Kaz Dağları Gezdikce II


Sabahın güzelliği Kaz Dağlarına yansımış, şanlıyız bugün hava çok güzel. Hava tertemiz, mis çam ağaçlarının kokusunda köy meydanında dolaşıyoruz. Bugün civar çevreyi dolaşmayı planlıyoruz.

Bulunduğumuz yerdeki yollar taştan yapılmış. Evlerin çoğu da taşdan inşaa edilmiş. Her evin kendine has bir duruşu var. Pencerelerde bulunan saksı çiçekleri bile ayrı güzel görünüyor. Seviyorum bu yöreyi, memleketim olduğu için değil bu :) davetkar bir hal var bu yörede. Sizi tanısınlar ya da tanımasınlar misafirperver bir tavır hakim. Ben bunu hissediyorum...

Araçla çevre yerleri keşifmet için hazırız. Daracık sokaklardan yavaş yavaş geçiş yapıyoruz. Köy meydanında olmazsa olmaz kahvehaneler, bu kahvehanelerde yerli halk dışarıya attıkları taburelere sıra sıra dizilmiş oturmaktalar. At bir tabure sen de katıl, sohbet muhabbet sıkıntısı çekmeden zaman akıp gider. Köylerdeki bu kahvehane kültürüne de hayranım işin aslı... Meğer ben herşeye hayranmışım yahu:) İstanbul'a da hayranım, haritanınn diğer ucunda bulunan kültüre de hayranım. Allah bana iki göz verdi ise hayatı kendi renklerinde görebilmek ne güzel mucize değil mi?

Havanın güzelliğinde aracın camları açık, her üç metrede aracı durduyoruz ve bu bölümlerde fotoğraf çektiriyoruz. En keyifli alan, köyün delisi tabelasında fotoğaf çektirmek olmuştu benim için. Bu karede de bir tek ben vardım. Deli miyim neyim ben ??? :)

Köylerde dikkat ettiğim başka konu etrafın tertemiz olduğu, sokaklar tertemiz ve düzenli. Bugün 29 Ekim ve her evde günün anlam ve önemine dair bayraklar asılı, köy meydanında da kocaman bir Türk Bayrağı asılı...

Bu arada bulunduğumuz köy Tahtakuşlar köyü... Bu köyün de kendi hikayesi var;
Tahtakuşlar köyünde yaşayanların ataları Orta Asya kökenliler. ( bilinen hepimizin ana vatanı Orta Asya ancak bu kişiler sonradan Anadolu'ya göç edenlerden oluşuyor) Orta Asya’da Şamanizm’den müslümanlığa geçtiklerinde kendilerine Türkmen adını vermişler. Tahtakuşlar Etnografya Müzesindeki eserlerde Şamanizm’e dair izleri bulabilirsiniz. Orta Asya’dan Moğol baskısı nedeniyle Irak’a kadar gelen Türkmenler Adana yoluyla Anadolu'ya gelmişler ve Toros dağlarına yerleşmişler. Orman ürünlerini işleyerek yaşamlarını sürdürmektelermiş. Tahtacı Türkmen’i olarak anılan bu kişiler, Sultan Mehmet tarafından gemi kerestesi biçtirilmek üzere şimdi bulundukları yere davet edilmişler. Burda hayatlarından memnun olan göçmenler, Sultan Mehmet’in kalma izni vermesi üzerine temelli buraya yerleşmişler. Köyün eski adı Kuşlar Bayırı imiş, sonunda Tahtakuşlar adı kalmış. Güzel hikaye, ve halen bu hikayeyi duyuyor olmak da benim açımdan ya da sizin açınızdan güzel değil mi?

Bu köyden sonraki durağımız Hasan Boğuldu olacak, işin aslı burasını da çok merak ediyorum. Efsane yıllar yıllar sonrasında bile en canlı haliyle yaşatılmaya devame diyor.

Kaz Dağı eteklerinde, virajlı yollarında, müzik dinletilerimizle ve etrafı gözlemleyerek ilerliyoruz. Hava gerçekten çok güzel, pırıl pırıl bir hava var... Her nefes alış yaşama dair güzel duygular hissettirmekte.
Virajlı yollardan Hasanboğuldu'ya doğru gidiyoruz, Dik yamaçları aşarak ulaşıyoruz gideceğimiz yere. Burası yaşlı ağaçların göğe yükseldiği ormanlık alandan oluşuyor. yollar toprak, toprak yolun solunda bir dere akmakta, göğe yükselmiş ağaç dalları arasından güneş ışıkları parça parça dereden akan sulara çarpmış ve ışıltılar dereden yüzünüze yansımakta... Huzur dolu bir sessizlik hakim etrafda, zaten bizle birlikte birkaç kişi burada bulunmakta. Çevreyi keşfe çıkıyoruz, dere kenarından doğru Hasanboğuldu efsanesinin gerçekleştiği bölüme gitmek amacımız... Ve nihayetinde Hasanboğuldu şelalesine geliyoruz. Tarifi imkansız bir yer burası, tertemiz bir suakıntısı var, su yemyeşil renkte ve küçük bir şelale akıntısında su akıp gidiyor... suyun sesi size düşünebileceğiniz tüm huzur verici düşünceleri getiriyor... Biz de bu güzellikte biraz dinleniyoruz, ve suyun sesisine doğru kendimizi bırakıyoruz....

