluşturduğumuz, sonrasında katılmadığımız konular dışında nelere katıldığımız önemli...
Özentilerle dolu bakış açıları, bakış açımızı ne kadar genişletebilir?

Bu anlamda her döneme ayak uydurmak adına farklı bakış açıları ile yaşamda yer edinmeye çalışmak üzücü...

İşin aslı asıl sevgi/aşk olgusunda bakış açısından bahsetmek istiyorum; günümüz ilişki anlayışında sevmeden, sevişmek!... İlk önce sevişiyorsun, sonra sevmek için uğraşıyorsun. Eğer sevemiyorsan, en doğalından ten uyumumuz yok demek! Hiç düşündünüz mü bunun sıkı sıkıya sarıldığımız aşka bakışımızı nasıl etkilediğini...

Peki ten uyumu ne demektir allah aşkına? Çok büyük açıklamalar yapmak doğru olmayacak ancak şu değil midir ilişkiyi başlatan; O ilk gördüğün anda seni büyülüyorsa ten uyumu bunda saklı değil midir? El ele tutuştuğunda içini titreten ten uyumu değil midir? Aşkın başlaması ve devam etmesi bunda saklı değil midir? Bunlar değil midir heyecanı yaşatan ve arada bir yüksek sesle düşündündürüp aşkın peşinden koşturan!
O "normal" bu " normal değil" sevginin olmadığı normal mi artık?

Ha bir de şu var, en kolay neden belki de çok alkollüydüm hatırlamıyorum sözü olabilir... Bir bakış açısı ise, tüm organların ile gülebilirsin buna!

Çok yargılayıcı da olmak istemiyorum, eleştirisel de yaklaşmak istemiyorum ancak sevmek ve sevişmemin bir fiyatı olmamalı...
Bunu bir bakış açısına sığdırmak da mantığa aykırı şüphesiz... İç güdülerimiz ve beğenilerimiz doğal olarak bizi yönlendirecektir...
Son zamanlarda hepimizin şahit olduğu ilişki örnekleri, örnek olma niteliğinde değil... Herşeyi boş verdim; İki erkeği öpüşürken gördüğünüzde ne düşünürsünüz?
Bu örneği düşünmek kadar, kendi nedenlerimizi de düşünmek önemli!
Özgürlükten bahsediliyor ise bu herşeyini alelade paylaşmak olamaz... Özgürlük biraz da özünü kendi içinde yaşamakdır...
Fark edilme olgusu oluştuğunda da bunları samimi olarak paylaşıyor olmakdan geçer özgürlük...

Kimse kimsenin özel hayatında müdahalede bulunamaz, yargılayamaz da, ancak kendimize ve çevremize bir neden sunuyorsak bu nedenlerin daha dürüst ve samimi olması dileğiyle...

7 Nisan 2010 Çarşamba

before sunrise


var mıdır şu zamanda böyle tesadüf karşılaşmalar ya da filmdeki gibi başlayan tanışma hikayeleri duydunuz mu? Etrafımdaki en yeni jenerasyon Yeğenlerime sorsam bunun ancak filmlerde olacağını belirtirlerdi şüphesiz...!

Filmi bu kadar kalıcı ve içten yapan nedir acaba?
Aslında filmin genel konusu sadece dialoglardan oluşmakda. Film boyunca devam eden iki kişinin sohbetleri... Ve bu iki karakterin birbirinden ne kadar farklı olduğu... Farklı kültürlerde yetiştikleri için mi dialoglar bu kadar akıcı,samimi ve dikkat çekici gelmekde acaba? Sanırım büyü çoğunlukla burada saklı; her zaman farklı olan dikkat çekicidir, değil mi?... Bu filmde de ben bunu yakaladım... Bilinen klişe aşk hikayelerinden farklı işlenmiş ve her cümleyi kaçırmadan pür dikkat izlettiriyor. Belki de oyunculukları bu sayede arka tarafa atabiliyorsunuz... Ancak Viyana sokaklarını arka plana atmak mümkün değil... Çok etkileyici...
Bu filmin ikinci versiyonu da var... Yıllar sonra iki karakter tekrar bir araya geliyorlar, bu kez gerçek hayat hakim, biraz daha gerçek yaşamlar sunulmakda... Belki de iki kültürün farkı ikinci bölümde ortaya çıkıyor...

iyi seyirler...

5 Nisan 2010 Pazartesi

sağım solum sobe! saklanmayan ebe!




Çorapların kirlendiğinde onları yıkarsın. Buna benzer pek çok nesnenin yerine yenisini alabilirsin. Somut varlıklardan oluşan çevreni değiştirebilirsin. Fiyatı olan herşey değiştirilebilir. Ev/araba/telefon/ işini bile değiştirebilirsin.

Ancak yaşamında yer etmiş, bir yer edinmiş kişileri hayatından çıkartamazsın. Haydi ben gidiyorum deyip çekip gidemezsin... Yaşamda sana bir konum verilmiş sen de yerini belirlemiş isen çekip gitmek çok da kolay olmaz.... Evet Fethiye sen burdasın, şu saatlerde şunları yaparsın... Buralara takılırsın... Senle ilgili bilinenler bunlar... Bir anda kayıp olamazsın... Hesapsız kitapsız hokus/pokus yapamazsın...

