28 Kasım 2011 Pazartesi

Kaz Dağları Gezdikce IV

Bu sabah çok çok erken uyandım, ancak bir şeyi de atlamıştım. Bugün saatler bir saat geri alınıyordu. Erken kalkma isteğim ister istemez beni bir saat daha geriye atmıştı. Oda arkadaşım Derya bu durumdan çok memnun değildi, odada sabahın köründe hızlı hareket ediyordum, içeriye temiz hava girsin diye bir de pencereyi aralamıştım. Çünkü bugün buradan ayrılıyorduk ve valizimi toplayıp her şeyin hazır olmasını istemiştim.

Odamızı toparlamış ve kahvaltı için otelin bahçesine inmiştik. Mis gibi çam ağaçlarının kokusu, pırıl pırıl bir hava var dışarıda, keşke daha da erken uyanmış olsaydım diye geçirdim içimden:)

Biz saatin halen 07:00 olduğunu düşüneduralım. Etraf sessiz, otel bahçesinde bizden başka kimseler yok … Otel görevlileri bizden korkmuş bile olabilir, en geç yatan, ve en erken kalkan müşteri grubu…

Atakan da bir süre sonra bize katılıyor ve bulunduğumuz Yeşilyurt Köyünü turluyoruz… Köy meydanında da kimseler yok, sokak köpeklerinden başka…. Etrafın bu kadar tenha olması da işimize geliyor aslında fotoğraf çektirmek için güzel kareler var bu sessizlikte. Köy meydanından ayrılıp, Zeytin ağaçlarından oluşan bir patikada yürüyüşe çıkıyoruz… Önümüzde bizi kucaklayan deniz manzarası, sağımızda ve solumuzda taş evlerin göründüğü köy manzarası hakim… Biraz bu patikada yürüdükten sonra otel dönüyoruz. Saatlerimize bakıyoruz 07:45, aslında bu benim telefonumun saati, kış saati uygulamasını yapmadım, ancak bağlı bulunduğum şebekenin bunu otomatik yaptığından bahsediyorum bizimkilere. Üstüne bir de gold üyeyim ben diyorum tabi ki yapacaklar… Ancak otele varıp da saatin 06:45 olduğunu öğrendiğimizde ben dumura uğruyorum, arkadaşlarım da bunun üstüne bana bir dumur hali daha yaşatıyorlar; gold üye gel/gold üye git… Bir müddet benim şebekenin kulakları da çınlamıyor değil…

Otelin bahçesi hareketlenmiş, bizle birlikte birkaç otel sakini bahçede güneşin tadını çıkartıyor… bu güzel havayı nasıl kaleme alabilirim diye düşünmekteyim şuan; Kaz dağlarının yamaçlarına kurulmuş otelin bahçesinde erguvan ağaçlarını düşünün, otelin bulunduğu yerin sağlı sollu yamaçlarında çam ağaçları dizilmiş sıra sıra, sonra sabah güneşi ağaç gölgelerinden süzülerek ışıl ışıl üzerinize düşüyor… Kış mevsimine yaklaşmış olsak da hava o kadar yumuşak ki, nefes almak hissi, yaşamın kendisinin mucize olduğunu, doğanın nasıl bir güce sahip olduğunu açıkça gösteriyor. Bu kısa şehir dışı tatilleri insan olma duygusunu ve yaşamdaki varlığımızı, değerlerimizi kesinlikle bize en güzelinden hatırlatıyor…

Bugünkü kahvaltımız dünden daha güzel ( hep açım ben ) çeşit çeşit reçeller, muhteşem lezzetli tereyağı, yeni ocaktan alınmış menemen, leziz peynir çeşitleri, masamızda ocağın üzerinde fokur fokur kaynayan demlikten gelen mis kokulu çay… Uzun süredir bu kadar çok yemek yediğimi hatırlamıyorum… Masada ne var ne yok hepsini silip süpürüyoruz. Bu sayede de kahvaltı keyfimiz ortalama iki saat sürmüş oluyor. Kahvaltı sonrasında masadan kalkamaz duruma gelmiştik… Manzaraya karşı sandaliyede öylece uzanmış, güneşe karşı bu kez çay yerine biz demleniyorduk.

