17 Ağustos 2009 Pazartesi

Kano ve Kayadan İple İniş;Riva

Bugün 9 Ağustos Pazar günü.
Pazar günleri geç kalkılır düşüncesini yerlebir ederek 06:00’da uyanıyorum. Çantama yedek kıyafet ve yedek ayakkabı hazırlayıp, buluşma yerine doğru yola çıkıyorum. Apartman kapısından kafamı sokağa uzattığımda inanılmaz bir sessizlik hakim, sokakda gördüğüm tek canlı mahallenin haylaz kedisi oluyor, biran göz göze geliyoruz. Bana sanki apartman kapısını açık bırak da içeri girebileyim der gibi bakıyor. Ancak hızlı davranıp apartman kapısını O içeri süzülmeden hemen kapatıyorum. Arkama dönüp baktığımda sanki benden intikam alacakmış gibi bakışlarıyla beni süzüyordu.
Hoplaya zıplaya bu sessizliği bozarcasına metrobüse doğru koşturuyordum. Rotam; Altunizade durağı! Her zaman sölüyorum yine yenileyeceğim; metrobüs olayı Anadolu Yakasına rahat geçmek için birebir... Hele ki Pazar sabahı ise, bu yolun keyfini çıkartmak kaçınılmaz. Yollarda tek tük araçlar benim gibi biryerlere gitme telaşında. Otobüs şöförü bile bu durumdan memnun görünüyor, sanki ilk yolcusu benmişim gibi günaydınlaşıyoruz!
Biraz geç kalmış olabilirim düşüncesinde telefonum çalıyor; sevgili Çiğdem, nerede olduğumu soruyor. On dakika sonra orada olacağımı bildiriyorum.
Altunizade köprü ayağında beni bekliyorlar...ve yola koyuluyoruz...
Hava tam da istediğimiz gibi ne çok sıcak ne de bulutlu. Sakin bir gün bizi bekliyor. Rotamız Kavacık’tan Riva yoluna doğru devam ediyor. Yol boyunca devam eden doğa güzelliklerine Göktürk’den okadar alışkınım ki bu yüzden sakin yerleri çok da şaşkınlık ile karşılamıyorum. Ancak araçta bulunan diğer arkadaşlarım yol boyunca devam eden doğa güzelliklerini benim kadar sakin izlemiyorlar, her geçiş bir şaşkınlık uynadırıyor onlar için.
Aracın camını aralayıp da temiz havayı içimize çekmek sabahın mağmurluğunu üzerimizden atmamazı sağlıyor.

Ve Riva deresine geliyorduk. Çakıl taşlı yola aracımızı park edip de çakıl taşları nedeniyle çıkan ses, beni oldum olası eğlendirmiştir.

Sonrasında Caner ve Hande bize katılıyor, Caner, Macera Akademisi kurucusu. Bugün yapacağımız Kano ve Kaya’dan İple iniş akvitemizi organize ediyor. Kendisi profoyonel bir exterm sporcusudur.

Dere kenarında bir kır lokantası karşılıyor bizi, lokanta sahipleri bile yeni uyanmışlar. Merdivenlerden aşağı inip de sırasıyla dizilmiş ağaçların altında tahtadan masa ve sandaliyeler gözüme çarpıyor. Gece oluşan çiğ, etrafı biraz nemlendirmiş durumda. Çiğ nedeniyle ıslanmış olan masa ve sandaliyeleri temizledikten sonra yoldan aldığımız çıtır çıtır simitleri çay eşliğinde yiyiyoruz. Sonrasında soframıza dahil olan çilek reçeli ve beyaz peynir ziyafetimizi bir kat daha artıyordu.
Hani bugün bir aktivite yapmasak bile bu kısa kahvaltı ruhumuza yeterince iyi gelebilir diyebilirim. Bu kadar sessizlik yeter diyerek, kanolarımızı hazırlamaya başlıyorduk. Toplamda 6 kişiyiz. 3 kano ile yola çıkıyoruz. Benim eşim daha önceki işyerinde yöneticim GMY olan Kürşad Bey, en güçlü takım biz olacağız düşüncesindeyim. Ceyda ve Çiğdem, Caner ve Natali. En profosyonelimiz Caner ve Natali’ydi aslında.