Hasanboğuldu hikayesinden bahsetmeden olmaz sanırım, zaten bu hikaye/şehirefsanesi hakkında da öz eleştirilerim olacaktır :)

Hasanboğuldu Efsanesi; çok eski zamanların birinde, iki aşık varmış...
Edremit pazarı, şimdi olduğu gibi yüzyıllar önce de Çarşamba günleri kurulurmuş. Etraftaki köylüler ürünlerini pazara getirip satarlarmış, ihtiyaçlarını alarak köylerine dönerlermiş. Zeytinli köyünün yakışıklı delikanlısı Hasan’ın babası ölmüş, anasının ve kendisinin karnını doyurabilmek için baba mesleği bahçıvanlığı devam ettirmekte imiş. Yetiştirdiği sebze ve meyveleri, Edremit pazarına götürüp satıyormuş, ihtiyaçlarını alıp köyüne dönüyormuş. O gün pazarın kalabalığı içerisinde bir kız görmüş, çok güzel, alımlı bir kızmış bu, uzun süre gözleri ile onu takip etmiş. Giysilerinden obalı olduğu anlaşılıyormuş, sırtında heybesi bir şeyler satmaya uğraşıyormuş. Kızı gözden kaybetmiş fakat hayali gözünün önünde duruyormuş hep, evlenme çağı da gelmiş Hasan'nın. Güzel düşlere dalıp gitmiş bu sürede hep. Birden, kendisine seslenildiğini fark etmiş, kafasını kaldırdığında güzel kızı karşısında görmüş. Eli ayağı birbirine dolaşmış, şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmış. Bu halini gören kız gülmeye başlamış, daha da güzelleşmiş.

Hasan kendisinden istenilenlerin en iyilerini seçip vermiş kıza. Kıza kim olduğunu sormuş. Adının Emine olduğunu ve Zeytinlinin üstündeki obalarda oturduklarını öğrenmiş. O da Hasanı fark etmiş. Her Çarşamba Emine peynirin ,sütün ,yoğurdun,balın en iyisini, Hasana getirir olmuş, Hasan'da sebzenin en iyisini O'na verirmiş. Pazardan, Zeytinliye kadar beraber dönüyorlarmış ( ne romantik değil mi?) , Zeytinliden sonra Emine Oba Köyüne varabilmek için üç sat daha yürüyormuş.
Emine ile Hasan birbirlerini sevmişler ve evlenmeye karar vermişler. Hasan'ın annesi evine bir can yoldaşı geleceği için sevinmiş. Fakat Emine’nin ailesi, Obada hiçmi kendine uygun delikanlı bulamadığını, ovalının obada yaşayamayacağını söyleyerek karşı çıkmışlar. Emine ısrar edince, Hasan'ın kırk okka ( altmış kilo ) tuzu sırtında obaya çıkarabilirse yiğitliğini göstereceğini ve herkesin onu damat olarak kabul edeceğini söylemiş.

Emine, Hasan'a durumu anlatmış. Başka yapacak bir şey olmadığını anlayan Hasan, sevdiğine kavuşmak için tuz çuvalını sırtına almış ve yola düşmüşler. Bahçıvanlık yaptığı için Hasan bu tür bir yüke alışkın değilmiş. Beyobaya vardıklarında yorulmaya başlamış Hasan. Şimdiki Sütüven şelalesine vardıklarında, yol dere içerisinden gidiyormuş, taşların üzerinden atlayarak geçiyormuş, yorulmuş Hasan, tuz sırtını yakmaya başlamış, daha geldikleri kadar yol varmış. Gök büvete vardıklarında gücü tükenen Hasan, yere düşmüş. Emine, Hasan'ı yüreklendirmeye çalışarak gelecek iyi günleri anlatırmış, fakat Hasan kalkamaz durumdaymış. Emine’ye buralardan kaçmayı, başka yerlerde yaşamayı teklif etmiş. Emine obasına söz vermiştir. Kendisinin bile rahatlıkla taşıdığı çuvalı taşıyamayan kişiyi obaya nasıl götürebileceğini düşünmüş. Hasan'ın yalvarmalarına aldırmaz, çuvalı omzuna alarak obanın yolunu tutmuş Emine. Hasan “ senin obana varamıyorum, kendi köyüme de varamam, beni bırakma” diye yalvarmış. Emine, Hasan'ın sesi kulaklarında çınlayarak yoluna devam etmiş. Obaya vardığında pişman olmuş. Geri dönmek istemiş. Fakat fırtına çıkmış, şiddetli yağmur yağmaya başlamış. Ailesi bu havada onu ormana bırakmamış, ancak sabah olunca gitmesini söylemişler.

Emine sabahı zor eder, ilk ışıklarla, Gökbüvet’e koşar fakat Hasan yoktur. Zeytinliye annesine, Edremit’e koşar, Hasanı kimseler görmemiştir. Hasanın sesi kulaklarında çınlayan Emine, mecnun gibi, dere boyunca onu arar durur. Obasına da dönmez. Günler sonra Gökbüvet’te, Hasan’ın gömleğini ve ona verdiği çevreyi bulmuştur. Sana kavuşmaya geliyorum Hasan’ım diyerek kendini Gökbüvetin başındaki çınara asar Eminecik. O günden sonra Gökbüvetin adı Hasanboğuldu, Gökbüvete bakan çınara da Emine Çınarı denmektedir.

İşte efsane budur. Benim bu hikayede dikkatimi çekense Emine'dir, aslında bana göre asıl kahraman Eminedir....

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Prensip sahibi olabilmek

Güz Mevsimi

Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.