Buradan ayrılmak gerçekten çok zordu. Odalarımızdan valizlerimizi almış, otel görevlileri ile de vedalaşıyorduk ( ücretleri ödeme faslıdır bu ). Bugünkü planımız Assos üzerinden sahil boyunca antik kentleri dolaşmak sonrasında da Çanakkale üzerinden İstanbul’a geri dönüş…

Şarkılar, türküler, eğlencelerimiz bol olsun diyerek Assos yoluna giriş yapıyorduk. Ancak küçük bir dikkatsizlik sonucu Assos antik kent girişini kaçırıyorduk. Assos’dan sonrasında bulunan diğer antik kentlere doğru yolumuza devam ediyorduk. Assos sahil yolunu kullanmak isterseniz eğer, bu yol biraz engebeli ve dar bir yol… Ancak sağlı sollu köy manzaraları ve deniz manzaraları yolu keyifli kılmakta. Biz de Assos antik kentine giriş yolunu kaçırınca ilk durak Amaxitos’un antik kentini ziyaret ediyoruz. İlk girişte sizi antik kent görevlisi karşılıyor, anlaşılan o ki bizden başka kimse yok buralarda, müze kartınız var ise buraya ücretsiz giriş yapabilirsiniz. Eğer müze kartınız yok ise 5-TL tutarındaki giriş ücretini ödeyerek ziyarette bulunabilirsiniz. Burası Trio yarımadasının güney ucunda Bababurnu yakınındaki Gülpınar’ın 3-4 km. güneybatısında deniz kıyısında bulunuyormuş. Amaxitos anlamı; Hellen dilinde “Araba Yolu” veya “Anayol” denilirmiş. Antik kente giriş yaptığınızda anlaşılması güç dağınık halde şehir kalıntıları var, keşke bir rehber olsaydı da buraların tarihini bir nebze olsa öğrenebilseydik diyoruz. Küçük bir tur ile şehir kalıntılarını keşfetmeye çalışıyoruz. Geniş bir alana yayılmış bu şehir kalıntıları belli ki önemli bir konuma sahip geçmiş tarih açısından… Burada rehber olmadığı için fazlaca kalmıyoruz maalesef.

Bulunduğumuz yol güzargahı sanırım bizi Babakale’ye ulaştıracak… Babakale’yi gördükten sonra, tarihinin okuduklarımdan daha önemli olduğunu anlıyorum;

1723 yılında bir deniz seferinden dönerken fırtınaya yakalanan Sultan III Ahmet, Köyün doğal koyuna sığınır. Bunu fırsat bilen yöre halkı padişaha yaşadıkları sıkıntıları anlatarak korsanlardan çok işkence gördüklerini, buna bir çare bulmasını isterler… Padişah da, hemen bir ferman çıkarttırır, Ülkenin dört bir yanında hapis olan mahkumların burada yapılacak kalenin inşaatında çalışmaları koşulu ile serbest bırakılacağını duyurur.

Ülkenin dört bir yanından binlerce mahkum burada çalışmak üzere gönüllü olurlar, Bababurnu’nda yapılan bu kaleye Babakale adı verilir. İşin entresan tarafı bu kalenin inşası döneminde köyde su yoktur ve mahkumlar beş km künk döşeyerek limanda yapılan çeşmeye su taşımayı başarmışlardır. Bu dönemde buraya su getirilmesi donanma açısından da büyük önem oluşturmuş. Donanma bu kaleye uğrayarak birkaç ay süresinde yetecek su ihtiyaçlarını karşılarlarmış. Ancak günümüzde bu çeşmenin suyu akmamaktadır…

Babakale’nin bir diğer önemli yanı Osmanlı döneminde yapılan son kale olmasıdır. Kaleyi ziyaret ederseniz, bu yöre her daim rüzgarlı olduğundan dolayı sıkı sıkıya giyinmenizi tavsiye ederim.

Kale günümüzde yeniden restore edilmiştir. Kesme taşlardan oluşan kale, dikdörtgen bir yapıda olup, her ucunda on adet top yeri bulunmaktadır. Kale oldukça geniş bir yapıdır. Biz ziyaretimizde bir uçtan bir uca değin rüzgarlı havada koşturmaca oynamadık değil…

Kaleyi ziyaretimiz bizde bol deniz havası depolamamızı sağladı… Biraz sersemleşmiş olarak diğer antik kentleri keşfetmek için yolumuza devam ediyorduk…

Yol üzerindeki durağımız Aleksandreia Troas Antik kenti. Yol ister istemez sizi bu antik kente ulaştırıyor. Bu kent Çanakkale/Dalyan Köyü yakınlarında.

Buraya girişte herhangi bir ücret ödemiyoruz. Aracımızı kent girişinde bulunan otoparka park ederken yanımıza antik kentte görevli bir kişi geliyor. Sıcak bir selamlama ile bize İstanbul’dan mı geliyorsunuz diyor. İstanbul’dan geldiğimizi belirtiyoruz… Sonrasında kenti gezmemiz için bize rehberlik yapabileceğini belirtiyor. Bu kişi muhtemelen bizden yaşça küçük, tahmin ediyorum buranın korunmasından sorumlu. Elinde bulunan tarih kitapları dikkatimi çekiyor. Ve heyecanla bize antik kent hakkında bilgiler aktarıyor. Bilgilerden çok bu gencin heyecanı ve bu kenti ne kadar önemsediği dikkatimi çekiyor. Azımsanmayacak ölçüde de tarih bilgisine sahip.