İlk kez kano yapıyor olmak heyecan vericiydi şüphesiz. Ancak dereyi yakından görüp de ne kadar kirli olduğunu anlamamız biraz şevkimizi kırmıştı. Çünkü kano yaparken düşme riskimiz de vardı. Kahve renginde görünen dereye düşmek de hiç hoş bir durum olmazdı sanırım. Dikkatli şekilde kanolarımıza yerşeliyorduk. Önde ben oturuyor, arka bölüme de Kürşad bey yerleşiyordu. Ben sürekli kürek çekecek, Kürşad Bey’de kanoya yön verecekti. Azimle herkesi geride bırakmıştık. Tek sorun benim küreğim yeteri kadar büyük değildi, sanki çocuk küreğiydi, bu da beni zorluyordu. Yaklaşık 5km’lik bir parkur bizi bekliyordu. Etraf alabildiğine yeşilliklerle doluydu. Sağlı sollu sazlar ve büyük otlar ile doğa harikasında ilerliyorduk. Eğer kanoya yön vermekte gecikirseniz hiç şaşmadan otlara doğru yol alıyorusunuz ve bunu anında engellemek de pek mümkün olmuyordu. İlk otlar ile selamlaşan önde oturduğum için ben oluyordum. Partnerim bu durumu algılamıyor ve yön vermeyi maalesef geciktiriyordu. “ Fethiye; bak doğayı dinle, etrafa bak, ne kadar dingin, nasıl güzel” ben küreklere asılırken, yön bir anda değişiyor ve doğruca dingin olarak nitelendirilen doğayı, yani sazlıkları yakıdan keşfediyor, otları yüzümde, gözümde hissediyordum. Neyseki iyi bir takımdık ve çabuk toparlıyorduk kendimizi.
Güneş kendini göstermeye başlamış, sıcaklığını yavaş yavaş hissetiriyordu. İlk mola yerimize ulaşıyorduk. Kısa bir moladan sonra kayadan iple iniş aktivitemizi gerçekleştirecektik.
Kanolarımızı dikkatlice dere kenarına park ediyorduk. Tek tek kanodan karaya çıkımışız görülmeye değerdi. Etrafda kimseler yoktu, sebze bahçelerinden oluşan yeşiller hakimdi tüm çevrede.
Can yeleklerimizi çıkartıp biraz soluklanıyorduk. “ ah keşke bir çay olsa” dediğim anda Caner termosu çıkartmış o an için mutluluğumu daim etmişti. Sonrasında “ şu çayın yanına kurabiye de olsa ne güzel olur” dedim ve ikinci bir süpriz ile şaşkınlığım isteklerimin gerçekleşmesi ile beni benden almıştı. Doğa gezilerinde genelde rutin hayatımızda yaptığımız, ancak çok da farkında olmadığımız şeyler daha bir değerli gelir. O an dağ tepede çay ne arar, kurabiye ne arar düşüncesinin gerçekleşme durumu, fark etmeyi hatırlatır ve küçük mutlulukları anlamlandırmaz mı?
Bu küçük moladan sonra kayadan iple iniş için hazırlanıyorduk. Caner gerekli hazırlıkları yapmış, bizi de bu aktivite için hazırlıyordu. Bir sürü malzemeyi üzerimize geçirip tepeye doğru yol alıyorduk. Çıktığımız tepeden aşağı ip ile inecektik. Adrenalini yüksek bir aktiviteydi, ve daha önce denememiştim. Benim için adrenalini yüksek olan tek ativite dalış olmuştur. Ve yüksek bir tepeden denize atlamışımdır. Pardon bir de iki teker ile sürüş keyfi vardır. Bunun dışında çok da fazla exterm sporları yapmamışımdır. Gerek mi var diye düşünmüyorum daJ)
Hazırlıklar tamamdı. İlk kurban Kürşad beydi.İyi bir iniş ile aşağıdan bize el sallıyordu. Sonrasında Ceyda hazırlandı. Ancak olmaması gerekli bir durum ile bir anda sağa doğru savruldu ve omuzu kayalıklara çarptı. Şaşkınlık ve korku içinde onu gördüğümde soğuk kanlılığı ve ne yapması gerektiğini Caner’e soruyordu. Caner’in ilk fark ettiği şey ayaklarını omuz hizasında açmadığı için savrulduğuydu. Ceyda o kadar soğuk kanlıydı ki, yaşadığı tatsız olayı biranda atlatmış, doğru şekilde aşağıya inmeyi başarıyordu. O’na bu durumda hayran kalmıştım. Aşağıda yarasına ilk müdahele yapılıyordu.