Yaşamda obje görevinde herşeyin yerine bir yenisini alabilirsin, ya da çıkartabilirsin...ertesi günü Güney Amerika'da olabilirsin! Ya da Hindistan'a gidebilirsin... ancak bunlar sadece gidiş ve gelişlerdir....

Kendine bir hayat kurdunsa ve farkında olmadan bu yaşantıda etrafına roller sundunsa bu rollerden istifa etmen çok da kolay olmaz!

Yaşamındaki duygusal bağlar seni de bağlar... bu sayade farkında olmadan seni herşeye bağlar...

Ben bu aralar zor olanı yapıp birkaç önemi hayatımdan çıkarttım, ancak bir süre sonra görünen fotoğrafda herşey yerli yerinde durmakda...
Sağıma baksam görüyorum, soluma baksam duyuyorum...

Gördüğüm ya da duyduklarım asıl olan değil, sadece parçaları, başka asıl olanın parçaları, bu sayede bağlantıları...

yani ben yokum deyip gitmek kolay değil...

sağım solum sobedir! saklanmayan ebedir...

3 Nisan 2010 Cumartesi


Bu yazıyı daha önce de paylaşmışdım ancak bir kez daha paylaşmak istedim!

Kendi kendime evlilik olmalı mı düşüncesinde hayıflanırken, etrafımda ne çok boşanma arifesinde insan varmış meğer!

Daha geçen yıl binbir heyecan ile yaşamlarını birleştiren, bu düşünce ışığında yeni bir yaşam kuran arkadaşlarım bu yıl ayrılmak üzere.

İşte bu yüzden düşünüyorum ben de "yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal". Birini çok sevip de sonrasında nasıl nefret etme duygusunu yaşarsın? Nedir seni bu hale sokan? Bu kadar mı körleşiyoruz da sonrasında fark ediyoruz gerçekleri? Gerçek dediğimiz de nedir, onu da tartışmak lazım! Aslında en büyük sorun biz herşeyi tartışır olduk. Herşeyi haklıyım ya da haksızsın boyutunda konuşur olduk. Konuşmanın adabı değişdi, konuşmak hiç susmamacasına devam eden -ler, +lar olup bizleri yönlendirdiler.

Oysaki ilk tanıştığın günü hatırlamakla başlamalı herşey!

Eskiler demek istemiyorum artık! Annelerimiz, babalarımız nasıl başarmışlar, nasıl bir ömür sevgilerini yudum yudum içmişler bilemiyorum? Aklım almıyor...

Modern çağın getirdiği bu çok konuşma safsatasından başka neden de bulamıyorum bu ayrılıklara...

Aldatmayı neden olarak sunmayacağım bile, o başlı başına tartışılması gerekli bir konu, eşler birbirini aldatıyorsa bu ilişki ile alakalı bir durum değil, bence tamamen kişilerin huyları ile ilgili bir durum. hayatında kim olursa olsun yine de aldatacaktır besbelli! Bir ilişkide aldatma varsa da bitsin gitsin!

Gözlemlediğim bir şey de şu aslında, flort dönemlerinin evliliğin nereye varacağını gösteriyor olması, işte o yüzden yukarı tükürsen bıyık aşağı tükürsen sakal ruhsal durumundan uzak evlilikler temenni ederim.

Eşinin gözünün içine baktığında seni anlamasını, seninle neden evlendiğini bilmesini, olabilecek olumsuz durumlarda affedilmenin neleri beraberinde getireceğini ya da götüreceğini bilmesini temenni ederim.
Birini afetmemenin aslında neleri de bitirdiğini, öfkeni öldürdüğünü, öfke belki de duyguların en önemli olanı, öfkeleniyorsan bir o kadar da önemsiyor ve değer veriyorsundur. Yoksa kayıtsız kalıyorsan affetme duyusundan yoksun danışıklı dönüşüklü davranıyorsan, "O" senin hayatında ne kadar yer ediyor bir düşünmek gerek!

Affedildiğini öğrendiğin andaki utançlığın da önemli , utanma duygusunu yaşayıp, bunu hazmetmek de... Yani, birşeyi bir kez yapmak çok şey, ikinci kez yapmaksa hiç birşey ifade etmeyebilir...

*** Anne olmak sabır ister, sevgi ister,emek ister; eş olmak da karakter ister, dost olmak için birşey yapmak gerekmez, bu iki neden zaten dostluğun devamı için yeterlidir; benim için!
İyi ya da mükemmel bir anne olmakdan bahsetmiyorum; anne olmak eş olmak gibi karakter ister... Anne değilim ancak bir çocuğun neye ihtiyacı olduğunu bilmek için anne olmak gerekmez! Bu dünyaya karşı savunmasız bir varlığın güvene, sevgiye ve eğitime ihtiyacı var şüphesiz. Anne olmak bu yüzden özveri ister, anne isen bebeğin de yanındadır, hayat şartları eğer seni çalışmaya zorluyorsa çalışabilirsin ancak özgürlüğünü yaşamak adına bebeğini tek bırakmak ne kadar nedene kendini sığdırmanı sağlar ki? Çok da anlamlı olmaz!

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...