Antik Kente genel olarak baktığımda benim de dikkatimi çeken pek çok nokta oluşuyor, çok geniş bir alana yayılı bu kenti o dönemlerdeki hali ile gözümde canlandırmaya çabalıyorum. Belli ki yapıldığı dönemde çok önemsenmiş burası, bize rehberlik eden İbrahim’in anlattıklarından öğrendiğim de, eğer liman açısından elverişli bir bölge olsaymış, burası İstanbul’un yerine konulabilecek bir kent olabilirmiş. Zaten Piri Reis denizcilik kitabında burasının adının “ Eski Stambul” olarak da anıldığını belirtmiş.

Son yıllarda burada yapılan arkeolojik kazılarda geçmiş tarihe ait pek çok eser çıkartılmış, ve halen de arkeolojik kazılar sürdürülmekte.

Rehberimiz İbrahim’in anlattıkları ile; bu bölgenin M.Ö. IV yüzyılda kurulduğu söyleniyormuş. Fırsatımız olsa idi burada bulunan antik tiyatro alanını da görmeyi isterdim, ancak çok zamanımız kalmamış ve hava da çok rüzgarlıydı. Buradan ayrılıp, kentin limanını görmek üzere yol alıyorduk. Liman gerçekten de anlatıldığı gibi büyüleyici bir manzaraya sahipti. Eğer burayı ziyaret ederseniz, fark eder misiniz bilemiyorum? Burada kendiliğinden oluşmuş bir gölet var, ve bu gölet kalp şeklini almış…

Burayı da keşfettikten sonra rehberimiz İbrahim’e teşekkür edip, kendisini araçla bulunduğumuz limandan antik kente bırakıyorduk. İbrahim’in de yönlendirmesi ile bu köyde bulunan bir balık restaurantında akşam yemeği için karar kılıyorduk.

Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Yemek yiyeceğimiz restoran kendine has bir dekorasyona sahipti, içeride kocaman bir soba vardı. Harıl harıl yanmakta olan soba, rüzgarın soğukluğunu bir nebze olsa da üzerimizden alıyordu. Siparişlerimiz tabi ki balık olacaktı. Taze taze balıklarımız tavada pişip, hoppp soframıza gelecekti. İlk önce salata geldi, bol yeşilliklerden oluşan salata ile biraz açlığımızı yatıştırıyorduk. Sonra muhteşem güzelliklerdeki balıklarımız servis yapılıyordu. Burası kendi halinde bir balık restaurantı, ancak samimi bir havası var, servis oldukça da iyi, bizle çok ilgilendiler, hatta İstanbul’a nasıl gideceğimiz konusunda bize alternatif yollar sundular…

Bu güzel balık ziyafetinden sonra sobanın sıcaklığında tatilin artık sona erdiği ve bitmiş olma duygusunda mis kokulu çaylarımızı yudumluyoruz.

Üç kişilik yediğimiz balık menümüze 60-TL ödeyip buradan ayrılıyorduk.

Artık bu saatten sonra İstanbul yolları netleşmişti bizim için… Buradan ayrıldıktan sonra Geyikli Köyünden de geçiyorduk. Yol boyunca pek çok köyü de ziyaret etmiş oluyorduk.

Eğer ana yoldan değil de köy yolu üzerinden Çanakkale’ye giderseniz, yollarda dikkatli olmanızı tavsiye ederim. Çünkü yollarda aniden önünüze köpek çıkabilir ve ortalama hızınızda kontrollü olmak kendi güvenliğiniz açısından risk oluşturabilir. Bir de yerli halk buralarda mobilet denilen araçları kullanmakta ve yollarda bu motorlu aletlere de rastlayabilirsiniz. Aman dikkat diyorum. Çünkü bu mobilet aletlerin arka sinyal lambaları genellikle yanmıyor ya da çalışmıyor, ya da bize çalışmayan sürücüler denk geldi bilemiyorum. Yol boyunca arka ışıkları yanmayan mobilet sürücülerini sonradan fark etmek heyecan verici olabilmekte…

Sahil yolundan Çanakkale’ye ulaşıyoruz. Arabalı vapurda iki gün süresince çekmiş olduğumuz fotoğraflara göz atıyoruz. Gerçekten keyifli zamanlar geçirmişiz. Arabalı Vapurdan sonrasında İstanbul yolu daha bir netleşmeye başlıyordu… Havanın da kararması ile biz Derya ile biraz uyumuş, Atakan da gün boyunca araç kullanarak yolu takip ediyordu. Ya da bilemiyorum arada bir O’da uyumaktaydı J

İstanbul’a gece 23:00 sularında varıyorduk.

Bu kısa 2,5 günlük tatilimizi yazıya dökmeyi başarabildimse eğer, bizim için gerçekten çok güzel zamanlardı…

Umarım daha güzel gezilerde, daha keyifli zamanlarla, çok çok güzel anılarımız oluşur.

Hayat gezdikçe güzel!

Hiç yorum yok:

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...