Tabiki iniş sırası bendeydi, maneviyatı güçlü biri olarak dualarımı ardı ardına okuyordum. İlk başlamada Caner birşeyler anlatıyor, ama ben dua okuduğum için sessiz kalmış ve Caner ne yaptığım konusunda fikir üretmeye çalışıyordu. Neyseki durumu anladılar, bu anlamda da bana zaman tanıdılar. Uçurumun ucuna geldiğimde, tüm komutları almış ve iniş için hazırdım. Biran hatırladığım şey vazgeçmekti. Ancak ilk adımı atıp da cesaretimi topladıktan sonra, nasıl keyifli bir aktivite olduğunu anlıyordum. İlk adımda Caner bu anı ölümsüzleştirmek adına beni fotoğraflamıştı.
İpi kontollü şekilde sağ elimle tutarak aşağıya doğru süzülüyor ve bu durumda nasıl bir keyif aldığımı hissediyordum. Düşündüğüm tek şey bu aktiviteyi tekrar denemek istememdi.
Aşağı indiğimde mutluluk çığlıkları ve yeni fotoğraflar için pozlar veriyordum.
Sıra Çiğdem’deydi ve üçüncü bir kişiyi inerken izliyor olmak da keyifliydi.
Bu aktiviteyi de başarı ile tamamlıyorduk, malzemelerimizi toparladıktan sonra kanolarımıza biniyor ve dönüş yoluna başlıyorduk. Güneş daha da tepede bizi karşılıyordu. Güneşin yakıcı ışıklarına maruz kalmış ve biçimsiz şekilde yandığımı fark etmek için geç kalmıştım. Günün yorgunluğu ile grubu arkadan takip ediyorduk. Sonrasında fark ettim ki sadece ben kürek çekiyordum. Sevgili Kürşad bey doğanın güzelliği ile etrafı izliyordu. Ve sırasıyla her yakadaki sazlıkları bodozlama dalarak, yakından ben keşfediyordum.
Saatler ilerlemiş ve biz baya bir arkada kalarak grubu görüş hizasından da uzaklaşmıştık. Tek başımıza geziye çıkmış gibi tın tın ilerliyorduk. Artık Kano keyfi bizim için işkence niteliğindeydi. Yorgunluk ve sıcak bizi daha da bezdirmişti. Caner geri dönmüş ve bizi kendi kanosuna bağlamıştı. Onların da yardımı ile varış noktasına geliyorduk. Yorucu ama bir o kadar da eğlenceli bir aktiviteydi, Kanodan indiğimde ne kadar ıslandığımın farkına vardım. Sanki kürek değil ben kendim kürek görevinde gibi sırıl sıklam olmuş bir haldeydim. Etrafa baktığımda gördüğüm şey sabahki sessizliğin gitmiş olduğuydu. Yoğun bir kalabalık kır lokantasıda yemek keyfi yapıyordu. Herkes kendini doğaya bırakmış yemeklerini yiyorlardı. Bizim için de bir masa hazırlanmıştı. Yedek kıyafet getirmiş olmanın önemini şimdi kavrıyordum. Üzerimizi değiştirmiş ve yemek için softaya oturmuştuk. Sofrada benim pek sevmediğim et şöleni hakimdi. Benim için patlıcan közleme hazırlanmış, ve zeytinyağlı taze fasülye yapılmıştı. Yanında manda yoğurdu ve pilav, muazzam güzellikte mevsim salatası beni benden almıştı. Yemekler yeniyor, sohbet almış başını gidiyordu. Geziye katılan kişilerden sadece Çiğdem ve ben birbirimizi tanıyor, diğer kişiler birbirlerini tanımıyordu. Bu tarz aktivitelerde sevdiğim şey de bu, yeni tanışan kişilerin sohbetleri ve ortak zevkleri. Yemek sonrası çaylarımız keyfimize keyif katıyor, yorgunluğumuzu da hafifletiyordu.

Sohbet, sohbet derken gitme vakti gelmişti. Yola çıkmak için hazırdık. Araçlarımıza binip, artık onsuz da olamayacağımız şehre doğru yol alıyorduk.
Doğa vazgeçilmez bir yaşam biçimi, ancak şehir hayatı da bizim için vazgeçilmez ve bize değerlerimizi fark ettiren, kıymet kelimesini anlamdıran bir yaşam tarzı. Ben doğayı seviyorum ama şehir hayatından da vazgeçemiyorum.

Daha güzel bir aktivitede görüşmek dileğiyle.
Sevgiyle kalın.

1 yorum:

gezdikce dedi ki...

Her daim böyle güzel günlerin olsun... Çok keyifli bir yazı... Aklına sağlık ...

İyki Annem!

Yüz yıl geçse de içim sızlıyor. İlk günkü gibi acım taze... Bundan tam 14 yıl önce bugün annem bize veda etti. Zaman herşeye ilaç deniyor...